Kur´an İlimleri

Kur´an İlimlerine Tarihi Bir Bakış
Nüzul Sebebleri
Mekki-Medeni
Sûre Başlangıçlarına Kısa Bir Bakış
Kıraat İlmi Ve Kur Raya Kısa Bir Bakış
Nasıh Ve Mensuh
Kur´an’ın Resmi
Muhkem Ve Müteşabih

Kur´an İlimlerine Tarihi Bir Bakış

Sahabe halis Arab idiler. Üstün us!ûb!arın zevkine varıyor ve Rasûlül-iah (s.a.v.) e gelen âyetleri anlıyorlardı. Kur´andan herhangi bir şeyin ma­nasını anlamada güçlük çektiklerinde hemen onu Rasûlüilah´tan soruyor­lardı. Nitekim: «İmanlarını haksızlıkla da (zulümle) bulaşdırmayanlar» [1] âyeti indiğinde Rasûlüllah´a müracaat etmiş [2]ve: Hangimiz nefsine hak­sızlık etmez ki?» demişler ve peygamber (s.a.v.) zulmü şirk ile tefsir ede­rek «doğrusu şirk, büyük bir zulümdür»[3] âvetini buna delil getirmiştir. RasÛlüHah (s.a.v.) e gelince, Allah ona Kitabı vermiş ve bilmediğini ona öğretmiştir. Allah´ın onun üzerindeki fazlı pek büyüktü. Onun için Rasûlül-lah ve sahabe döneminde Kur´an ilimleri konusunda eserlerin hazırlanma­sına, pek ihtiyaç yoktu.[4]

Sahabenin çoğunluğu ümmî idi. Okuma yazma öğrenme imkânları kı­sıtlıydı. Bu da, bu ilimde eser vermelerine engeldi. Ayrıca Rasûlüllah (s.a.v.) in kendisi Kur´an´dan başka bir şey yazmalarını yasaklamış ve vahyin indi­ği ilk sıralarda onlara şöyle emir buyurmuştu: «Söylediklerimi yazmayın. Her kim Kur´andan başka birşey yazmışsa, hemen onu imha etsin. Ama söylediklerimi şifahî olarak anlatın, bunda bir beis yoktur. Ayrıca her kim kasden bana yalan isnad ederse, ateşten yerini hazırlasın» [5] Rasûlüilah (s.a.v.), Kur´andan olmayan birşeyin Kur´an´a karışması endişesiyle başka şeyler yazmamalarını emretmiştir.

Rasûlüllah (s.a.v.) dönemiyle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerin­de Kur´an ilimleri telkin ve ağızdan ağıza aktarılmaya devam edildi. Hz. Os­man´ın hilâfeti zamanında Arablar acemlerle karıştı. Bunun üzerine Hz. Os­man resmi bir mushaf üzere icma etmelerini ve bu mushaf örnek alınarak çoğaltılacak nüshaların çeşitli eyaletlere gönderilmesini, bunlar dışında ka­lan mushaflann da yakılmasını emretti. Bunun sebeplerini ve konuyla ilgi­li teferruatı görmüştük.

Burada bizi ilgiiendiren, Hz. Osman´ın mushaflan istinsah etmekle da­ha sonra Kur´an resmi yahut Osmanî yazının ilmi olarak isimlendirilen il­min temeli atılmış oldu.

Yine Hz. Ali (r.a.), Ebu´l-Esved ed-Dûelî[ye (öl. 69) Arab dilinin bozul­masını engellemek ve selâmetini muhafaza etmek için bazı kuralları tes-bit etmesini emretmekle İ´rabu´l-Kur´an ilminin temelini ortaya atan ol­muştur.

Diyebiliriz ki: Bu ilme zemin hazırlayanlar :

1- Sahabeden dört Halife: İbnu Abbas. İbnu Mesud, Zeyd b. Sâbİt, Ubeyy b. Ka´b, Ebu Musa el-Eş´arî, Abdullah b. ez-Zübeyr.[6]

2- Tabiînden: Mucahid, Ata´ b. Yesâr, İkrime, Katâde, el-Hasan el-Basrî, Saîd b. Cübeyr ve Zeyd b. Eşlem.

3- Etbau´t-Tabiînden: Malik b. Enes ki, Zeyd b. Eslem´e talebelik yap­mıştır.

Tefsir ilmi, nuzû! sebepleri ilmi ,Mekkî ve Medeni ilmî nâsih ve men-suh ilmi ve garîbu´l-Kur´an ilmi olarak isimlendirdiğimiz ilimlerin kurucu­ları bunlardır. .

Tedvîn çağında bütün ilimlerin başında tefsir geliyordu. Çünkü o, Kur´­an ilimlerinin anası (temeli) mesabesindedir. Bu ilimle uğraşıp eser veren-ier şunlardır:

İkinci asırdan olarilar: Şu´be b. el-Haccâc [7] Süfyan b. Uyeyne [8] ve Veki´ b. el-Cerrah´dır.

Tefsirleri, sahabe ve tabiînin kavillerini ihtiva ediyordu. Onları İbnu Ce-rîr et-Taberî (öl. H. 310) takip eder ki, tefsiri sahih rivayetleri ihtiva etme­si, irab meselelerine el atması ve değerli görüşler ortaya koyması gibi meziyetlerinden dolayı tefsirlerin en değerlilerindendir.

Rivayet tefsirinin yanında re´y tefsiri de doğup gelişti. Kur´anin tama­mını tefsir edenlerin yanında bir cüz´ünün, bir sûresinin ve bazen bir âyet veya ahkâm âyetleri gibi bir çok âyetin tefsiri yapılmıştır.

Diğer Kur´an İlimlerine gelince. Bu konularda eser verenler:

Buharînin hocası olan Ali b. e!-Medini [9] Esbâbü´n-Nuzûl konusunda, Ebu Ubayd el-Kasım b. Sellam nâsih ve mensuh, kıraatler ve Kur´anın fa­ziletleri konularında, Muhammed b. Eyyüb ed-Darîsî (öl. 294) Mekke´de na­zil olan ve Medine´de nazil olan konusunda [10] Muhammed b. Halef b. Merzabân (öl. 309) ki eseri: «el-Hâvî fî Ulûmi´l-Kur´an» dır. [11]Dördüncü asırda: Ebu Bekir Muhammed b. el-Kasım el-Enbârî (öl. 328) «Acaibu Ulumi´l Kur´an:» isimli eserinde Kur´anın faziletlerinden, yedi harf üzere indirilişinden, mushaflann yazılmasından ve sûrelerle, âyet ve keli­melerinin sayısından bahseder. [12] Ebu´l-Hasen el-Aş´arî, eseri: «el-Muh-tezen fi Ulûn-ıi´l-Kur´an» olup gerçekten değerli bir eserdir [13]Ebu Bekir es-Sicistânî [14] garîbu´l-Kur´an konusunda eser yermiştir.

Ebu Muhammed el-Kassab Muhammed b. Ali el-Kerhî (Öl. 360 dolay­larında). Eseri: Nuketu´l-Kur´an ed-Dâlletu ale´l-Beyân fî Envaı´l-Ulûmi ve´l-Ahkâmi´l-Munbietı an ihtilâfı´l-Enâmsdır.[15] Muhammed b. Ali el-Udfevî (öl. 388). Eserî «el-lstığnâ[16] fî Uiûmi´l-Kur´an» olup yirmi cilttir.

Beşinci asır: Ali b. İbrahim b. Said ei-Hûfