Kur´an ve Vahiy

Kur´an´ın İsimleri Ve Bu İsimlerin Türetildiği Kökler

Allah Teâlâ vahyine, gerek bir bütün ve gerek parça parça olarak, Arabların sözlerine verdikleri isimlerden farklı isimler seçmiş [1] ve bu isimlerde, kelimelerin ihtiva eîiği sırtarla kök manalarını gözetmiştir. Bun­lar arasında ise Kitab ve Kur´an isimleri şöhret bulmuştur.

Vahyin Kitab ile isimlendirilmesinde, onun yazılarak bir araya getirile­ceğine işaret vardır. Çünkü yazı, harfleri bir araya getirmek ´afizlan ya­zıya dökmektir. Nitekim Kur´an ile isimlendirilmesinde de, göğüslerde mu­hafaza edileceğine dair işaret vardır. Çünkü nin mastarıdır ve kıratte hatırlama sözkonusudur. Arapça olarak gelen bu apaçık vahiye öyle bir önem takdir edilmiştir ki, sapasağlam korunması ve sapıkların tahrifatından uzak tutulması garanti altına alınmıştır. Çünkü di­ğer kitablarda olduğu gibi ne sadece yazı ile ve ne de sadece ezbere nak­ledilmiştir. Aksine onun yazılı olarak gelişi tevatür yoluyla nakline, tevatür yoJuyia nakli de, sağlam ve hassas belgelere dayalı yazı ile îesbit edilmişi­ne tam uygundur.

Bu iki kelime Ârâmi kökenli kelimelerdir. Çünkü bu dilde kitabet, yaz­mak ve kıraet de okumak manasınadır. Evet bu iki kelime Ârâmî kökenli olmakla birlikte vahyin onlarla isimlendirilmesi gerçekten yerinde ve tabiî olmuştur. Çünkü Hz. Muhammed´e gelen vahiy bütün merhalelerinde sa­tırlara nakşedilmiş ve göğüslerde ezberlenerek korunmuştur.

Ayrıca bu iki isim arasından Kur´an lafzı daha cok kullanılmış olup du yüce Kitaba özel isim olmuştur. Onun için vahiy vakıasına ve Kur´an´ı ilgilendiren konulara girmeden önce Samı dillerinde kendisine benzer ke­limeler bulunan bu lafzın türetilişi üzerinde durmamız ve Sâmî dilleri ile Arap dili arasında benzerlerinin olup olmadığına bakılmaksızın bu Kitao için isim olarak konan diğer kelimeler üzerinde durmamız uygun olacaktır.

Âlimler lafzı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu kelime bazılarına göre hemzeli, bazılarına göre de hemzesizdir. imam Şafiî (öl. 204/819), Ferra´ (207/822)[2] ve Eş´arî (öl. 324)[3] hemzeli olduğunu söyleyenlerdendir.

Şafiî der ki: takısı ile marife kılman Kuran lafzı ne başka bir kelimeden türetilmiştir ve ne de hemzelidir. Aksine bu lafız, Peygamber (s.a.v.) e indirilen kelam için alemdir. O halde Şafiî´ye göre Kur´an lafzı den türememiştir. Eğer bu kelimeden türetilmiş olsaydı, her okuna­na Kur´an denilmesi gerekirdi. Tevrat ve İneil´e Tevrat ve İnoil isimleri ve­rildiği gibi Kur´an-ı Kerim´e de Kur´an ismi verilmiştir. [4]

b- el-Ferra´ya göre, Kur´an kelimesi, kelimesinin çoğulu olan kelimesinden türemiştir. Çünkü Kur´an´ın âyetlerinden bir kısmı diğerlerine benzemektedir. Bazısı, bazısına karinedir. Ayrıea kelimesindeki harfinin, kelimenin kök harflerinden olduğu açıktır. (Bu da gösteriyor ki, Kur´an kelimesi hemzesizdir. [5]

c- Eş´arî ve onun görüşünde olan bazı âlimler de der ki: Kur´an laf­zı, bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırıp bitiştirmek manasına gelen fiilinden türemiştir. Çünkü Kur´an-ı Kerim´de sûre ve âyetler yan yana dizi­lerek bi.ribirierine eklenmişlerdir. [6]

Kur´an lafzının hemzesiz olduğu görüşünün, dilde, türetme kuralların­dan uzak olduğuna hüküm vermek için bu üç görüş yeterlidir. ez-Zeeeao (öl?311/923) [7] el-Lihyânî (öl. 215/830) [8] ve bir grup îlim ise, «Kur´an» lafzının hemzeli olduğu görüşündedir.

a- ez-Zeeoâe şöyle der: «Kur´an» lafzı vezninden olup lemzelîdir. Toplayıp bir araya getirme manasına gelen « »yil » keümesin-fen türemiştir. Havuz suyu salıverilmeyip biriktirildiği zaman denir. Çünkü Kur´an-ı Kerim de geçmiş kitapların meyvelerini kendisinde toplamıştır. [9]

b- el-Lihyanî ise şöyle demektedir: vezninde hemzeli bir masdar olup manasında olan ´den türemiştir. Bu masdar, is­mi mefulün mastarla isimlendirilebileceği kaidesince manasin-dadır. [10]

Bu son görüş, görüşierin en güçlüsü ve tercih edilenidir. Lügatte masdarının müradifi bir masdardır. Yüce Allah´ın [11] sözünde geçen Kur´an bu anlamdadır. [12]

Araplar cahiliyet döneminde « \j » lafzıyla tanıştıklarında onu tilâ­vetten başka manada kullanmışlardır. derken bununla, devenin hiç gebe kalmadığını ve yavru doğurmadığını kastediyorlardı. Amr bin Gülsûm´un [13] sözü de bu anlamdadır. manasında kullanılışına gelince, Araplar bunu Ârâ-mî asıllı bir kelimeden alıp kullanmışlardır.

c- Bergtraesser´in belirttiği gibi Ârâmî dilleriyle Habeşçe ve Farsça-nın Arap dilini etkiledikleri bilinen bir husustur. Bu, inkâr edilemez. Çünkü bu diiier Hicretten önce Araplara komşu medenî milletlerin dilleriydi.

Bu görüşü neden garipseyip doğrulamayalım? Biz biliyoruz ki Ârâmî-cenin çeşitli lehçeleri Filistin, Suriye, Mezopotamya ve Irak´ın bazı bölge­lerine hakimdi. Yine biliyoruz ki, dinî dilleri Ârâmîce olan Yahudîlere Arap­ların komşu olması, Ârâmî dilinde pekçok dinî kelimenin yaygınlaşmasını çabuklaştırmıştır. Müsteşrik Krenkovv «İslâm Ansiklopedisi» nde [14] «ki­tap» kelimesini incelerken buna işaret etmiştir. Blachere, Ârâmice, Sürya-nice ve İbranîce dilinden birtakım kelimeler naklederek Arapların Yahudi­lerle diğer din sahiplerine komşuluklarından dolayı bu kelimeleri kullandık­larını pekiştirir. [15]Bu kelimeler arasında: kelimelerinin de geçtiğini zikredelim.

Kur´an´ın isimlerinden biri de dır. Allah Tealâ şöyle buyuru­yor: [16]. kelimesi Ârâm? asıllıdır. Kelimenin kök manası, ayırdetmek olup bu isimlendirme ile, bu kitabın hak ile batıl arasını ayırt etmesi iş´ar edilmektedir.

Kur´an´ın isimlerinden bir diğeri ise dir. Şeref manasına gelen bu kelime kök itibariyle tamamen Arapçadır. Yüce Allah şöyle buyurur:

Kur´an´ın diğer bir ismi de dir. Yüce Allah şöyle buyurur: [17]. Bu kelime de Arapça olup Kur´anin, vahye-diien ve Yüce Rasûi´ün kalbine indirilen bir vahiy olduğunu da iş´ar et­mektedir.

Kur´an´ın yaygın ve meşhur isimleri bunlardır. Ancak bazı alimier bu sayıyı kabartarak mübalağaya düşmekte, hatta ez-Zerkeşî, Kadı Şeyzele´-den [18] nakille ellibeş isim zikretmektedir. Hiç şüphesiz o, Kur´an´m isim­leriyle sıfatlarını biri birine karıştırmıştır. Meselâ ona göre Yüce Aliah: akilli [19] buyurduğu için isimlerinden biri dır. [20]. buyurduğu için «» dir. [21] bu­yurduğu için dir. [22] buyurduğu için isimlerinden bir diğeri dir. Alimlerden bazısı[23] bu sayıyı doksan küsura ulaş­tırır.

Kur´an, -onu hangi isimle isimiendirirsen isimlendir- Peygamber´e (SAV) indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, tilavetiyle te-abbüd olunan mu´ciz kelâmdır. Kur´anın bu şekilde tarif edilmesi, usûi âlirn-leriyie fukaha ve Arap dili âlimleri arasında ittifak edilen bir husustur. [24]

Vahiy Vakıası

Muhamrned, ne RasuHerin ve ne de vahiy adına insanlara hitabeden ve göğün sözlerini onlara aktaran nebilerin ilkidir. Ta Hz. Nuh zamanından beri, Allah´ın sözlerini insanlara aktaran ve kendi nevalarından konuşma­yan, seçilmiş kimseler zaman zaman geldi. Allah´ın onunla kendilerini des­teklediği vahy, kendisiyle Muhammedi desteklediği vahiyden farklı değil­di. Aksine vahiy vakıası hepsinde aynı idi. Çünkü kaynağı birdi; hedefi bir­di. [25] Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

«Nuh´a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi (Habibim) sana da vahyettik; ve yine İbrahim´e, İsmail´e, İshak´a, Yakub´a, Yakub´un evlat­larına, İsa´ya, Eyyub´a, Yunus´a, Harun´a, Süleyman´a vahyetik ve Davud´a Zeburu verdik. Gönderdiğimiz öyle peygamberler vardır ki, onları, bundan (bu sûreden) önce sana beyan ettik. -Öyle peygamberler de vardır ki, sana onların kıssalarını bildirmedik; ve Allah, Musa´ya (vasıtasız) hitabetti» [26]. Açıktır ki ayetin isimlerini sarahaten zikrettiği peygamberlerin özellikle zik­redilmeleri, İsrailoğuilarının en meşhur peygamberleri olmalarındandır. On­lar hakkında söylenen haberler, Hicaz ve çevresinde Rasuiüllah (s.a.v.) e komşu bulunan Kitab Ehli arasında yaygındı» [27].

Onun için Kur´an´ı Kerim, Muhamrned´in kalbine indirilene vahiy deme­ye özen göstermiştir. Ta ki, bütün peygamberlerle ona gelen vahiy . hem mana ve hem de iâfız olarak birbirine benzesin. Kur´an şöyle buyuruyor:

«Yıldıza (Süreyya), bat­tığı zaman kasem olsun ki, Sapmadı doğru yoldan arkadaşınız (Hz. Pey­gamber), azıtmadı da; (haberiniz olsun ey Kureyş halkı). O nevadan (ken-

di nefsinden) söylemiyor. Kur´an sade bir vahiydir, ancak vahyolunur.» [28]

«Deki: «Onu kendiliğimden değiş­tirmem benim için olmayacak şeydir. Ben, vahiy olanından başkasma tabi olmam.» [29].

«Onlara (istedikleri) bir âyet gelmediği

vakit derler ki: «Kendinden (onları derib) onları toplasaydın ya!» De ki: sRabbımdan bana ne vahy olunursa ben ancak ona uyarım.» [30]

Ayrıca akıl sahibi kimselerin vahyi tuhaf karşılamalarını onlara yakış­tırmaz ve şöyle buyurur:

«İnsanları korkut, iman edenlere Rabler:

indinde kendileri için muhakkak bir kademi sıdk olduğunu müjdele diye içlerinden bir ere (Peygambere) ettiğimiz Vahy insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler: «Bu, seksiz şüphesiz ve apaçık bir sihirbazdır» dediler» [31]. İnsanların beşeriyette müşterek olmaları, Allah´ın araların­dan birini dilediği ilim, hikmet ve imana aday seçmesine engel olduğuna mantık hüküm verebilir mi? Mantık bu seçimi bir tuhaflık saymaya yetkili-midir ki, insanlar meseleyi alaya alsın ve küfür ehli bu vahyi sihire ben­zetsin?

Tuhaf karşılanmayan vahiy, anlaşılması kolay ve kapalılıktan uzak bulunanı olmalıdır. O halde dinin nazarında bu vahyin hakikati nedir? Hz. Muhammed´e geleni ile diğer Peygamberlere geleni arasında ne gibi bir farklılık vardır?

Din, bu şekildeki süratli gizli haber vermeyi «vahiy» olarak isimlendirir­ken, vahiy kelimesinin lügat manasından uzaklaşmış değildir. Vahyin kul­lanıldığı manalar:

a. İnsan için söz konusu olan fıtrî vahiy. Yüce Allah´ın: «Musa´nın anasına onu emzir diye ilham ettik.» [32] sözü île [33]. ayetlerinde olduğu gibi.

b. Hayvan için söz konusu olan içgüdü. Yüce Allah´ın şu sözünde oldu­ğu gibi: [34]

c. Rumuzla ve ima yollu süratli işaret! Hz. Zekeriyya´dan bahisle şu ayette geçtiği gibi: [35]Bu âyetin tefsirinde biiinen, Hz. Zekeriyya´nın onlara bir işarette bulunduğu ve konuşmadığı dır. Şairin şu sözlerinde de ayni manada kullanılmıştır: «Ona öyie bir bakış baktım ki, niteliklerinin harikalığında düşüncemin incelikleri şaştı.

Göz kırpması ona, onu sevdiğimi iletti. Ve o iletiş yanaklarında etki yaptı.»

d. Vücut organlarıyla ima. Şairin şu sözünde olduğu gibi: «Ona bir ba­kış baktım, vasıflarının fevkaladeliğine düşüncenin incelikleri şaştı. Göz kırpış; ona, onu sevdiğimi ima etti. İma, yanaklarında etki yaptı. [36]

Kur´an-ı Kerim pyrıca şeytanın vesvesesi ile kötülükleri insana hoş göstermesini de vahiy ile ifade ederek şöyle buyuruyor [37]Yine şöyle bu­yuruyor: [38]

Kur´an-ı Kerim, Allah´ın acilen emirlerini yerine getirmeleri için melek­lerine ilka ettiği şeyleri de vahiy olarak isimlendirir [39]

Allah´ın, peygambere ulaştırmak üzere meleği mükellef kıldığı münez-zel kitapların ayetlerini vahiy olarak ifade etmesi ile Peygamberin kendisi­ne vahiy ifadesi arasında sıkı bir ilişki vardır. İki ifade arasındaki ma­na farklılığı, vahiy meleğinin vahiy vazifesini tam bir sadakatla yerine ge­tirmesi ile peygamberin onu anlayıp hıfzetmesi, onu tebliğ etmesinden baş­ka bir şey değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Kuluna, (kulunun) vahyedeceğini vahyetti.» [40]. Çün­kü burada kastedilen, Allah´ın, güveniir olan vahiy meleği Cebra­il´e, Cebrail´in peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.v.) e vahyedeceğini vahyettiğidir. O halde bu âyetteki vahyin delâlet ettiği mana şu aşağı­daki ayette geçen tenzil kelimesinin delâlet ettiği manadır: (Kur´an) muhakkak ve muhakkak âlemlerin Rabbı (tarafından) indirilmedir. Onu Ruhu´l-Ernîn, inzâr edicilerden olasın diye, senin kalbine indirmiştir.» [41]

Ancak Kur´an-ı Kerim, süratli bir şekilde ve gizli olarak haber verme­yi vahiy olarak isimlendirirken vahiy kelimesinin lügat manasını gözetmek­le birlikte Allah ile kendilerine indirdiği kitaplara namzet olarak seçtiği peygamberlerle gaybî ve gizli ittisali sadece vahiy meloğiyle olmamıştır. Aksine, bir âyette vahyin üç şekline işaret edilmiştir:

a. Mânânın Peygamberin kalbine ilhamı.

b. Allah´ın Perde arkasından Peygamberle konuşması. Nitekim Yüce Allah ağacın arkasından Hz. Musaya nida etmiş ve Hz. Musa da bunu duymuştu.

c. Vahiy denirken dindar bir kimsenin norma! ölarcfk anladığı şekildir ki, bu da melek vasıtasıyla olan vahiydir. Vahiy meleği ya bir insan sure­tinde veya kendi aslî suretinde olduğu halde Allah´ın ulaştırmasını istediği talimatı getirip Peygambere tebliğ eder.Söz konusu ettiğimiz bu üç şekil şu ayette ifade edilmektedir: «Hiç bir insan yoktur ki Allah´ınonunla (doğrudan doğruya) konuşması olsun, ancak vahy ile, yahut perde arkasından, yahut bir Peygamber gönderipte kendi izniyle dileyeceğini vahy etmesi sureti ile olur. Çünkü O çok yücedir, hikmet sahibidir» [42] O halde «vahiy» olarak isimlendirilen bu gizli ve süratli haber ver­menin kendine has özel şekilleri vardır. Ayrıca bu şekiller, Kur´anın naza-nnda gizlilik ve sürat bakımından vahye benzeyen eski ve yeni haber verme şekillerinden farklıdır. Onun için Kur´an-ı Kerim bütün Peygamber­lerde vahiy mefhumunun aynı olduğunu açıklamasına rağmen Kitabı Mu­kaddes Sozlüğü´nde [43] vahyin «Allah´ın ruhunun, ruhî hakikatlerle gaybî haberlere muttali olmaları için, şahsiyetlerinden hiç bir şey kaybetmeksi­zin mülhem kâtiplerin kalblerine hululüdür. Bu mülhem kâtiplerin herbirinin kendilerine has telif şekilleri ve ifade üslûpları vardır.» şeklinde tarif edil­mesi esef vericidir. Bizim teessüfümüz burada iki bakış açısının birbirin­den farklı olmasıdır. Çünkü -bu sözlüğün tarifine göre- vahiy Allah´a bağlı ve O´ndan kaynaklanan dinî aiandan çok uzak ve insanlığın çeşitli şekille­rine; mülhem şairlerle arif mutasavvıflarda saf ve temizine, kâhin ve sihir­bazlarda bozuk ve bulanık çeşitlerine şahit olduğu keşf medlulüne çok da­ha yakındır.

Kelimeleri yerli yerinde kullanmamaktan dolayı vahy vakıası ile keşf ve benzeri ilham, sezgi, bilinç altı ve bilinçsizlik gibi kelimeler arasında kalın bir çizgi çizmeyi gerekli görüyoruz. Ne yazık ki günümüzün aydınlan, yabancılara benzemek sevdasıyla bu gibi kelimeleri ağızlarına sakız yapı­yor ve diğer peygamberlerle peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.v.) e gelen vahyi büyük bir saflıkla bu gibi kelimelerle izah etmeye kalkışıyor­lar.İddia eden herkese keşfi ispatlamak pek kolaydır ama vahiy iddiasın­da bulunan bir kimse bu iddiasında İsrar etse de onu reddedebiliriz.

Keşf, açık ve sınırları belli bir anlamdan uzaktır. Çünkü çoğu zaman o, çalışma ve gayretin yahut ruhî egzersizlerin ya da uzun düşünmenin bir ne­ticesidir. Kalbde ne tam bir yakîn ve ne de tam bir şüphe doğurur. O, dai­ma şahsî bir şey olarak kalır. Hakikati, daha üstün ve yüce bir kaynaktan almaz. Ariflerin keşfi ve erenlerin ilhamı, kalbin yakine ulaşmaksızın bildiği bir nazdır. [44]. Kalb ona sürüklenirken, hakiki kaynağını bilmeden ona yö­nelmiştir. Haz ve zevk ehlinin her haz ve zevki ona dahildir. Hatta Yu-nanlılardaki şiir tanrıları efsanesi ile cahil Araplardaki şiir şeytanları da onun kapsamı içerisindedir.Hiç şüphesiz keşif de, ilham gibi psikolojinin ilgilendiği konulardan bi­ridir ve onu iddia edenlerce bile hâlâ mübhem hususları ihtiva etmekte­dir. Çünkü bu gibi şeyler «bilinç dışı» alanının içine girmektedir. [45]. Bu alan -isminden de anlaşıldığı gibi- şuur hallerinden çok. uzaklardadır: Şa­yet bir kimse için: O, keâf ve ilham sahibidir denilirse o, bununla peygam­berlik ve vahiy derecesine yükselmez. Çünkü her vahiyde tam bir şuur ve kavrayış vardır. [46] Her Peygamberlikte, peygamberliğin anlamı ve hedefi açık ve nettir.Vahiy vakıasında dinî hakikatler ve gaybî haberler tabiatları itibarıy­la meçhul perdesini aralamayı ferasete ve sezgiye bırakan şuur dışı yol­lardan uzaktır. Ayrıca mantıkî deliller ve zamanla olgunlaşan düşünceler­le mechuiün bilinmeyen yönlerini ortaya çıkararak zahirî duygu ölçülerine de uymak mecburiyetinde değildir. [47] O, ancak iki zat arasında geçen ulvî muhavere düşüncesine tabidir: Konuşan, emreden ve veren zat, bir de muhatap olan, emirleri yerine getiren ve alan zat.

Yüce Peygamber, kendisinden rivayet edilen hadiste vahyin kalbine inişini bu şekil üzere tarif ediyor ve şöyle buyuruyor: Bazan bana çıngırak sesine benzer bir sesle gelir. Bana en şiddetli planı budur.

Onun söylediğini belledikten sonra, o benden ayrılır. Bazan da melek bana bir adam suretinde gelir. Ve benimle konuşur. Ben de, ne söylediğini iyi­ce bellerim.» [48]

Rasulüllah (s.a.v.) burada vahyin iki şeklini açıkça beyan etmektedir: Bunlardan biri, ağır sözün kalbine vahyedilmesi yoludur. Bu sırada Rasu­lüllah çıngırak sesine benzer ard arda devam eden bir ses duyar. [49]. İkin ci şekil ise, Cebrail´in insan suretinde gelmesidir. Cebrail (a.s.) suretinde geldiği kişi şekli, Rasulüllahın kendisine güven duyup korkmayacağı bir şekildir. Birinci şekilde gelen vahyin daha zor ve getirdiği sözlerin, daya­nılması daha güç olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Yüce Allah: «Gerçek­ten Biz sana ağır bir söz vahyediyoruz.» [50] buyuruyor. Öyle ki, vahiy geldiğinde Rasuiüilah alnında tane tane ter dökerdi. Mü´minlerin Anası Hz. Aişe´den, şöyle dediği nakledilir: «Rasuiüilah (s.a.v.) i, soğuğu pek şid­detli bir günde kendisine vahiy gelişine şahid olmuşumdur. Vahiy gittiğin­de şakaklarından şapır şapır ter dökülürdü.» [51] Bu şekilde gelen vahyin ağırlığı bazan öyle bir dereceye ulaşırdı ki, Rasulüllah (s.a.v.) devesinin üze rinde ise, deve ağırlıktan yere çöküyordu. Bir defasında Rasulüllah (s.a.v.) in dizi, Zeyd b. Sabit´in dizi üzerinde olduğu bir sırada vahiy geldi. Bu, Zeyd´e o kadar ağır geldi ki, neredeyse bacağı kınlıyordu. [52].

İkinci şekil ise daha hafif ve gelişi daha lâtiftir: ne çıngırak sesleri vardır ve ne de terleyen alın. Sadece vahyi getiren ve vahyi alan bakımın­dan bir benzerlik mevcuttur. Her ikisi için taşınması da, alınması da kolay olan bir vahiydir. Ancak her iki durumda da, Rasulüllah (s.a.v.) kendisine gelen vahyi iyice anlamak için son derece dikkatlidir. Nitekim birinci şekil için: «Vahiy ayrıldığında ne dediğini iyi bellemiş olduğum halde ayrılır» İkin­ci şekil için de: «Benimle konuşur ve ben de ne dediğini iyice bellerim» bu­yurmaktadır. Böylece inen Kur´an´ın inişi anında gelen vahiy kendisi için ağır osun veya hafif oisun vahiy gelmeden önee de, gittikten sonra da ve vahyi aldığı esnada da şuuru tam yerinde olduğu halde tebliğ edileni tam olarak anladığını ifade etmektedir. Ayrıca şuuru tam yerinde olduğu için -Kur´an´ın inişi boyunca- emi alan beşerî şahsiyeti ile yüce ve emredici Vahiy şahsiyetini biribirine ka rıştırmamıştır. O, daima Allah´ın huzurunda zayıf bir insan oiduğunun şuu runda olmuş, kalbi ile Allah arasına bir engelin girmesinden korkmuştur Bize kadar intikal eden duasında Rabbına şöyie yalvarmıştır: «Allah´ım! E> kalbieri yönlendiren, kaibimi sana itaata yönelt! Allah´ım! Ey kalbleri ters yüz eden, kaibimi dinin üzere sabit kıi!» Hatta vahyin ilk geldiği sıralardc -bazı ayetleri unutma korkusuyla- gelen vahiy son bulmadan alel acele kendisine vahyedileni tekrar etmeye koyuluyordu. Cebraiün kendisine teb ligden hemen sonra harf harf tekrar etmeye büyük caba harcıyordu [53] Nihayet Yüce Allah Kur´an´ı parça parça indirmekle ezberlemesini kendisi­ne kolaylaşîırmsş ve va´dine tam oiarak inanmasını emrederek şöyle bu­yurmuştur: «(Ey Rasulüm, vahiy daha tamamlanmadan) ona acele ederek, (kelimeleri kaçırmıyayım diye) dilini onunla depretme; Çünkü o Kur´an´ı (kalbinde) toplamak ve dilinde okuyuşunu sağlamak bize aiddir. Biz onu (Cebrail diii ile) okuduk mu, sen onun okuyuşunu takib et. Sonra onu açık­lamak da muhakkak bize aiddir.» [54] Ve gereği olmayan bu acelecilikten de onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır: «... (Ey Rasulüm, Cebrail tara­fından) sana vahiy tamamlanmazdan evvel, (unutma korkusu ile) Kur´an´ı okumada acele etme: «-Rabbim; Benim ilmimi artır.» de.» [55] Rasulüllah´ı Allah´ın huzurunda, O´ndan yardım dileyen, hidayete ka­vuşturmasını ve affedilmesini talebeden, emroiunduğuna dört eile sarılan ve bazen şiddetli kınamalara muhatab güçsüz bir kul olarak tasvir eden Kur´an Ayetlerini okuyan kişi kalbinin derinliklerinde hissedeceği vicdanî duygu. Yaratan ile yaratılanın sıfat, zat ve üslubları arasındaki nihayetsiz farkı kendisine gösterecektir.

Muhammed (s.a.v.) in Kur´an´da anlatılan tavrı; Rabbinin emirlerine muhalefet söz konusu olduğu zaman O´nun azabından korkan ve bunun için de emirlerine bağlanan, rahmetini dileyen ve Allah´ın Kitabından tek bir harfi bile değiştirmekten âciz olduğunu itiraf eden mutî kuiun tavrıdır. «Böyle iken, ayetlerimiz Müşriklere birer açık delil olarak okunduğu zaman, karşımızda hesap vermeyi ummayanlar. «? Bundan başka bir Kur´an ge­tir veya bunu değiştir» dediler. Sen de de ki: ´Onu kendiliğimden değiş-tirmekliğim, benim için mümkün değil. Ben, ancak bana vahyolunana uya­rım. Ben, Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.´ De ki: ´Eğer Allah dileseydi, ben Kur´an´ı size oku­mazdım ve hiç bir suretle Allah onu size indirmezdi. Bilirsiniz ki ben içiniz­de bundan önce (kırk yılv kadar) bir ömür durdum (okuyup yazdığım bir-şey yoktur.) Artık Kur´an´ın kendi tarafımdan olmadığını (sırf Allah´ın vah­yi olduğunu) düşünmez misiniz?» [56]

Yaratıcının niteliği iie yaratılmışın niteliği arasındaki farkı söz konusu eden bu âyetler gibi Kur´an´da daha nice âyetler vardır. Bu âyetlerde Pey­gamber (s.a.v.) in diğer insanlar gibi bir insan olduğu, sadece tebliğ et­mekle mükellef bulunduğu, Aiiah´m hazinelerine sahip olmayıp gaybı bil­mediği açıkça tasrih edilmektedir. O, hiç bir zaman insan olmanın ve ya-ratılmışlığın sınırlarını aşan bir hakimiyet sıfatının bulunduğunu iddia et­memiştir. «De ki: -Ben ancak´sizin gibi bir insanım. Yalnız ilâhınız bir tek İiâh´tsr-, diye bana vahy olunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşma­yı arzu ederse saiih bir amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kim­seyi ortak etmesin.» [57] «De ki: «Ben kendim için, Allah´ın dilediğinden başka, ne bir fayda (yi celbetme) ye, ne de bir zararı savmay)a muktedir değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbet daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık da dokunmazdı.»[58]«De ki: ´Ben, Allah´ın hazineleri yanımdadır, diye size söylemiyorum, gaybı da bilmem. Size, ´Melek´im de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunan Kur´an´a uyarım...´» [59].

Yukardaki ayetlerin başındaki «De ki» ibaresinde Arap selikasına sa­hip kişilerin kavrayabilecekleri lâtif bir hedef vardır ki, o da, hitabın Rasu-iüllah (s.a.v.) e yönelik olması ve O´na, ne söyleyeceğini öğretmesidir. O´ (s.a.v.) kendi indinden konuşmaz, aksine kendisine vehyedüene tabi olur. Onun için «De ki» ifadesi Kur´an-ı Kerimde 300´den fazla yerde tekrar edil­miştir. Tâ ki okuyucu Muhammed (s.a.v.) in vahiy konusunda hiçbir dah­imin bulunmadığını daima hatırlasın. Onun, ne cümle ve ne de kelime üze­rinde bir tasarrufu vardır. O, hitabı alır. Kendisi muhataptır, konuşan ve düşündüğünü söyleyen değildir.Konuşan ve vahyi indiren Allah´ın sıfatı iie, muhatap durumda olan ve vahiy alan Peygamberinin sıfatı arasındaki fark, Allah´ın Peygamber­lerini hafif veya şiddetli bir şekilde kınadığı, daha önce işlediği veya da­ha sonra işleyeceği günahları affettiğini bildiren âyetlerde daha da açık­lık kazanmaktadır. Allah´ın Rasu!üne affedildiğini bildiren hafif kınaması. Tebük Gazvesinde Rasulüilah´ın, savaşa katılmalarına izin verdiği kimse­leri söz konusu eden hitaptır. «Hay Allah afiyet veresice şu (mazeretin­de) sâdık olanlar sana besbelli oluncaya ve sen o yalancıları bilinceye ka­dar, neden izin verdin onlara?» [60] Affetmenin ancak bir günah için ve yarhğamanın da ancak bir günahın yapılmasından sonra söz konusu olaca­ğı malumdur. el-Feth süresindeki şu âyeti kerime bunu açıkça anlatmakta­dır. « (Ey Rasûlum, Mekkenin ve diğer memleketlerin fethine sebep olacak Hudeybiye sulhu ile) biz sana gerçekten açık bir zafer verdik. Öyle ki, (bu yüzden) Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlayıp üzerindeki nimetini, (dinin yücelmesini) tamamlayacak vs seni dosdoğru bir yolda sabit kılacaktır.» [61].

Kur´anın bu açık beyanından sonra -er-Râzî gibi- bazı müfessirler af­fetme sözünün, günahın varlığına işaret olmadığını isbatlama çabasına giriyorlar. Onlara göre Aiiah´ın´Peygamberini kınaması, Peygamberin evlâ olanın hilâfına davranmış olmasındandır. Reşid Rıza´nın dediği gibi «Bu ´in (günahın) manası konusunda sonradan ortaya çıkan ıstılah­larla özsl örf -ki buna göre "in manası masiyettir- üzerinde donuk­laşmaktadır. Allah´ın Kitabına ve dil kaidelerine ters düşen ıstılahlarına ve örflerine tutunarak Allah´ın Kitabında anlattığını olduğu gibi kabul et­mekten kaçınmaları gerekmşzdi.» [62]

Şiddetli kınamaya gelince el-Enfal süresindeki fida ayetleri bu hususu dile getirmiş ve Peygamber´i sert bir şekilde tenkid ederek inzar etmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) ve ashabının büyük çoğunluğu, Bedir esirlerin­den fidye alınmasını tercih ederek henüz yer yüzünde güçlü bir duruma geçmeden ve insanlar arasında hakim bir mevkie ulaşmadan İslâmın da­ha ilk savaşı olan bu savaşta dünyanın geçici metaını, dinin galibiyetine tercih etmişlerdi. Onun için kınama ifadesi, Peygamber ve Rasuüerin sıfat­larıyla ilgili bir prensibi takrir eden gene! bir ifade olup hitab, direkt olarak Rasuiüllah (s.a.v.) e yapılmamıştır. Ayeti Kerime menfî bir ifadeyle başla­makta ve hemen ardından Peygamberlerden bir Peygamberin şu şekilde fidye karşılığında esirleri serbest bırakmasını büyük gören ifadelerle de­vam etmektedir: «Hiçbir peygamber için, yeryüzünde ağır basmadıkça (düşmana üs.tün gelmedikçe), esirleri bulunmak (ve ondan fidye almak) vâkî olmamıştır. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, âhi-reti kazanmanızı diliyor. Allah Azîzdir (dostlarını düşmanlarına üstün kı­lar), hükmünde hikmet sahibidir. Eğer Allah´dan bir yazı (kader) geçmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayrrnutlaka size büyük bir azab dokunur du.» [63] Şiddetli kınamayı ihtiva eden yerlerden bir diğeri, Abese Süresindeki şu âyetlerdir: «(Peygamber) hoşlanmadı ve yüzünü çevirdi. Kendisine o âmâ geldi diye... Onun halini sana hangi şey bildirdi? Belki o, (senden sor­makla cahalet kirinden) temizlenecekti, yahud öğüt alacaktı da, o öğüt kendisine fayda verecekti. Amma (malı ile Allah´a) ihtiyaç göstermeyene gelince; Sen ona dönüp sözüne kulak veriyorsun. Onun (Islâmı kabul et­meyip) temizlenmemesinden sana ne? (Sen ancak tebliğe memursun). Amma sana koşarak gelen, Allah´dan korkmuş iken, sen ondan yüz çevi­riyorsun. Hayır, (bir daha böyle yapma). Çünkü o Kur´an bir öğüttür.» [64] Bütün bunlardan daha şiddetlisi ve Rasulüllah (s.a.v.) e yöneltilen şu itizar ve tehdittir: «Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara az bir şey meyîe varacaktın. O takdirde, dünya ve ahiret azabını iki kat olarak sana muhakkak taddıracaktık. Sonra bize karşı, kendin için hiç bir yardım­cı bulamıyacaktm.» [65]Ve Allah´ın şu sözünde kınama ve inzar zirveye ulaşıyor: «Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da muhakkak onun kalb damarlarını keserdik, (boynunu vururduk). O vakit sizden hiç biriniz ona siper de olamazdınız.» [66]

ez-Zemahşeri, bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: cBunun manası şudur: Şayet söylemediğimiz bir şeyi söylediğimizi iddia etse, kralların, kendilerine karşı yalan söyleyeni, azab çektirmek ve ondan intikam almak gayesiyle eziyet ede ede öldürdükleri gibi, biz de onu öylecs öldürürüz.» [67]

Bu tehdit edici, korkutucu ve kınayıcı ayetlerde Rasulüîlah (s.a.v.) in Kadir, Kahhar, ve en büyük güç sahibi, her dilediğini yapabilen Rabbinin huzurunda zayıf bir yaratık olduğunu müşahade ediyoruz. Yine Rasulüllah´-ın me´mur kişiliği ile âmir durumunda olan Allah´ın zatı arasındaki farkı açıkça anlıyoruz.

Rasulüllah (s.a.v.) kendisine inen vahiy ile Allah´dan aldığı ilham so­nucu olan sözlerinin arasını tam bir şuurluluk ve açıklıkla ayırıyordu: Ken di vardığı kanaat ve düşünceler tamamen beşerî vasfının bir eseriydi. Bun­ların Rabbani sözle karışması asla mümkün değildi. Onun için vahyin inmeye başladığı ilk sıralarda Rasulüllah (s.a.v.) Kur´an´dan başkasının ya­zılmasını yasakladı. [68] Ta ki Kur´an´ı Kerim Rabbanî sıfatını muhafaza elsin ve bu niteliği taşımayan şeylerle karışmasın. Her bir veya birkaç âyet indiğinde´ Rasulüllah (s.a.v.) hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır ve inen vahyi yazdırırdı. Böylece Kur´an´ı Kerim indikçe tedvin ediliyordu. [69].

Belki de bütün bunların bazı araştırmacılar nezdinde hiç bir değeri yoktur. Peygamber (s.a.v.) in, vahyi unutmamak endişesiyle hafızasını yor­maktan sakındırılması bile onlar için bir önem taşımaz. Oysa bütün bu

hakikatlar karşısında vahiy vakıasının, Peygamberin zatmdan tamamen müstakil olduğunu söylemekten başka bir alternatifimiz yoktur. Vahiy, Pey­gamberin ruhi ve psikolojik durumlarından tamamen bağımsızdır. Öyle ki, o, Kur´an´ı ezberlemek için hafızasını kullanma hakkına büe sahip değil­dir. Aksine Kur´an´ın kendisine ezberletilmesini Allah tekeffül etmiştir. [70] Bütün bunlardan sonra Peygamber (s.a.v.) görevli olan zatı ile âmir duru­munda olan Alllah´ın zatı arasındaki farkın şuuruna nasıi varmaz kabul edilebilir?

Peygamber (s.a.v.), hadislerinden bir kısmı «tevkîfî» olup mânasını vahiyden aldığı ve bu hadisleri âyetlerin tefsiri ile sıkı sıkıya bağlı bulun­duğu halde vahiy kâtiplerini bu hadisleri yazmaktan sakındırmıştır. Oünkü bu hadisler mana yönüyie vahiyden alınmakla birlikte ifadeler Peygambere aittir. Onları kendi üslubuyla ifade etmiştir. Oysa ne kendNnin ve ne de uaşkasınm üslûbunun Kur´an´g karışma hak ve salahiyeti vardır.

Hatta âlimlerin, manaların Allah´tan olduğunu itiraf ettikleri veya birço­ğunun Allah tarafından indirildiğini söyledikleri kudsî hadisler bile Kur´an1-dan uzak tutulmuş, ve ayrı kabul edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) bunların Kur´an´a karışmaması için büyük hassasiyet göstermiş ve baş taraflarında dinleyicinin, lâfızlarının Peygambere aid olduğunu bilmesini sağlayan ifa­deler, kullanmıştır.Muhammed (s.a.v.), her ne kadar insanların en fasihi ise de onun üs­lûbu iie Kur´an´ı indiren ve güç ve kudreti elinde tutanın üslûbu arasında ne kadar fark vardır!

Âlimler bu hususa çok dikkat ve titizlik göstermiş, kudsî hadisle istiş-had edenlerin, hadislerin başında «Rasulullah, Rabbinden rivayet ettiği hadiste veya Rasulünün rivayetine göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır, yahut Allah Tealâ Kudsî bir hadiste şöyle buyurur» gibi ifadeleri kullanma­larını zarurî görmüşlerdir.

Burada Kur´an´ın icazını anlatacak değiliz. Kitabımızın sonunda bu ko­nuya yer verdik. Burada bizi ilgilendiren husus; Peygamber´in kendi sözü ile Allah kelâmı arasındaki sonsuz farkın şuurunda olduğudur. Bu ayırım, tevkîfî ve kudsî hadislerde apaçık olduğuna göre, Rasulüllah´ın dünyevî görüşleri için sözkonusu olması evliyetledir ve buradaki fark daha da açık­tır. Karşılaştırmada fazla uzağa gitmeye gerek yoktur. «Hurma ağaçları­nın aşılanması» meselesi meşhurdur: Rasulullah (s.a.v.), hurma ağaçlarının tepesine çıkmış ve aşılamakla meşgul kimselerin yanından geçerken: «Bu nun bir faydasının olacağını sanmıyorum» buyurmuştur. Kendilerine Rasu-Killah´ın bu sözü ulaştırıldığında aşılama işinden vazgeçmişlerdir. Daha sonra Rasulüilah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Şayet onlara bunun bir fay­dası varsa, onu yapsınlar, ben ancak bir tahminde bulundum. Tahminden dolayı beni kınamasınlar. Lâkin size Allah´dan bir şeyi haber verirsem, onu mutlaka alın. Çünkü ben Allah´a asla yalan isnad etmem.» Şuna dikkat edelim ki, en-Nevevî Müslim´in Sahih´inde bu hadisi şu başlık altında al­mıştır: «Rasulüllah´ın din olarak söylediklerine uymanın gerekliliği ve bu­nun dışında dünyevî maişetle ilgili olarak içtihadıyla söylediklerine uyma­nın gerekli olmadığı» [71].

Müslim´in diğer bir rivayeti ise şu sözlerle bitmektedir: «Dünya işleri­nizi siz daha iyi bilirsiniz.» [72] Peygamber (s.a.v.) beşerî bir ihtimal ola­rak ileri sürdüğü zanna dayalı dünyevî tecrübeleriyle, kesin olan Nebevî dînî tecrübesinin arasını kesin olarak ayırmıştır. Ayrıca dünyevî tecrübele­rinden dolayı sahabesinin kendisini muahaze etmemelerini dilerken dînî tecrübelerini almalarını ve Allah namına her ne söylerse onu yerine getir­melerini emretmiştir. O böyle bir sözü asla iftira oiarak Aliah´a yükiemez. Bu konuda ne söylerse mutlaka kendiliğinden söylememiştir. Çünkü hiçbir zaman Allah´a yalan isnad etmez. Müteaddid söz ve davranışlarında bu hakikati dile getirmiştir. Bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: «Ben de sizin gibi bir beşerim. Zan, hata da eder, isabet de eder. Lâkin size « Allah bu­yurdu» dedim mi, asia Allah´a yalan isnad etmem.» [73]. Diğer bir hadisin­de de, biribirlerini muhakemeye davet edenlerin kaiblerinden geçenleri bilmediğini, muhakeme olmak için kendisine gelenler kendi çağdaşı ve kendi beldesinden, hatta insanlar arasında kendisine en yakın olanlar bi­le olsa içlerinde neleri düşündüklerine muttalî olmadığını kesinlikle belirte­rek şöyle buyurur: «Ben ancak bir beşerim. Sizler de muhakeme olmak için yanıma geliyorsunuz. Olabilir ki sizden biriniz, diğerine nazaran delille­rini daha güzel anlatır. Ben de duyduğuma göre hüküm veririm. Her kime, kardeşinin hakkından birşey verirsem onu almasın. Çünkü o hakla ona ateşten bir parça veriyorum.» [74]. Bilindiği gibi Ubeyrik Oğuiları Rasulül-lah (s.a.v.) zamanında bir hırsızlık olayında hakikati gizleyip Rasuiüiiah´ı aldatmak istemiş ve asıl hırsızı savunarak Rasuiüiiah´ı, onun hırsız olmadı­ğına dair ikna etmişlerdi. Bunun üzerine suçsuz kimseleri itham eden Ka-tade b. en-Numan´ı kınayarak ona şöyle demiştir: «Ya Katade, kendileri dindarlık ve salah ile bilinen bir aile mensuplarını bir delile dayanmaksı­zın hırsızlıkla itham etmeye kalkıştın!» Ama bu meseleden hemen sonra şu âyetler inmiştir: «Hainlere yardımcı olma. Ve Allah´dan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.» [75]. O za­man Rasulüllah (s.a.v.) Ubeyrik Oğullarının kendisini aldattıklarını anla­mış ve Katade´ye yönelttiği kınama ve azarlamadan dolayı Allah´dan ken­disini bağışlamasını dilemiştir. [76].

Kendisine gelen vahiy vakıasına Rasuiüllah´ı biricik şahid ve kendisi­ni vahiyden ayrı kabul etme hususunda şahsî kanaatini biricik vasıta ka­bul edersek -yukarıda anlatılanların ışığında- Kur´andan inen karşısında kendisinin şahsî iradesinin yok mesabesinde olduğunu kendisi kabul edi­yor. Vahyin gelmesi yahut kesilip gelmemesi isteğine bağlı olan bir şey de­ğildir. Bazan vahiy o kadar ard arda gelir ki ona tahammülü güçleşirken bazan da, en çok ona muhtaç olduğu bir zamanda gelmeyiveriyor!

Vahiy her an için gelebilir: Peygamber yatağına uzanıyor ve uykuya dalar dalmaz birden gülümseyerek başını kaldırıyor. Kendisine el-Kevser (bol hayır) suresi inmiştir.[77] Yine gecenin ancak üçte birinin kaldığı bir sırada savaştan geri kalan üç kişinin afvedildiğini bildiren âyet inmiştir: « (Savaştan) geri bırakılan (ve haklarındaki hüküm geciken) üç (kişi) nin (tevbelerini de kabul etti. Çünkü) yeryüzü bunca genişliğe rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah (in hış­mın) dan yine Ailah´dan başka sığınacak hiç bir yer bulunmadığını anladı­lar (da bundan) sonra (Allah) onları da eski hallerine dönsünler diye, tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah, (ancak) O, tevbeyi en çok kabul eöen, hakkıyla esirgeyendir.» [78].

Vahiy, karanlık gecede, aydınlık gündüzde, dondurucu soğukta veya en sıcak günde, sakin geçen bir zamanda yahut savaşın kızıştığı bir sıra­da, hatta Mescid-i Aksa´ya yapılan isra (gece yürüyüşün) de ve yüksek göklere o!an miracda Peygamberin kalbine inebiliyordu. [79]

Bir de bakıyorsunuz Peygamberin vahye en çok muhtaç olduğu ve onu şiddetle arzuladığı, gelmesini talep ettiği bir sırada vahiy gelmiyor. Cebrail, e!-Alâk suresinin ilk ayetlerini getirdikten sonra vahiy üç yır ke­silmişti. -Hz. Aişenin de belirttiği gibi- Peygamber (s.a.v.) buna çok üzül­dü. Öyle ki intihar etmek için defalarca yüksek tepelere tırmandı. Ama te­penin zirvesine her çıkışında Cebrail ona görünüyor ve: «Ey Muhammedi Sen gerçekten Allah´ın Rasulüsün» diyordu. O zaman Rasulüllah´ın kalbi sükûn buluyor ve nefsi karar kılıyordu. [80]. Birgün yürüyorken yukarıdan bir ses duydu. Yukarı baktı, bir de ne görsün! Hira Mağarasında kendisine gelen melek! Korktu ve vefalı eşi Hz. Hadice´ye döndü: «Beni örtün» dedi. Allah Tealâ bu sırada «Ey örtülerine bürünmüş olan! Kalk da korkut. Rab-bini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terke devam et.» [81] fer-manini indirdi. Bundan sonra vahiy ard arda gefrneye başladı. [82]. Pey­gamber (s.a.v.) mutluluk duydu. Hüzünlü bekleyiş büyük bir sevince dö­nüşmüştü. O zaman kesinlikle inandı ki, kendisinin isteğine rağmen kesi­lip gelmeyen bu vahiy kendi zatının dışındadır ve müstakildir. Düşüncesi­nin haricindedir. Onun kaynağı gayblere vakıf olan Allah´dır.

«İfk hadisesinden sonra tam bir ay müddetle vahyin nasıl gelmediği­ni kim unutur? [83]. Bir ay boyunca münafıklar Sıddîk´ın kızına iftira ede-durdular. Hakkında utanç verici sözler sarfettiler. Nihayet Rasulüllah´iR kalbine bile şübhe düşmüştü ve mü´minlerin anası eşine: «Ya Aişe! Biliyor sun senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Şayet sen bunlardan berî isen Allah senin temiz olduğunu bildirecektir. Ama bir günah işlemiş-sen Allah´dan af dile.» demişti. Olayın üzerinden geçen ve vahyin gelme­diği bu bir ayın Rasulüllah (s.a.v.) için uzun yıllardan daha ağır geldiğini kim idrak etmez ki? Münafıklar bu müddet boyunca olmadık sözler söylü­yorlardı. Şüphe ve huzursuzluğa yem olan bu Peygambere ne oluyordu da tam bir ay boyunca susup bekledi. Rabbinden vahiy gelinceye kadar bü­tün bunlara katlandı. Ve nihayet, Mü´minlerin Anasının temiz olduğunu bil­diren ayetler geldi. Neden acele edip göğün işine müdahale etmedi? Ra­hiplerin örtüsüne bürünüp secileri harakete geçirmedi. Buharları salıp ifti­racıların iftiralarından sevgili eşini temize çıkarmadı?!

Peygamber (s.a.v.) namazlarda Kabe´ye yönelinmesini büyük bir işti­yakla arzu ediyordu. Onaltı veya onyedi ay bu isteğinin gerçekleşmesini isteyip durdu. [84]. Belki vahiy gelip kıblenin Kabe´ye doğru değiştirildiği­ni bildirir diye. Lâkin yüce Rasulün isteğine rağmen bu konudaki Kur´an, ancak birbuçuk yıla yakın zaman sonra geldi. [85]. Peygamber (s.a.v.) ar­zusunu gerçekleştirecek bir vahyi aeaba neden bu kadar bekledi: vahiy geldi deseydi ve bu arzusuna bir an önce kavuşsaydı ya!

Ama vahyin gelişi onun elinde değildi. Ancak Rabbi dilediği zaman ge­lirdi. Dilediği zaman da kesilirdi. Nazarlıkların ve seçili sözlerin bir fayda­sı yoktu. Muhammed´in duyguları, göğün işini ne öne alıyor ve ne de ge­ciktiriyordu!

Ama Peygamberin şahsiyeti ile vahiy vakıası arasındaki bu apaçık farklıhk için geçmiş ve günümüz materyalistlerine göre ancak bir çözüm yolu vardır: Bu ümmî Peygamber iki şahsiyetlidir. Bunlardan biri şuur sahi­bidir. Diğeri ise şuursuz ve duygusuzdur. Başka bir ifade ile Muhammed´in şahsiyeti şuur ve şuursuzluk dualizminden müteşekkildir! Acaba insaf sa­hibi bir araştırmacı bu gibi faraziyelerin hak ile zerre miktar bir ilişkisini kabul edebilir mi?

Araplar öteden beri vahyi vahyeden zat ile onu alan zat arasında il­giye şaşmış ve yalancı şahitlerin saçmaları gibi saçmalamış, kulaklarını sağa sola dikmiş ve farklı görüşler ileri sürmüş, ama bir türlü hasta akılla­rını bile doyuracak bir yoruma ulaşamamışlardır. Yüce AllaJı onların şaş­kınlıklarını şu komik ve alaycı tablo ile tasvir etmektedir: «Dediler: «Hayır, (bunlar) saçma sapan rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Hayır, o, bir şairdir.» [86] Kur´anın kaynağını uyuyanın rüyasına veya delinin saç malıklarına, palavracının iftiralarına veya yalancının yalanlarına, şairin ha­yaline veya edibin sezgilerine bağladılar.

Uyuyanın rüyasına gelince. Peygamberin uyanık ve hassas duygula­rı, dinlenme ve sükun anlarında bile canlı ve dinamik şahsiyeti bunu red­detmektedir. Rasulüliah (s.a.v.) in bu dinamizm ve kavrayşı henüz ilk baş­langıçtan, Allah´ın «oku» sözüyle kendisine hitabından beri Kur´an´ın son ayetinin inişine ve vefatına kadar devam etmiştir. Bazı müfessirlerin ve çağımız yazarlarından bazı hüsniniyet sahiplerinin içine düştükleri büyük bir hataya burada işaret etmeyi bir görev sayıyoruz: Bunlar, geniş hayal­lerinin bir neticesi olarak vahyin ilk gelişinde peygamberi Hira mağara­sında uyuyor tasavvur ederler. Oysa Sahîhaynın rivayeti, vahiy geldiği an Peygamberin uyanık bulunduğunu ve hakikati araştırıp Allah´ı düşündü­ğünü kesinlikle ifade etmektedir. Onun için de korkmuş ve kalbi küt küt vurduğu halde Hz. Hadice´ye gelmiştir. Şayet vahyin gelişi uykuda olduğu bir sırada olsaydı uyandıktan sonra korkusu geçmiş olurdu. Söz, Kur´an´ın buyurduğudur: «Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi siz onun bu gö­rüşüne karşı da kendisiyle mücadele mi edeceksiniz?!» [87].

Hz. Âişe, vahyin başlangıcını bu kavrayıcı ve dinamik hassasiyetle tas­vir ederek der ki: rçRasulüllah (s.a.v.) e vahyin ilk başlangıcı, uykuda rüyayı saliha şeklindeydi. Hiç bir rüya görmüyordu ki, sabah aydınlığı kadar apa­çık gerçekleşmemiş olsun. Daha sonra tenha yerler kendisine sevdirildi. O da insanlardan uzaklaşarak ibadetle meşgul olmak üzere Hira mağarası­na gidiyor ve belli birkaç gün üstüste bu mağarada ibadet ediyordu. Son­ra Hadice´ye geliyor ve hazırlığını yapıp tekrar dönüyordu. Nihayet hak (va­hiy) kendisine geldi. (Bir rivayette, aniden hakla karşılaştı denilmektedir.) O sıra Hira mağarasında bulunuyordu. Melek gelerek: Oku! dedi. Rasulül-lah: Okumasını bilmem karşılığını verdi. Resulüllah buyuruyor ki: Beni alıp üç defa sıktı ve serbest bıraktı ve şöyle dedi: «Yaratan Rabbinin adıy­la oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin nihayetsiz ke­rem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti.» Rasulüllah kalbi titrer olduğu halde eve döndü. Eşi Huveylid´in kızı Hadice´ye gelerek: Beni örtün! Beni örtün! buyurdu. Onu örttüier bir müddet sonra korkusu geçti. O zaman durumu Hz. Hadioe´ye bildirerek: «Kendi eanım hususunda korkuya kapıldım» dedi. Hz. Hadioe: «Hayır, Al-/ah´a yemin ederim ki O, seni asla mahcup etmiyeoektir. Çünkü sen akra­banı gözetirsin, âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, misafiri ağırlar, hak yolunda halka yardım edersin» diyerek onu teselli etti [88].

Burada şunu belirtmeliyiz ki, aleyhissalatü vesselamın yüreğinin titre­mesi, maruz kaldığı korkuya işaret etmektedir. Çünkü bir anda vahiyle karşılaşmıştı. Önceden böyle bir şey beklemiyordu. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor: « (Ey Rasulüm), Kur´an´ın sana vahy olunacağını ummu­yordun; ancak Rabbinden bir rahmet (olarak sana indirildi). O halde sakın kâfirlere yardımcı olma.» [89]. « (Ey Rasulüm). işte sana böyle emrimiz­den bir ruh (Kur´an) variyettik. (Halbuki daha önce) sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz o kitabı bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz; ve muhakkak ki sen doğru bir yola (İsla­ma) çağırıyorsun.» [90]. Yüreğinin titremesinde, el ve ayaklarının soğuma­sına ve normal olarak bunun bir sonucu olan yüzünün sararmasına, diş­lerinin titremesi gibi durumlara işaret yoktur. Aksine vücudunun harareti artıyor, yüzü kızarıyor ve kendisine bir ağırlık çöküyordu. Öyle ki bundan alnı tane tane ter döküyor ve bedeni ağırlaşıyordu. -Yukarıda gördüğü­müz gibi- bacağı neredeyse yanındakinin bacağını kırıyordu. Hz. Hadi-ce´den bir örtü isteyerek «beni örtün» demesi, yatağa girip gördüğü o kor­kunç gaybî manzaranın ve karşılaştığı o ağır sözün etkisini atlatıp örtü­nün altında dinlenmekten başka bir şey değildi. Onun için Allah Tealâ vahyin kesilişinden sonra dine davet için silkinip kalkmasını emrederek şöyle buyuruyor: «Ey örtülere bürünen! Kalk ve korkut!». Daha sonra da şöyle buyuruyor: «Ey elbiselerine bürünüp yatan (peygamber)! (Namaz kılmak ve ibadet etmek için) gece kalk, ancak birazı müstesna.» Onun ilk defa vahyi alması, bundan sonra her vahiy alışı gibidir. Her defasında tam bir uyanıklık ve tam bir aksiyon içerisindedir. Sinirler her defasında tam yerindedir. Vahyin gelişi için ne zihnî bir hazırlık yapıyor ve ne de sinir nöbetleri geçiriyordu. Hastalık namına hiç bir işaret yoktu. [91].

Beiki de, Arapların «yalancı düşlerden» kasıtları delilik saçmalıkları­dır. Onun için Peygambere: «Öğretilmiş bir deli» [92] demişlerdir. Yine şöy­le demişlerdir: «Size gönderilen elçi bir delidir.» Allah (c.c.) Peygamberini teselli ederek iftiralarına şöyle cevap verir: «Nun ve Kalem, bir de satıra yazı yazdıkları şeyler hakkı için, sen Rabbinin (Peygamberlik) nimeti ile bir deli değilsin.»

Uydurulan iftiralara yahut hayalî yalanlara gelince, Arapların kendile­rinin Hz. Muhammed´in doğruluğu ve emanete riayeti hakkındaki şaha­detleri bunu reddetmektedir. Müfterinin yalanı er-geç ortaya çıkar. Pey­gamber hangi konuda yalan söylemiştir? Gayb haberleri hususunda mı? Geçmişle ilgili habarlerde mi? Yoksa henüz kapalı bulunan gelecekle ilgili meselelerde mi? Acaba Arapların sınırlı kültürleri bu alanda yalancılarla doğruları biribirinden ayıracak güçte miydi?

Kur´an, ilk yaratılışın ortaya çıkışını ve kesin neticeyi tavsif ederek âhiret hayatının nimetleriyle acıklı azabını, cehennem kapılarının sayısını ve her kapıyla yükümlü olan meleklerin adedini açıklamış ve bütün bun­ları kendilerine kitap verilen, bu konularda malumatı bulunan Kitap Ehli­nin gözleri önünde Araplara anlatarak şöyle buyurmuştur: «Biz o ateşin bekçiliklerine meleklerden başkasını memur etmedik. Sayılarını da küfre­denler için -başka değil- ancak bir fitne yaptık ki kendilerine kitap verilen­ler sağlam bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanları artsın.» [93] Okuma yazma bilmeyen putperest bir kavim arasında yetişen Muhammed gaybî konularda bu tafsilâtlı malûmatı nereden alabilirdi? Gökteki bir gezegen­den, yoksa Sirius yıldızı veya Merihten mi?

Kendisine peygamberlik gelmeden önce aralarında yaşamadı mı? Yoksa şimdi mi sapıtıp azıttı? Onu Sadıku´l - Emin olarak isimlendirme­mişler miydi?: «Yoksa, Peygamberlerini (doğruluk, emanet ve güzel ahlâk­la) tanımadılar da, onun için mi inkâr ediyorlar?» [94]. Bununla birlikte hâ­lâ inanmıyorlarsa Allah Teâiâ´nın şu sözlerle onları azarlamasında şaşıla­cak bir durum var mı?: «De ki: ´Eğer Allah dileseydi, ben Kur´an´ı size okumazdım ve hiç bir suretle Allah onu size bildirmezdi. Bilirsiniz ki ben, içinizde´ bundan önce (kırk yıl kadar) bir ömür durdum (okuyup yazdığım bir şey yoktur.) Artık Kur´an´ın kendi tarafımdan olmadığını (sırf Allah´ın vahyi bulunduğunu) düşünmez misiniz?»

Geçmiş milletlerle ilgili nice olay vardır ki, Kur´an onu en güzel şe­kilde dile getirmiş, Peygamberlerin ısmetiyle ilgili öneeki kitapların hatala­rın! düzeltmiş ve bazı tarihî mugalataları reddererek onları çürütmüş, Hz. Muhammed´i o çağda ve olaylar içinde yaşamışcasına onlara şahit vegözlemci tutmuştur. Peygamberine Hz. Nuh´un kıssasını anlatarak şöyle buyurmaktadır: « (Ey Rasulüm), işte bunlar gayb haberlerindendir. Sana bunları gayb ile bildiriyoruz. Bundan önce onları ne sen bilirdin, ne kav­min... O halde sen de sabret. Şüphe´yok ki, kurtuluş, takva sahiplerinindir.» [95]. Hz. Musa´nın Medyen´deki haberlerinden bir çoğunu izah ederken: « (Ey Rasulürn), biz Musa´ya (Firavuna gitmesine dair) o emri vahyettjği-miz zaman sen Tur dağının yakasında değildin (orada bulunmuyordun.) Şahitlerden de değildin. Fakat biz, Musa´dan sonra birçok ümmetler ya­rattık da oniann üzerine ömür uzadı (her şey çöktü). Sen Medyen halkı içinde durmuş da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin. Ancak biz seni Peygamber olarak gönderdik (ve bunları sana öğrettik).» [96] buyurmaktadır. Hz. Meryem´in oğlu İsa´yı doğurmasını ve Hz. Zeke-riyya´nın kendisine kefil oluşunu tavsif ederek şöyle buyurur: «İşte bu, Mer­yem, Zekeriyya ve Yahya (Aleyhisselâm) kıssaları, sana vahyetmekte ol­duğumuz gayb haberlerindendir. Ey Rasulüm, yoksa Meryem´i hangisi hi­mayesine alacak diye, Tevrat yazdıkları kalemleriyle kur´a atarlarken sen onların yanlarında bulunmuyordun.» [97]. Hz. Yusuf ile kardeşlerinin kıs­sasını uzunca anlattıktan sonra da şöyle buyuruyor: «Ey Rasulüm, bu kıs­sa sana vahy ile bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Yoksa o Yusuf´un kardeşleri, işlerine karar verip hile yaparlarken sen yanlarında değildin.»[98].

Zatü´r - Rıka´da Peygamber (s.a.v.) bir ağacın altında uzanıp kılıcını ağaca asıyor. O sırada bir müşrik gelerek kılıcını sıyırıyor ve Peygambere şöyle sesleniyor: «Benden korkuyor musun?». Peygamber: «Hayır» diyor. Adam soruyor: «Seni benden kim koruyacak?». Peygamber: «Allah. Kılıcı nı at!» karşılığında bulunuyor. Adam çaresiz kılıcını yere atıyor.[99]. Bazı rivayetlerde, adamın hemen İslâmı kabul ettiği de nakledilmektedir.

O gayb haberlerini ya kafasından uyduruyordu veya tam inanç sahi­biydi. Oysa insanlar Rasulüliah´ta ne kafadan uyduranların hayallerine ve ne de müfterilerin alâmetlerine şahid olmuşlardır. O halde o, inanan sami­mi biriydi.

Aneak Araplardan bir grup, bir insanın Peygambere Kur´an´ı öğretmiş olabileceği varsayımını ileri sürdü. Vahyin kaynağını Muhammed´in zatının dışında aradılar. Onlar okuma yazma bilmezlerdi. Onun için Peygamberin Kur´an´ı kendilerinden birinden öğrenmiş olacağını ileri sürmeye cüret ede­mediler. Cahilin kimseye birşey öğretemiyeceğini biliyorlardı. O halde Mu­hammed´in öğretmenini bulmalıydılar. O büyük öğretmen ve bu ilmin

nemli kaynağı kimdi? Olsa olsa, demircilikle uğraşan ve kılıç yapma işin­de çalışan Hıristiyan Rum bir genç ona bu Kur´an´! öğretmişti (?!) Bu genç okuma-yazma bilmese de ökuma-yazma hakkında bir takım malumata sa­hipti. Olabilir ki Peygamber bazan gidip bu Rum gencin işini seyrediyordu. O ümmî Araplar için fırsat doğmuştu: öğreticisi bu gençti. «Ona bir beşer bu Kur´an´i öğretiyordu.» Kur´an için de fırsat doğmuştu. Bu saçmalıklarını reddetmenin ve ikna edici cevabı vermenin zamanı gelmişti artık: «... pey-gamber´e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır; bu Kur´an ise açık arabcadır.» [100].

İddialarının altında kaldılar. Muhammed´e tayin ettikleri öğretmenin kabul görmediğini anladılar. Bu defa da iddialarını meçhule yöneltmeyi tercih ettiler: «Şöyle dediler: ´-Kur´an ayetleri, evvelkilerin masallarıdır. Onları (Muhammed A.S.) yazdırtmış da, sabah akşam onlar kendisine okunuyor.» [101]. Böylece okuma yazma bilmeyen o cahil araplar kendile­rinden sonra gelecek mülhid kültürlülere yolu açmış oldular. Onlar da, o Arapiann yolundan giderek Muhammed´e dinin gerçeklerini ve tarih felse­fesini öğreteni tesbit etmeye koyuldular: Bunlardan kimine göre bu zat, Tevhid konusunda Aryos´un tabilerinden olan Bahîra ismindeki rahiptir. Muhammed´e Kur´an´i o imlâ ettirmiştir. Muhammed küçüklüğünde amca­sı Ebu Talib´le birlikte gittiği Şam bölgesinde Basra çarşısında kendisiyle karşılaşmıştı. Kimine göre de bu zat, hıristiyan bilginlerden ve Hadice´nin akrabalarından olan Varaka b. Nevfel´dir. İlk defa kendisine vahiy geldi­ğinde Mekke´de onunla karşılaşmıştı.

Rasulüîlah´ın, bu iki zattan birincisi olan Bahira´yla karşılaşması do­kuz veya oniki yaşındayken ve bir defa vuku bulmuştur. Amcası Ebu Talib de bu karşılaşmada kendisiyle birlikte idi. Bu rahip amcasına: «Ye­ğeninin gelecekte önemii bir durumu olacaktır.» demişti. Mesele tamamen bundan ibarettir. Rasulüîlah´ın Varaka ile karşılaşması ise, Hira mağarasın­da olup biteni Hadice´ye anlatmasından sonra olmuştur. O zaman Hz. Ha-dice Onu alıp yaşlı ve âmâ olan Varaka´ya götürmüştü. Hz. Ha-dice Varaka´ya: «Amca oğlu, yeğeninin başından geçenleri dinle» de­mişti. Varaka da «Yeğen, ne gördün, anlat», diye Rasulüllah´a ne gördü­ğünü sormuş ve Rasuîülah da olup biteni kendisine anlatmıştı. O zaman Varaka: «Bu, Allah´ın Musa´ya gönderdiği vahiydir», karşılığını vermişti. Varaka bu oiaydan kısa bir zaman sonra da vefat etmiştir.[102]

Bu iki iddiayı da çürütmek için Rasulüîlah´ın bu iki zatla gizli olarak görüşmediğini belirtmemiz yeterlidir. Her iki defasında da yalnız değildi. Bahira ile karşılaşmasında amcası Ebu Taüb, Varaka ile karşılaşmasında da Hz. Hadice beraberindeydi. Kaldı ki bu iki karşılaşmada da, Peygamber, gaybî ve tarihî olaylardan ne kadarını öğrenebilirdi ki?

Bazı müsteşriklerin, Mekke´de birçok yahudî ve hıristiyanın bulunduğu hususundaki mübalağalarını reddetmek için kendimizi yormamıza gerek yoktur. Aralarında insaf sahibi bazı zevat onlara bu hususta yeterli cevabı vermişler ve Rasulüllahın ve yahudi bilginlerle ve ne de hiristiyan rahiplerle ilgisi sabit olmadıkça böyle şeyler ileri sürmenin ahmaklık ve cahaletin tâ kendisi olduğunu ifade etmişlerdir.

Bu iddialar içerisinde en basiti ise, yaz ve kış aylarında Mekke´ye gelen tüccarların, geçmiş milletlerle ilgili kıssaları Peygambere öğretmiş olacakları iddiasıdır. Arap tüccarların yahudî veya hıristiyanlarla oturup kalktıkları ve onların meclislerinde bulunduklarına dair elimizde hiç bir belge yoktur. [103] Hz. Muhammed´in kendisi de sadece iki defa Şam´a gitmiştir ki bunlardan birincisinde yukarıda da anlattığımız gibi çocukluğun­da amcasıyla birlikte olmuş, ikincisinde ise gençliğinde Hz. Hadice´nin tica­ret kervanını götürmüştü ve beraberinde Hz. Hadice´nin kölesi Meysere bulunuyordu. Peygamber (s.a.v.) kısa süren bu iki yolculuğunda Basra´­dan öteye gitmemiştir. Bu büyük akıl sahipleri (??) neye dayanarak konu­şuyorlar? Neden bu iftiraları uyduruyorlar?

Mesele apaçık ortadadır. Artık Kur´an elbette bu isabetsiz hayallerle alay ederek kesin bir dille onları çürütecektir: «Bu Kur´an Allah´ındır, O´n-dan başkasına nisbet edilemez. Ancak o, önündekini (daha önce indirilen kitapları) tasdik edici ve kitabın hükümlerini açıklayıcı âlemlerin Rabbin-den indirilmiştir; bunda hiç şüphe yoktur.» [104].

Şairin hayalleri yahut edibin ilhamları meselesine gelince, bazı Arap­lar, Kur´an´m hayallerini gözeten eanlı tablolar ortaya koymasına, üstün örnekler vermesine lafızlarının çok şey anlatmasına ve kalbe su serper :asılalarıyla tatlı ahengine bakarak bu iddiada bulunmuşlar ve şöyle de­nişler: «O bir şairdir, biz onun, zmanın getireceği musibetlere uğrama-ıını gözetliyoruz.» Hiç şüphesiz aralarında fesahat sahibi olan kimseler, Cur´an´da şiir diye bir şeyin bulunmadığını, üslûbun daima en üstün oldu-junu, beşer sözü olmadığını biliyorlardı. Öyle ki aralarından biri şöyle de­nişti: «Onun bir tatlılığı ve hoşluğu vardır. Üstü bereketli ve altı bol mey-elidir. O, bir beşer sözü değildir.» Ancak Kur´an´ı Kerim daima onlara leydan okumuştur. Kendisine benzer getirmeleri için İsrarda bulunmuştur, lihayet bu meydan okumasının karşısında hezimete uğradılar. Kavrulan iğerlerine su serpmek için «O şairdir, o, apaçık bir sihirdir.» demekten aşka bir yol bulamadılar.

Kur´an, önce benzerini getirmeleri için onlara meydan okudu. O, bü­tünüyle Allah kelâmıdır. Allah´dan daha doğru sözlü kim vardır? et-Tûr suresinde oniara şöyle dedi: «Yoksa, o Kur´an´ı kendisi mi uydurup söyle­di diyorlar? Hayır, (iş dedikleri gibi değil, sırf inad ve inkârlarından dolayı) iman etmezler. Haydi Kur´an gibi bir söz getirsinler, eğer doğru söyliyen-ler iseler..» [105]. Sonra, hiç bir hususta gerçeğe ters düşmeyen Kur´an´ın tamamına benzer getirmeleri şeklindeki meydan okumanın miktarını azalttı, benzer on sure getirmelerini istedi. İftira mahsulü ve asılslız şeyler olsa­lar bile... Hûd Suresinde şöyle buyurur: «Yoksa, Kur´an´ı kendisi uydurdu mu, diyor müşrikler? O halde şöyle de: ´Haydin, onun gibi uydurma on sure getirin ve bunun için, Allah´dan başka gücünüzün yettiğini de çağırın. Eğer doğru söylüyorsanız, bunu yaparsınız. Yok eğer yardıma çağırdığınız kimseler size (ey müşrikler) cevap veremedilerse, artık bilin ki, Kur´an an­cak Allah´ın ilmi ile indirilmiştir. Ve ondan başka ilâh yoktur. Artık müslü-man oluyor musunuz?´ » [106]. İftira mahsulü on sure getirmekte bile âciz kald.´klarında miktarı daha da azalttı ve benzer bir sure getirmelerini iste­di. e!-Bakara Suresinde şöyle buyurmaktadır: «Eğer kulumuza Hz. Muham-med (A.S.)´a indirdiğimiz Kur´andan şüphede iseniz, haydi siz de onun benzerinden (fesahat ve belagatta ona eş) bir sure getirin ve Allah´dan başka şahidlerinizi (putlarınızı, şâir ve âlimlerinizi) de yardıma çağırın; şayet (bu, beşer kelâmıdır) sözünde sadık (doğru söyliyen) kimseler ise­niz... Bunu yapamazsanız (bir. sure bile getiremezseniz) ki hiç bir zaman yapamıyacaksınız- artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odunu (kâ­fir) insanlarla taşlardır. O (ateş kâfirler) için hazırlanmıştır.» [107]. Niha­yet Kur´an surelerinden birine benzer getirmekten de âciz kaldılar. Oysa onlar fesahat ve belagat sahibi bir millet idiler. O zaman Kur´an sesini ufuklarda çınlatarak tam bir güven ve inanç içinde dünya milletlerinin ta­mamına seslenerek meydan okudu: «Ey Rasulüm, de ki: ´Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur´an´ın benzerini getirmek üzere toplansalar, biribirlerine yardımcı da olsalar yine onun benzerini getiremezler.» [108]

O halde Kur´an´ı Kerim daha Mekke döneminde hukukla ilgili âyetler­le gaybî haberler ve kâinat, hayat ve insanla ilgili küllî bakışını ihtiva eden sözler gelmezden önce mûciz ve büyüleyici üslubuyla Arabların kalblerini etkilemiştir. Şayet Kur´ânî vahyin çağdaşları bizden bazılarının imkânları dahilinde olan Kur´an´ın ilmî ve felsefî yönüne de muttalî olma imkânları olsaydı ve tarihî hakîkatlar hakkında bir hükme varacak imkânı sağlayan kültüre sahib bulunsaydılar, bütün insaf sahipleri gibi zamanın, Kur´an´dan birşey eksiltmekten âciz kaldığını idrak eder ve müsbet ilimlerin, Allah´ın âyetlerinin İnkişafı hizmetinde ofduklarını görürlerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «İleride biz o Mekke halkına, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) öyle göste­receğiz ki, nihayet Peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine za­hir olacaktır. Rabbinin herşeye şahid olması yetmez mi?» [109].

İmdi, mûciz vahiy vakıasını, Kur´an´in İnandırıcı üslûbuna benzer bir üs!ûb ile izah etmeyi tercih ettik; meseleye psikolojik açıdan girip bu zaviyeden Yaratıcının zatı ile yaratılanın şahsiyeti ve Yaratıcının sanatı ile yaratılmışın işi arasındaki büyük farkı incefedik. Kapalı ifadelerden ve so­nuçsuz münakaşalardan sakındık. Yüce gaybî hakîkatlarla, insanların ta­nık olduğu hipnotizma, bandlard sesi kaydetme, telefon yahut teleks yoluy­la onları nakletme veya yayma gibi hususlarla uzaktan yakından bir ilişki­sinin bulunmadığını izah etmeye çalıştık. Öyle sanıyoruz ki, bu tür şeylerle vahyi izah etmenin bir faydası olmadığı gibi, bu, iman yolu da değildir. Böylece arzu ettiğimiz neticeye vardığımıza kaniiz. Zannediyoruz okuyucu da bizimle birlikte Rasuiüllah´ın vahyi bütün duygularıyla ve tam bir uya­nıklıkla Allah´ın kulu ve elçisi olduğunu kavradığını idrak etmiştir. [110]

Kur´an?ın Parça Parça İndirilmesi Ve Bunum Hikmetleri

İlâhî hikmet, vahyin Rasuiüllah´la devamlı ilişkili olmasını hergün ona yeni birşeyler öğretmesini, yol göstermesini, kaibini tesbit ve huzurunu ar­tırmasını, ayrıca sahabenin ihtiyaçlarına cevap vererek; onları eğitmesini, geleneklerini islâh edip olaylarına çözüm yollarını bulmasını, ani olarak on­ları îalîmat ve hükümleriyle karşı karşıya getirmemeyi dilemiştir. Bu karşı­lıklı ilişkinin bir gereği olarak Kur´an «ihtiyaca binâen beş, on veya daha az yahut daha çok sayıda âyetler halinde parça parça inmiştir.» [111] «İfk» olayında on ayetin birden indiği, sahih rivayetlerde ifade edilmektedir. [112] Ayrıea «el-Mü´minûn» suresinin ilk on ayetinin topluca indiği de sahih riva­yetlerde belirtilmektedir. Bir ayetin bir kısmı olan[113] ile yine bir ayetin son kısmı olan[114] de yalnız başına inmiş­tir. Âyetin baş tarafı indikten sonra bu kıssm inmiştir. [115].

Bu minval üzere Kur´an taksit taksit inmiştir. Tâ ki Peygamber (s.a.v.) ağır ağır onu okusun ve sahabe de azar azar okusunlar. Böylece Kur´an´ı Kerim olaylara ve Rasulüllah (s.a.v.) in hayatı boyunca ortaya çıkan ferdî ve içtimaî münasebetlere uygun olarak azar azar indirilmiştir. Kur´an´ın iniş müddeti, Rasulüllah´a Peygamberlik geldikten sonra Mekke´de onüç sene kaldığını kabul edersek, ki Medine´de on sene kaldığı rivayetlerin ittifakıyla sabit olup toplam olarak yirmiüç sene devam etmiştir. Nitekim İbni Abbas (r.a.) in şöyle dediği rivayet edilir. RasulüNah (s.a.v.) e kırk yaşında pey­gamberlik gelmiş, kendisine Peygamberlik geldikten sonra onüç yıl Mekke´ de ikamet etmiş bilâhare on yü hicretle emrolunmuştur. Altmışüç yaşında

da vefat etmiştir.» [116]. Bazıları Kur´an´ın iniş müddetini yirmi, bazıları da yırmibeş yıl olarak kabui etmiştir. Bu, Rasulüllah´ın peygamberlikten sonra Mekke´de kaç yıl kaldığı hususundaki ihtilâftan ileri gelmektedir ki, bu müd det bazılarına göre on, bazılarına göre de onbeş yıldır. [117].

eş-Şa´bî´nin [118]belirttiği gibi, «Kur´an´ın nuzûle başlaması. Kadir ge­cesinde olmuş ve sonra çeşitli zamanlarda taksit taksit inmeye devam et­miştir.» [119]. eş-Şâ´bî böylece bu görüşle Yüce Allah´ın «biz onu Kadir gecesinde indirdik» [120] sözüyle «Hem onu, bir Kur´an olarak âyetlere ayırdık ki, insanlara dura dura okuyasın. Biz onu yavaş yavaş (ve âyet âyet yirmi üç yılda) indirdik.» [121] sözünün arasını bulmuştur ki, bu doğru bir anlayış olup Allah´ın, Kitabını «Mübarek bir gecede» ve «Ramazan ayında» indirdiğini bildiren haberine ters düşmemektedir. Çünkü o zaman mak­sat; Allah Teâlânın, Kur´an´ın indirilişini «mübarek bir gecede» [122] başlat­tığı ve bu geceyi de «Kadir Gecesi» ile açıkladığıdır ki, bu gece Ramazan ayındadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «O sayılı günler Rama­zan ayıdır ki, Kur´an o ay içinde indirilmiştir. O Kur´an, insanları hakka u-laştırır, helâi ve haramda ve din hükümlerinde hakkı batıldan ayırır..» [123]Daha sonra da olay ve vakıalarla birlikte taksit taksit inmiştir.Kur´an´ın üç inişinin bulunduğu; birincisinin Levh-i Mahfuz, ikincisinin dünya semasında Beytu´I-İzze´ye ve üçüncüsünün de olaylara uygun ola­rak taksit taksit indirildiğini söyleyen görüşün senetlerinin hepsi her ne ka­dar sahih ise de [124] bu görüşe meyledecek değiliz. Çünkü zikredilen bu görüşler gayb âlemini ilgilendirir ki, bu konuda ancak yakîn ile sabit olan mütevatir Kur´an ile mütevatir Sünnet hüccet kabul edilir. Bu görüşün da­yandığı rivayetlerin senetlerinin sahih olması, ona inanmayı vacib kılacak yeterli delil değildir. Nasıl bu görüşe inanalım ki, Kur´an ona muhaliftir?! Allah´ın Kitabı, sadece vahyin müteferrik zamanlarda ve taksit taksit oldu­ğunu sahaten anlatmaktadır. Kur´an´dan açıkça anlaşılan; onun taksit

taksit indirilmesi, kasideyi topluca dinlemeye alışık olan ve bir kısmı Tev­rat´ın toplu olarak geldiğini duymuş bulunan müşriklerin itirazlarına konu olmuş, neden taksit taksit geldiği hususunu dillerine dolayıp bir defada toplu olarak indirilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Yüce Allah, el-Für-kan Suresinde bu itirazlarını zikrederek onlara cevap verir: «Bir de kâfirler dediler ki: ´- Kur´an ona toptan indirilseydi ya!´ Biz, onu kalbine iyice yer­leştirelim diye böyle âyet âyet indirdik (topluca indirmedik) ve onu güzel bir şekilde beyan edip âyet âyet okuduk. (Ey Rasulüm, müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve batıl bir soruları yoktur ki, hak olan cevabını ve en güzel tefsirini getirmiş olmıyalım.» [125].

Kaldı ki, Kur´an´ın üç inişinin olduğunu söyleyenler -bu nüzul yerleri­nin sayılı olmasının hikmetini açıkladıktan sonra- [126] son nuzûlü olan üçüncüsünün; olaylara göre parça parça inişinin sırlarına işaret etmek­ten geri kalmıyorlar. Bu hikmetler, o kadar açıklık kazanmıştır ki, hiç kim­se için kapalı değildir. «Şayet ilâhî hikmet -dedikleri gibi- onun, olaylara uygun olarak taksit taksit onlara ulaşmasını gerekli kılmasaydı, ondan ön­ce münezzel kitaplar gibi oda toplu olarak yer yüzüne indirilirdi. Lâkin Al­lah kendisini iki hususta diğerlerinden ayrı kıldı: Kendisine indirildiğinin sânını yüceltmek için toplu olarak (dünya semasına) ve sonra da kısım kı­sım indirilmiştir.» [127]

Görüşlerinden bizi ilgilendiren, Kur´an´ın tedrîcî olarak inmesinden bahseden söz ve mütalaalarıdır. Bu konuda o kadar çok konuşmuşlardır ki, neredeyse onlardan sonra gelecek kimselere söz bırakmamışlardır. Çünkü her ne kadar ifadeleri söylediklerimizden biraz farklı ise de, yukarı­da sözünü ettiğimiz iki hikmetten: vahyin Rasulüllah´la mü´minlerin ih­tiyaçlarına cevap vermesinden bahsetmişlerdir.

Vahyin Rasulüllah (s.a.v) in ihtiyaçlarına cevap vermesi iki şekiide ol-. maktadır: Bunlardan biri, her olaydan sonra, Kur´an´dan yeni birşeyler ge­tirmekle kalbini güçlendirmesi, diğeri ise, Kur´an´ı ezberlemesini koiaylaş-

tırmasıdır. Ebû Şâme birinci şekle şöyle demektedir: [128] «Şayet, Kur´an´-m taksit taksit inmesinin sırrı nedir? Diğer kitaplar gibi neden topluca in-dirilmemiştir? diye sorulsa, cevap olarak deriz ki: Bunun cevabını Yüce Allah´ın kendisi vererek şöyle buyurmaktadır: «Küfredenler, Kur´an kendi-sfhe topluca birden indirüseydi ya» diyerek diğer Peygamberlerden kendi­lerine kitap verilenlere kitapların bir defada indirildiğini kastediyorlar. Allah Teâlâ onlara şu sözlerle cevap veriyor: «Evet öyle». Yani Biz onu çeşitli zamanlarda müteferrik olarak indirdik «onu kalbine yerleştirmek için.» Ya­ni onunla kalbini güçlendirmek için müteferrik olarak indirdik. Vahyin her olayda tekrar gelmesi klbi güçlendirmek ve kendisine vahiy gönderilenin değerini yüceltmek anlamın! taşır. Bu durum meleğin daha çok gidip gel-mssini sağiar. Kendisine ve Yüce Allah´tan ona .kadar gelmiş olan te­minat yenilenir. O zaman Rasuiülah (s.a.v.) anlatılması güç bir sevince eri­şirdi. Bu sebeple en cömert olduğu zaman Ramazan ayı idi. [129]. Çünkü bu ayda daha çok Cebraille karşılaşıyordu [130]

Kur´an, kavimleriyle Peygamberler arasında geçen haberleri zikretmek­le Arapların hayal ve dikkatlerini kendine çekiyor ve bu olayları çeşitli şe­kil ve üslûpiaria her zikrettiğinde tatlılığı artıyordu. Çoğu. yerde bu olay­lar sadece Rasulüllah´ın ve mü´minlerin kalblerini güçlendirmek için anla­tılır. Kur´an bunu ifade ederek şöyle buyuruyor: «Peygamberlerin haber­lerinden kalbini kuvvetle tatmin edeceğimiz her haberi, sana hadise olarak anlatıyoruz.» [131] Geçmiş peygamberlerin kıssalarının zikredilerek çe­şitli zamanlarda tekrar edilmesi ve çeşitli üslûblarla anlatılması, Rasulül-lah´m kalbini güçlendirmek ve kavminden gördüğü eziyetler karşısında onu teselli etmek için bir vesiledir. Muhammed ilk defa gelmiş bir peygamber değildir. Ondan önce de Peygamberler gelmiş ve onlar da yalanlanmışlar, azab ve işkence görmüşlerdir: «... Peygamber ve maiyyeîinde iman eden­ler: ´Aüah´in yardımı ne zaman olacak?´ diyesıye kadar..» [132]

Böylece Kur´an´dan her yeni bjrşey indikçe, Rasulüllah´ın karşılaştığı zorluklar hafifliyor, teseilî buluyor ve kendisinden önceki peygamberlerinyolundan gitmesi ona sevdirilmiş oluyordu. Gelen âyetler bazan ona açık­ça sabretmesini emrediyordu: «Ve inkarcıların diyeceklerine, (sana iftira ve yalanlarına) sabırlı ol ve onları güzel bir şekilde terkedip ayni.» [133]. «O halde Peygamberlerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sab­ret» [134] Bazan apaçık olarak kendisini hüzün ve kederden sakındırıyor du: «O halde onların sözü seni üzmesin. Şüphe yok ki biz onların neler gizlemekte olduklarını, neler açıklayageldikierini biliyoruz.» [135] «Onların (müşriklerin) lakırdıları seni tasaya düşürmesin. Çünkü bütün izzet ve ga­lebe Allah´ındır.» [136] Bazan da kâfirlerin şahsını kendisinden dolayı he­def almadıklrım, kendi zatından dolayı onu yalancılıkla itham etmedikle­rini, asıl gayelerinin; ancak hakka karşı gelmek olduğunu haber veriyor. Çünkü onlar, her asırda görülen birkaç münkirden ibarettir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Şu hakikati çok iyi biliyoruz ki onların söy-leyegeldikleri (sözler) seni herhalde tasaya düşürüyor.» [137] el-Hafız ib-nu Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle der: Yüce Allah, kavminin onu yalanla­maları ve ona muhalefet etmeleri hususunda Peygamber (s.a.v.) i tesellî ederek: «Biliyoruz, dedikleri seni üzüyor» buyuruyor. Yâni oniarın seni ya­lanlamalarından ve bunun için üzülmenden haberdarız. ´Onlar için üzül­me1. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: ´Belki îmân etmezlerse ar­kalarından esef ederek kendini üzeceksin´, ´Şimdi bu Kur´an´a îmân etmez­lerse, belki arkalarından esef ederek kendini üzeceksin.´ Yine şöyle bu­yurur: «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Al­lah´ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» [138]. Yani haddizatında gayeleri seni yalancılıkla itham etmek değildir. «Lâkin o zalimler, Allah´ın âyetlerini in­kâr ediyorlar». Yani onlar, hakka karşı inat etmektedirler. [139]

Bu tesellî verioi ve güzel sabırla iyi örneği gösterici âyetlerin tekrar tekrar inmesi, Peygamberin haber ve kıssalarının anlatılmasının temel hik­metidir. Şayet müşriklerin Rasulüllah´a eziyetle birlikte, kalbine güç ve­ren vahiy kesilip kendisini teselli eden bu âyetler tekrar tekrar inmemiş olsaydı, bu. gibi durumlarda insanın başına gelen ve kalbi hüzünle doldu­ran duygulan o da duymuş olaeak ve ona ümitsizlik hakim olacaktı. Oysa -gördüğümüz gibi-,Allah kendisine üzüntü ve hasret çekmeyi, gönlünün sı­kılmasını yasaklamamıştır. Çünkü o da beşerdir ve diğer insanların maruz kaldığı ruhî infiallerin hepsine maruzdur. Reşit Rıza, «Andolsun, senden ev-

velki Peygamberlerin kendileri yalanlanmıştı da tekzîb edildikleri ve ezâyâ uğratıldıkları şeylere karşı sabretmişlerdi. Nihayet onlara yardımımız ge­lip yetişti.» [140] âyetinin tefsirini yaparken bu noktanın farkına varmış ve şöyle demiştir: «Âyet Rasulüllah (s.a.v.) için teselli edici ve Peygamberler­le ümmetler hakkında Allah Teâlânın sünnetini gösterici mahiyettedir. Ya da bu sünnet ile onun ihtiva ettiği iyi örneğe dikkat çekmektedir. Çünkü bu anlamda inen ilk âyet bu değildir.» Daha sonra bu düşünceye biraz daha açıklık getirerek şöyle demektedir: «Şayet acıyı acıyla gidermek beşer ta­biatının bir gereği olmasaydı, bu gibi âyetlerle teselli etmenin tekrar edil­mesinin hikmeti ortaya çıkmazdı. Peygamber (s.a.v.) Kur´an´ı namazda ve özellikle gece namazında okuyordu. Bazan bir sûreyi okur ve diğer sûre­lerden inen âyetleri okuduktan sonra, belki birkaç gün arayla ancak tek­rar bu sûreye sıra geliyordu. Onun için tekrar tesellî edilmeye ve sabırla emredilmeye ihtiyaç hasıl oluyordu. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.) in maruz kal­dığı hüzün ve esef sebeplerinin tekerrürü ile tesellî edici âyetlerin de teker­rürü gerekiyordu.» [141]Vahyin, Rasulüllah (s.a.v.) in ihtiyaçlarına cevap verişinin ikinci şekli: -Daha önce de belirttiğimiz gibi- Kur´an´ın ezberlenmesini kendisine kolay-laştırmasıdır. Âlimlerden bir kısmına göre el-Fürkan Süresindeki «kalbinin güçlendirilmesi» âyetinden maksat, Kur´an´ın kalbinde toplatılıp onu ezber­lemesinden başka birşey değildir. «Peygamber (s.a.v.) ümmî idi, okuma yazma bilmezdi. Kur´an parça parça indi ki, onu ezberlemesi kolaylaşsın. Di ğer Peygamberler ise, böyle değildi. Onlar okuma yazmasını biliyorlardı. Onlara indirilen kitaplar topluca da inmiş olsa, onları korumaları mümkün­dü.» [142] İbnu Fûrek [143] bunu daha fazla vuzuha kavuşturmaya çalışa­rak şöyle demektedir: «Denildi ki, Tevrat toplu olarak indirilmiştir. Çünkü okuma yazması olan Hz. Musa´ya inmiştir. Kur´an ise, müteferrik olarak in­dirilmiştir. Çünkü o yazılı olarak inmeyip ümmî bir peygambere indirilmiş­tir.» [144]

Vahyin, Rasulüllah´ın (s.a.v.) dönemindeki müslümanların ihtiyaçlarını gidermesi meselesine gelince; Kur´an´da hepsinin hedefi bir olan çeşitli vahiy şekilleri vardır ki, bu da muhatapların durumlarını gözetmek, tırma­nış döneminde olan yeni toplumların ihtiyaçlarını karşılamak ve daha önce karşılaşmamış oldukları yasalarla birden bire onları karşı karşıya ge-tirmemektir. Mekkî [145] «en-Nasih ve M-Mensuh» isimli eserinde Kur´anın nüzulünden bahsederken bu noktaya işaret etmiştir. Kur´an´ın tedricî ola­rak inmesi, kabulünü daha cok kolaylaştırmıştır. Şayet toplu ola­rak indirilmiş olsaydı, ihtiva ettiği birçok emir ve nehiyden dolayı insanlar­dan birçoğunun onu reddetmesine sebep olurdu. Buharî´nin [146] Hz. Aişe´ den naklettiği şu söz de bunu açıklamaktadır: «Kur´an´dan ilk inen, Cen­net ve Cehennemden bahseden mufassal sûrelerden biridir. Nihayet in­sanlar İslâm´a dönüp (O´na ısınmea) helal ve haramla ilgili ayetler in­meye başladı. Şayet ilk olarak «içki içmeyin» emri indirilmiş olsaydı, «içkiyi asla terketmeyiz», şayet «zina etmeyin» emri indirilmiş olsaydı «zinayı as­la terketmeyiz» diyeceklerdi. [147]

Hz. Aişe´nin bu sözünün zahirine göre onun, tedriç konusunda içkinin yasaklanmasıyla zinanın yasaklanmasını aynı seviyede tuttuğu anlaşılmak­tadır. Böylece dinleyici zinanın da içki gibi merhale merhale yasaklandığı zehabına kapılabilir. Oysa durum böyle olmadığı gibi Sıddîk´ın kızının kas-teddiği de bu değildir. Radıyallahu anha, zinanın bir defada ve kesin ola­rak haram kılındığını biliyordu. Nitekim yüce Allah haramlığını şu âyette bildirmiştir: «Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kö­tü bir yoldur.» [148] Hz. Aişe´nin kasteddiği, ilk dönemlerde Kur´an´dan inen âyetleri açıklamaktır. İlk inen âyetler ise, Allah´ın hikmetinin bir ge­reği olarak halâl ve haram konularını işlemiyordu. Onlar Allah´a ve ahıret gününe imân prensiplerini işliyordu. Vahiyden ilk inen âyetlerde zinanın haram kılınışının olmayışı da, onun haram kılınışının çok geciktiği anlamı­na gelmez. Çünkü her hal ü kârda Mekke´de haram kılınmıştır. Ayrıca bu, haram kılınışının da merhale merhale olduğu anlamına gelmez. Çünkü iç­ki ve kumarın haram kılınmasında şahit olduğumuz gibi büyük kötülüğü­nün yanında, zinanın bir de yararının bulunduğuna ne Allah´ın Kitabında ve ne de Rasulünün sünnetinde rastladık. Ayrıca zina ve ahlâksızlığın şekille­rinden herhangi birine herhangi bir surette İslâmın rıza gösterdiğini de görmedik. Bizim bildiğimiz, İslâmın diğer gizli ve açık kötülüklerle haksız­lıklarda olduğu gibi kesin bir üsiûb ve kafi bir ifadeyle zinanın haram ol­duğuna karar vermiş olduğudur.

Hiç şüphesiz İslâm, fert ve toplumların ruhlarına işlemiş köklü şeylerle sathi olan şeyleri birbirinden farklı değerlendirmiştir. Fertlerin ruhlarınakök saimiş bulunan her mesele şuurlu yapılan bir gelenek haline dönüş­müştür. Ayrıca toplumun derinliklerine kök salmış her mesele de icîimâî bir gelenek yahut devlet örfü haline bürünür. İslâm bu gibi hususlarda ağır ve ihtiyatlı davranır ve burada pSâniama ile birlikte ağır davranmanın, plansızlıkla birlikte acele etmekten daha yararlı olduğuna inanır.

Oysa sathî olarak ferdin ruhuna veya topluma girmiş bulunan ve on­ların temiz fıtratını bozacak durumda o!an her mesele, beşer hayatında bir suç olup ona karşı susmak caiz değildir. İslâm bu gibi meselelerde kesin görüşünü ortaya koymalı ve tartışma götürmez sınırlar tayin etmelidir. Bu sınırları ancak fıtrat çizgisinden ve insanlık haysiyetinden sapmış bulunan­lar münakaşa konusu yaparlar. [149]

Fert ve toplumun ruhuna kök salmış olan meselelerle sathî meseleler arasındaki bu ayırımın ışığında İslâm, caa kıyma, hırsızlık, yol kesme, in­sanların mallarını batıl yollardan yeme ve muamelâtta diğer aldatma yolla­rına baktığı açıdan zinaya bakmış ve onu bir defada kesin olarak yasak­lamıştır.

Bu gibi hususlarda yasaklamaların Kur´an´da daha sonra vârid olduğu ve çoğunun Rasulüliah´ın Medine´ye hicretinden sonra vuku bulduğu söy-lenebiiirse de -kesin ve genelleme yaparak- bu gibi şeylerin merhale mer­hale tedricî olarak haram kılındığını söylemek yanlış o!ur: Allah Teâlâ «Zi­naya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.» [150]sözüyle nasıl bir defada ziyanı yasaklamışsa. «Kim bir mümini kas-den öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazab etmiştir, ona lanet etmiştir ve ona çok büyük bir azap hazırla­mıştır.» [151] sözüyle cana kıymayı da bir defada yasaklamıştır. Hikmeti gerekli gördüğünde hırsızlığı da şu sert ve kesin üslûbla yine bir defada yasaklamıştır: «Erkek hırsızla kadın hırsızın -o irtikâb ettiklerine bir karşı­lık ve ceza, Allah´tan ihsanlara ibret verici bir ceza olmak üzere - ellerini kesin.» [152] Yine bu kesinlikle haksız yere insanların mallarının gasbedilmesini ha­ram kılarak şöyle buyurmuştur: «Aralarında (birbirinizin) mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir (kısmını günah (ı mucip suretler) le yemeniz için onları hakimlere aktarma etmeyin.» [153] Kur´an´da muamelâtta aldatma şekillerinden her birinin tahrimi bu kesin ifadeyle gelmiştir. Şayet Kur´an´da varid olmamışsa Sün-net-i mutahharada varid olmuştur.

İslâm´ın her ne kadar teşrîde tedrice ve Kur´an âyetlerinin taksit taksit inmesine önem verdiği acık ise de ihtiyaç ânında açıklamayı te´hir etmek­le teşrîîn tedricini birbirine karıştırmaya müsamaha etmez. Allah, helâl ve haram ile emir ve nehîyle ilgili pek çok hükmü geciktirmiştir. Lâkin onu açıklamayı dilediği zaman hükmünü bir defada açıklamış ve onda tedrîce yer vermemiştir. Böylece Mü´minleri dînî emirleri geciktirmeden uygulama­ya alıştırmış ve onları şer´î teklifleri yüklenmeye hazırlıklı kılmıştır: Henüz işin başında onları namaz, sadaka, ve oruçla mükellef kıldı. Ancak namaz başlangıçta sabah akşam mutlak bir namaz (dua) idi. Gündelik sayısı, re­kat ve şekilleriyle namaz aneak hicretten bir sene önce farz kılındı. Müs-Kimanlar ilk zamanlarda sadaka ve orucun çeşitli şekilleriyle karşılaştılar. Lâkin zekâtın miktarları ve orucun şartları hicretten ancak bir sene sonra farz edildi. Bütün bunlar İslâmın esnekliğinden, kolaylık ve müsamahasın-dandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Din (işlerinde) üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.» [154], «Ailah size kolaylık diler, size güçlük iste­mez.» [155]. Allah kullarına zorluk dilemez. Onlara merhametlidir. Hoşlan­mayacakları yeni tekliflerle karşılaşmasınlar diye onları fazla soru sor­maktan menediyor: «Ey iman edenler, Allah´ın affettiği şeyleri -ki eğer si­ze açıklanırsa ve siz bunları Kur´an inerken sorup ta hükmü kendinize iz­har edilirse fenanıza gidecektir.» [156]

Bütün bunlar, «ihtiyaç zamanına kadar açıklamayı erteleme» şeklinde mütalaa edilirse de tedriç ile bir ilişkisi yoktur. Bu hükmün fert ve top­lumlara sirayet etmiş sathî şeylere uygulanması daha münâsiptir. Onun için zina, cana kıyma, hırsızlık ve insanların malların! haksız yere yeme gibi hususlarda açıklamayı tedricî olarak yasaklamaya gerek yoktur.

O halde tedrîc, içki ve kumar gibi geleneklerle ruhî hastalıklarda vs esirleri köle edinme gibi içtimaî ve devletler hukukunu ilgilendiren mesele­lerde söz konusudur.

İnsan duygularına yerleşmiş gelenekleri ilgilendiren alkol alışkanlığı­nın yasaklanmasında Kur´an´ın tedrîcîiiğine şöyle bir göz atmamız misal olarak yeterlidir: Bu hususta ilk inen âyet şöyledir: «Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından büyüktür.» [157] Sarhoşların dikkatle­rini, yasaklanmasında, zararının ağır basmasma binaen olduğuna çekiyor. Her ne kadar içkide ticaretinden dolayı ekonomik faydalar sağlıklılığı veh­mettiren yanakların kızarması gibi zahirî hususlar ve sarhoşluk anlarında ortaya çıkan cömertlik gibi içtimaî, savaş alanında bazan gözün kararma-

.sına kadar varan cesaret gibi faydalar sağlıyorsa da zararı faydasından daha çoktur. İçkinin yasaklanması için bu illet yeterlidir. İlk adım müs-lümanların kafalarında teşrî mantığını tahrik şeklindedir. İkinci adım, Allah Teâlâ´nın şu sözüyle atılmıştır: «Ey iman edenler, siz, sarhoşken, ne söy­leyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.» [158] Böylece sarhoş olma imkânları daraltılmıştır. Çünkü beş vakit namaz arasındaki müddet­ler pek kısadır ve bu müddetler sarhoşluktan ayılmak için yeterli değildir. Haliyle sarhoş olma fırsatları azalmış olmaktadır. Yüce Allah nihayet şu sözüyle kesin kararını bildirmiş ve içkiyi kesinlikle haram kılmıştır: «Ey iman edenler, içki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bun (lar) dan kaçının ki mu­radınıza eresiniz.» [159] Bunun üzerine onlar da son verdik dediler ve gerçekten de içkiden tamamen uzaklaştılar. Bundan sonra içki içene veri­lecek cezayı bekler oldular.

Vahiy işte bu şekilde Peygambere tedrîcî olarak geldi. Onu eğitip yetiş­tirdi ve ona yol gösterdi. Nihayet onun ahlâkı Hz. Aişe´nin (r.a.) belirttiği, gibi «KUR´AN» oldu. Ayrıca mü´minleri de tedrîcî olarak eğitmiş oldu. Batıl gelenekleriyle, bozuk inançlarını yavaş yavaş gözlerinde çirkin gös­terdikten sonra kalblerini gerçek iman, samîmî ibadet ve müsamahalı ah­lâkla süsledi. Taksit taksit inmekle ayrıca kalblerinde âyetlerini ezberle-/ip korumalarına yardımcı oldu. Zorluklara karşı iradelerini güçlendirdi. Hayatlarında rehberleri, ilim ve ameldi. Vahiy onları kahraman erler halin­de eğiten salih medreseydi. Belki de İbnu Abbas Allah Teâlânın: «Onlar sana bir misal getirmeye dursunlar, biz sana hakkı ve tefsirin daha güze­lini getirdik.» [160] ayetinin tefsirinde «Cebrail kulların söz ve fiillerine ee /ap olarak onu indirdi.» [161] sözüyle kitaplarının taksit taksit inişinin mü-ninlere sağladığı üstün terbiyeyi imâ ediyordu.

Kur´an, misal olarak terbiye alanında çirkin cahiliyet asabiyetini yık­mak ve atalarla öğünmenin yerine takvayı hakim kılmak isteyince, kölele-´i hür efendiler seviyesine yükseltmekle buna bir hazırlık yaptı: Fetih gü-ıü siyah Bilal-i Habeşî Ka´be´nin damına çıkarak ezan okudu. O zaman nüşrikler bu durumu horlayarak «şu siyah köle mi Kâ´be damına çıkıp îzân okuyor» dediler. İşte bu sırada şahıslarla değerler hakkında âdil öl-;üyü belirten şu âyet Rasulüllah´ın kalbine indirildi: «Ey insanlar, hakıykat )iz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışmanız için )üyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki si-:in Allah nezdinde en şerefliniz, takvaea en ileride olanınızdır» [162]

İslâm içtimaî alanda bu ümmeti itidal ve ölçülülük üzere korumayı akaid ve ahlâkında, ibadet ve muamelatında onu orta yol üzere kılmayı diledi. Onun için ölçülerini tashih etti ve onu, kendisini diriltecek ölçülere davet etti. Sahabeden bir gurup neslini öldürerek kadınlardan uzak dur­maya ve ne et ve ne de yağ yemeye, kalın yün´ elbise giymeye ancak ya­şayacak kadar yemek yemeye ve ruhbanlar heyetinde yer yüzünde seya­hat etmeye karar verdiklerinde fıtrat ölçülerine ters düşen bu yanlış davra­nışlarını düzeltmek için Allah şu âyeti indirdi: «Ey iman edenler, Allah´ın si­ze helâl ettiği o en temiz ve güzel şeyleri (kendinize) haram kılmayın. Had­di aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Allah´ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden halâl ve tertemiz olarak yeyin. Siz, kendisine iman etmiş olduğunuz Allah´tan korkun.» [163] Kur´anda hayret veriei bir ifade ile o sahabenin inhirafı âyette haddi tecavüz ve düşmanlara benzetilmiştir.

Psikolojik alanda ise Kur´an´ı Kerim, insan nefsinin bütün sır ve gizli­liklerini ihata eden bakışiyle neredeyse her nefse bir şekil üzere hitabet-miştir. Şurada misal olarak haddimizi aşıp Kur´an´ın bir defada indirilmiş olduğunu söyliyelim: Allah ilk sahabeye çeşitli meşekkat şekillerini teklif etmiş ve onlar da gönül rızasıyla bunu yüklenmişlerdi. Lâkin bir âyetle on­lara öyle bir yük yüklemiş ki güçlerinin fevkinde bir yüktür: «Göklerde ne var, yer de ne varsa (hepsi) Allah´ındır. Eğer siz içinizdekini açıklar, yahut gizlerseniz Allah onunla sizi hesaba çeker.» [164] âyeti indiğinde bu yükün altında diz çökmüş ve perişan olmuşlardır. Nefislerinden geçen, fakat yap­madıkları bir şeyden dolayı Allah onları nasıl hesaba çekecektir. İşte buna şaşakalmışlar ve Rasulüllah´a gelip: «Allah sana bu âyeti indirdi ama biz buna güç yetiremeyiz?» demişlerdir. O zaman vahiy, emri tahfif etmeye ve kolaylaştırarak apaçık müsamaha prensibini ilân etmiştir: «Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yaptığı (şer) kendi zararınadır.» [165]

İmdi... Vahyin Rasulüllah´ın şahsını anlatışı, onun doğruluğuna vicda­nî bir delil ise, hayatıma yemin ederim ki, nüzulünün tedrîcî oluşu da bu yüce Kitabın Alîm ve Hakîm olan Allah´ın Kelâmı olduğuna kuvvetli bir man­tıkî delildir. Allah onu Rasulüne hidayet, öğüt verici ve her şeyi açıklayıcı olarak indirmiştir. [166]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Câhız´da ayni mütalaayı ileri sürmüştür. Bk. es-Suyûtî, el-ltkan, 1/86.

[2] el-Ferra´: Kûfe´nin nahivcilerinden ve meşhur dilcilerinden olup ismi Yahya b. Zeyyad ed-Deyiemî´dir. Künyesi ise, Ebu Zekeriyyo´dır. Tefsirle ilgili bir eseri vardır. 207/822 yılında vefat etmiştir. (Bk, Tabakatu´z-Zebîdî, s. 143-146; Vefeyatu´l-A´yan, li/228).

[3] el-Eş´arî: Eş´arî itikat ekolünün kendisine nisbet edildiği Ebu´l-Hasan Ali b. İsma­il´dir. Cehmiyeye, Haricilere ve Rafızîlere reddiyelerini ihtiva eden kitapları pek meşhurdur. H. 324 yılında vefat etmiştir. (Bk. Vefeyatu´l-A´yân, 1/326).

[4] el-Hâtib, Tarihti Bağdad, H/62.

[5] el-ltkan, 1/87

[6] el-Bürhan 1/278.

[7] ez-Zeccac: «Maânı´l -Kur´an» isimli kitabın müellifi ibrahim b. el- Sırrî olup künyesi Ebu İshak´tır. 311/923 yılında vefat etmiştir, (bk. İrrtîahu´r-Ruvat, 1/163.)

[8] ei-Lihyanî: Ebu´l-Hasen Ali b. Hazım olup meşhur dilcidir, 215/830 yılında vefat et­miştir.

[9] el-Bürhan, 1/278.

[10] el-İtkan, 1/78.

[11] «Onu (göğsünde toplamak, onu (dilinde akıtıp) okutmak şüphesiz bize aittir. Öyley­se biz onu okuduğumuz vakit, sen onun kıraatına uy.» (el-Kıyame, 17-18).

[12] Bazı müfessirlere göre da kullanılan Kur´an kelimesi de bu anlamdadır.

[13] Lisanu´l-Arab, 1/126. «Beyaz renkli iyi bir deve, (ama) bir yavru doğurmadı.»

[14] Krenkovv, Encyclopedie de L´islâm (Ort. Kitab) 11/1104.

[15] Blachere, Le Coran, Introduction, 5.

[16] «Fürkan´i âlemlerin bir korkutucusu olsun diye kuluna indiren (Allah´ın şanı) ne yü­cedir.» (el-Fürkan, 1.)

[17] «O (Kur´an) şüphesiz âlemlerin Rabbının «tenzihidir.» (eş-Şuarâ, 192).

[18] Şeyzeie: Şafiî fakihi ve «el-Bürhan fî Müşkilât´il-Kur´an» isimli eserin müellifi Azîzî b. Abdullah´tır. H. 494 yılında vefat etmiştir, (bk. Vefeyâtü´l-A´yan, 1/318; Şezerâtü´z-Zeheb, 3/401.)

[19] «Şüphesiz o (Kur´an) nezdimizdeki ana kitapta (sabit), çok yüce, çok kıymetli (bir kitapjtır.» (ez-Zuhruf: 4.). (bk. ei-Bürhan, 1/274.)

[20] «Daha doğrusu o (kitap) çok şerefli bir kitaptır.» el-Bürûc, 21. (bk. el-Burhan, 1/276).

[21] «O değerli bir kitaptır.» Fussılet 41. (bk. el-Bürhan, 1/276).

[22] «Arapça bir Kur´andır» ez-Zümer, 28. (bk. el-Bürhon, 1/275).

[23] Bu görüşü ileri süren el-Harralî´dir. (el-Bürhan, 1/273). Alı b. Ahmed b. el-Hasen et-Tecîbî olup künyesi Ebu´i-Hasen´dir. H. 647 yılında vefat etmiştir. (en-Nücumu´z-Za-hire, 6/317; (Şezeretû´z-Zeheb 5/189)

[24] Dr. Subhi es-Salih, Kur?an İlimleri, Hibaş Yayınları: 15-18.

[25] Tefsiru´t-Taberî, 6/20.

[26] en-Nisa: 163?184.

[27] el-Vahyu´l - Muhammedi, 31.

[28] en-Necm: 1.

[29] Yûnus: 15.

[30] el-A´raf: 203.

[31] Yûnus: 2 (bk. Tefsiru´l-Menar, 11/143).

[32] el-Kasas: 7

[33] el-Maide: 111.

[34] en-Nahl: 68. Ayrıca bk. Âsâru´l-Belâğa, 2/496.

[35] Meryem: 11.

[36] Rağıb e!-İsfahanî´nin, el-Müfredat´ı ile karşılaştır.

[37] el-En´am: 112.

[38] el-En´am: 121.

[39] el-Enfal: 12.

[40] En-Necm:10

[41] eş-Şuarâ: 192?195.

[42] eş-Şûra: 51.

[43] Söz konusu edilen sözlük George Post tarafından Arapça olarak hazırlanmış ve 1894

[44] Onun için İmam Muhammed Abduh´un, ilhamı, kalbin kesin olarak inandığı bir hazdır, görüşüne katılmıyoruz. (Risaletü´t-Tevhid, s. 108).

[45] ez-Zahiratü´l-Kur´âniyye, s. 161.

[46] ez-Zahiratü´l-Kur´âniyye, s. 161.

[47] Kars. en-Nebeu´i-Azîm, s. 34.

[48] Sahihu´l-Buharî, Bed´ul-Vahy, 1/6.

[49] Bu husus hakkında Suyûti´nin el-Hattabî´den yaptığı nakle bak. el-İtkân, 1/71.

[50] el-Müzzemmil: 4.

[51] Sahihu´l-Buharî, 1/71.

[52] İbnu´l-Kayyim, Za´dü´l-Maâd, 1/25.

[53] Bk. Sahihu´l-Buharî, Kitâbu´t-Tefsîr, 6/163. ve Kitabu´t-Tevhîd, 9/153.

[54] el-Kıyâme! 16?19.

[55] Tâhâ: 114.

[56] Yûnus: 15?16.

[57] el-Kehf: 110.

[58] el-A´raf: 188.

[59] el-En´am: 50.

[60] eî-Tevbe: 43.

[61] el-Feth: 1--2.

[62] Tefsîru´l-Menâr, 10/465.

[63] el-Enîâl: 67?68. Ayrıca bk. Mustafa Zeyd, Tefsîru Suretl´i-Enfâl, s. 155; Tsfsîru´l-Menâr, 10/83?100.

[64] Abese: 1?11.

[65] el-İsrâ: 74-75.

[66] el-Hâkka: 44?47.

[67] el-Keşşâf, 4/137.

[68] Müslim´in Sahih´inde Ebu Saîd el-Hudrî´nin şöyle dediği rivayet edilir: Rasulüllah (s.a.v.} buyurdu ki «Söylediklerimi yazmayın. Söylediklerim arasında Kur´an´dan baş­kasını yazan varsa, onu silsin. Ama sözlü olarak anlatmanızda bir sakınca yoktur.

Ancak bilesiniz ki, kim kasden benim namıma yalan söylerse, Cehennemdeki yerini şimdiden hazırjasın.» Müslim, 8/229. Ayrıca, bk. «Hadis İlimleri ve Istılahları» isimli kitabımız: s. 8.

[69] e!-Burhan: 1/232.

[70] Kars. ez-Zâhiratu´l-Kur´aniyye. s. 276.

[71] Sahih´u Müslim (en-Nevevî Şerhi), 13/116.

[72] Sahih´u Müslim, 13/118.

[73] İbnu Mâce, Sünen, 2/777. Hadis no: 2470.

[74] Sahih´u Müslim, 12/4. (Hakimin Hükmü Batım Değiştirmez Babı)

[75] en-Nisâ: 105?106.

[76] Sünenu´t-Tirmizî, Ayrıca Kars. es-Suyûtî, Esbâbü´n-Nuzûl, s. 48.

[77] el-ltkân, 1/38. Rivayet, Sahihu Müslim´indir.

[78] et-Tevbe: 118

[79] e!-Bürhân, 1/198.

[80] el-Buhârî, 9/30.

[81] el-Müddessir: 1?.5.

[82] el-Buhârî, 6/162. Bazıları vahyin kesilişinden sonra indirilenin ed-Duhâ Sûresi olduğunu sanır. Bu, apaçık bir hatadır. ed-Duha suresinin sebeb-i nüzulüne gelince, Sa-hihayn´da rivayet edildiği gibi, Peygamber (s.a.v.) rahatsızlandı ve iki-üç gece, gece namazına kalkmadı. Bunun üzerine Ebu Cehl´in eşi Ummu Cemil: «Umarım, şeytanın seni terketmiştir. İki-üç gecedir sana uğramadığını görüyorum.» dedi. O zaman bu sure inmiştir. Bk. es-Süyûtî, Eshabu´n-Nuzûl, s. 140.

[83] Bk. el-Buhârî, 6/101.

[84] el-Buharî, 6/21. Kitabu´t-Tefsîr.

[85] O zaman şu ayet inmişti: «Biz yüzünü çok defa göğe doğru evirip çevirdiğini mu­hakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescid-i Haram tarafına çevirir.» Bk. es-Suyûtî, Esbâbu´s -Nüzul, s. 12?13.

[86] el-Enbiya´: 5. Bk. en-Nebeu´l-Azîm, 69.

[87] en-Necm: 11?12.

[88] Sahih´ul-Buharî, Bed´u´l-Vahiy, 1/7.

[89] el-Kasas: 86

[90] eş-Şûrâ: 52.

[91] Bk. en-Nebeu´l-Azîm, s. 71-72.

[92] ed-Duhân: 14.

[93] el-Muddessir: 31.

[94] el-Mu´minûn: 69.

[95] Hûd: 49.

[96] e!-Kasas: 44-45.

[97] Âl-i Imrân: 44

[98] Yusuf: 102.

[99] Sahihu Müslim, 44/15. Hadis, Câbir´den rivayet edilmiştir.

[100] en-Nahl: 103.

[101] el-Furkân: 5,

[102] Buhari,Bed?ul_ Vahy,1/7

[103] el-Vahyu´l-Muhammedî, 1/7

[104] Yunus: 37.

[105] el-Tûr: 33-34.

[106] Hûd: 13,

[107] el-Bakara: 23.

[108] El-isra:88.

[109] Fussılet: 53.

[110] Dr. Subhi es-Salih, Kur?an İlimleri, Hibaş Yayınları: 19-40.

[111] Bazıları, çeşitli rivayetlerden anlaşıldığı gibi Kur´an´ın her nesilden mü´minlerin ez­berlemelerini kolaylaştırmak için beşer âyet halinde parça parça indirildiğini söyler. Beyhakî´nin Halid b. Dînâr´dan tahricine göre, Halid şöyle demiştir: «Ebu´l-Âliye bize dşdl ki: Kur´an´ı beşer beşer âyet halinde öğrenin. Çünkü Peygamber onu Cebrail´­den beşer beşer olarak alırdı.» İbnu Asâkir´in Ebû Nadre tarikiyle tahric ettiği bir ri­vayet te buna yakındır. Hatta Hz. Ali´nin şöyle dediği rivayet edilir: «el-En´dm sûresi hariç Kur´an beşer beşer âyet olarak indirilmiştir. Kim Kur´an´ı beşer beşer olarak ezberlerse, onu unutmaz.» Lâkin es-Suyûtî bu son sözün senedini zayıf görür ve şa­yet, sahih ise, bunun anlamının ezberlesin diye onun bu miktarda Peygamber (s.a.v.) e vahyedildiği ve ondan sonra gerisinin de vahyedildiği şeklindedir. Yoksa, özellikle bu miktarda indirildiği anlamında değildir. (el-İtkân, 1/73)

[112] Bu âyetler en-Nûr suresinin 11. ve 21. âyetleri arasındaki âyetlerdir. Bu âyetlerde Yü­ce Allah, mü´minlerin anası Sıddîk´ın kızı Sıddîka Hz. Âişe´nin o büyük iftira ve büh­tandan temiz olduğu anlatılmaktadır. Bu hadisi Siyer ve Tefsir kitaplarında pek meş­hurdur.

[113] En-Nisâ: 95. Âyetin baş tarafı şöyledir:j_j

[114] et-Tevbe: 28. Âyetin baş tarafı şöyledir

[115] el-İtkan, 1/73.

[116] Sahihu´l-Buhârî, 4/57.

[117] Bk. el-Bürhân, 1/232 ve el-İtkân, 1/68.

[118] eş-Şâ´bî, Âmir b. Şurahbil: Künyesi Ebû Amr´dır. Ebû Hanîfe´nin en büyük hocaların-ciandır. Ve Hadisle Fıkıhta meşhur imamlardan biridir. Ali b. Ebû Tâlib, Sa´d b. Ebî Vakkas, Zeyd b. Sabit, Câbir b. Abdillah ve başkalarından rivayet etmiştir. Kendisi sahabeden böşyüz kişiyle karşılaştığını belirtir. el-A´meş, Katade, Ebu´z-Zinâd ve başkaları da ondan rivayet etmişlerdir. H. 109 yılında vefat etmiştir.

[119] el-Bürhan, 1/228.

[120] el-Kadr: 1

[121] el-isra: 106!

[122] ed-Duhân: 3.

[123] el-Bakara: 185.

[124] Bk. el-İtkân, 1/68. Görünen o ki, cumhur bu görüşe meylediyordu. Çünkü ez-Zerkeşî bu görüşle ilgili olarak şöyle demektedir (el-Bürhân, 1/229): «En meşhur ve sahih görüş bu olup çoğunluk ona kail olmuştur.» ibni Hacer de «Fethu´l-Bârî» isimli ese­rinde görüşün «Sahih ve mûtemed» olduğunu belirtmektedir. Ama yukarıda da be­lirttiğimiz gibi Kur´an´ın sarihine muhalif bulunduğundan onu benimsemiyoruz.

[125] ei-Fürkân: 32, 33.

[126] Bu hikmet, özet olarak şöyledir: Nüzulün ve nüzul yerlerinin taaddüdü, Kur´an husu­sundaki şüphenin nefyini te´kid, ona olan inancı güçlendirmek ve ona kesin olarak gü venmeye sebeptir. Çünkü söz müteaddid yerlere tescil edilir ve birçok yerde varlığı gerçekleşirse, o söz hakkındaki şüpheleri izale daha da güçlenir, sübutu daha da ke-sinleşir ve ona inanmak daha kolay olur. (ez-Zerkanî, Menahilu´l-İrfan, 1/39, 40) Ebu Şâme «el-Murşidu´l-Vecîz» isimli eserinde, Kur´an´ın toplu olarak dünya sema­sına nüzulünün hikmetiyle ilgili olarak başka bir görüş ileri sürer. O, şöyle der: Bun­da Kur´an´ın ve kendisine nazil olduğu kimsenin şanını yüceltme vardır. Çünkü böy­lece yedi göğün sakinlerine, Kur´an´ın, münezzel kitaplarda ümmetlerin en şereflisinin Peygamberi olan son peygambere indirilen kitap olduğu haber verilmektedir. (el-İt-fcan, 1/469; el-Bürhan, 1/230.)

[127] el-İtkan, 1/69?70. es-Suyûtî, bu sözü Ebû Şâme´ye nisbet eder. Bu, bir önceki dip­notta geçen görüşünün tamamlayıcısı durumundadır, ez-Zerkeşî ise ona nisbet etme­den bu görüşün bir kısmını zikretmektedir. (el-Bürhan, 1/230).

[128] Ebû Şâme: Şafîi fakih Abdurrahman b. ismail b. ibrahim b. Usman el-Makdisî´dir. «el-Mürşidü´l-Vecîz iiâ Uiûmin Teteallaku bi´l-Kur´ani´l-Azîz» isimli kitabının yanında kı-

raatlar konusunda meşhur eş-Şâîıbiyye isimli eseıe bir şerhi vardır. H. 665 yılında vefat etmiştir. (Şezerâtü´z-Zeheb, 5/318).

[129] Üzerinde.ittifak mevcut olan ve İbni Abbas´tan (r.a.) rivayet edilen hadise işaret e´-mektedir. «Rasulüilah (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. En cömerd olduğu zaman­lar, Cebrail ile karşılaştığı sıralardı. Cebrail, Ramazan ayının her gecesinde ise, o-nunla karşılaşır ve beraber Kur´an tedrisatında bulunurlardı Rasulüilah (s.a.v.) Ceb­rail ile karşılaştığı zaman alabildiğine esen rüzgâr gibi cömertti. (Bk. en- Nevevî, Rl-yazu´s-Sâlihîn, s. 454).

[130] el-İtkan, 1/71: ez-Zerkeşî yukarıda geçtiği gibi (el-Bürhan, 1/231) bu sözleri Ebu Şâme´ye nisbet etmez. Oysa el-Bürhan´da geçen ifade ile, el-İtkan´da geçen ifadeler arasında pek az bir fark vardır.

[131] Hûd: 120. ´ ,

[132] el-Bakara: 214

[133] el-Müzzemmil: 10. .

[134] el-Ahkâf: 35.

[135] Yâsîrî: 75.

[136] Yunus: 65 Allah, inkârlarından ve imanı kabul etmemelerinden dolayı onlar için üzül­mesini de yasaklayarak el-Hucurât: 88, en-Nahl: 126, ve en-Neml: 72 âyetlerinde ol­duğu gibi «Onlar için üzülme» buyuruyor.

[137] el-En´am: 33,

[138] el-En´am: 33.

[139] İbnu Kesîr, 2/129. Reşid Rıza üa bu ibareyi, tefsiri olan el-Menâr´da nakletmektedir. 7/372.

[140] el-En´am: 34.

[141] Tefsîru´l-Menâr, 7/377-378.

[142] el-Burhan, 1/231.

[143] ibnu Fûrek: Muhammed b. Hasan b. Fûrak olup, künyesi Ebu Bekirdlr. Meşhur mû-tekellim ve usulcülerdendir. Meani´l-Kur´an ve usulü fıkıh konularında yüzden fazla eseri vardır. H. 604 yılında vefat etmiştir. (Bk. İhbâru´r-Ruvat, 3/110; Şezerâtü´z-Ze-

heb, 3/181-182; İbnu Hallikân, 1/482).

[144] el-Bürhan, 1/231´den naklen: el-İtkan, 1/71.

[145] Mekkî b. Ebî Talib Hammuş b. Muhammed b. Muhtar el-Kaysî olup künyesi Ebu Mu-hammed´dir. Aslen Kayravan´lıdır. Ulûmu´l-Kur´an ve Arap diliyle ilgili birçok eseri vardır. es-Suyûtî, en-Nâsih ve´l-Mensûh´la ilgili

kitabı ona nisbet edip ve yukarıda ge­çen cümleleri ondan nakletmektedir. El-Kıftî, birkaç eserini zikreder ki, bunlardan biri intihabu Kitabi´l - Cürcânî fî Nazmi´l- Kur´an» dır. Bk. İhbâru´r-Ruvât 3/313-319; Şezerâtü´z-Zeheb, .3/260-261; Vefeyâtü´l-A´yân, 2/120-121.

[146] Sahihu´l -Buhârî, 6/185.

[147] el-ltkân, 1/73.

[148] el-İsrâ: 32.

[149] Fî Zıiâli´l-Kur´an, 2/60-61

[150] el-İsrâ:32.

[151] en-Nisa: 92.

[152] el-Maide: 38.

[153] el-Bakara: 188.

[154] el-Hacc: 78.

[155] el-Bakara: 185.

[156] el-Maide: 101. Ayrıca bk. el-Vâhidî, Esbâbun-Nuzûl, s. 157.

[157] el-Bakara: 219. Ayrıca bak el-Menar, 2/219 ve 7/49. İçkinin Merhale Merhale Yasak­lanması konusu.

[158] en-Nisâ: 43.

[159] el-Maide: 94.

[160] el-Fürkan: 33.

[161] Bu sözü et-Tebîrnî el-Bezzar bir açıdan, Ebu Hatem de başka açıdan rivayet etmiş­tir, (bk. el-İtkan, 1/18 ve 1/71) «Nuzül Sebepleri» konusunda bu meseleyle ügiii ge­niş malûmat bulacaksınız.

[162] el-Hucurât: 13. Bk. es-Suyûtî, Esbâbu´n-Nuzül. s. 122.

[163] el-Maide: 87-88. Ayrıca Bk. Esbâbu´n-Nuzûl, s. 57.

[164] el-Bakara: 284.

[165] el-Bakara: 286. Ayrıca bk. Esbâbu´n-Nuzûl, s. 26. es-Suyutî burada bu âyetin geçen âyeti neshettiğini zanneder. Biz bunu, âlimlerin neshi artırmalarının bir çeşidi olarak değerlendiriyoruz. «en-Nâsih ve´l-Merisûh» bölümünde meseleyi etraflıca ele alacağız.

[166] Dr. Subhi es-Salih, Kur?an İlimleri, Hibaş Yayınları: 41-51.

No comments yet

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

Anket

Kitap okuyor musunuz?: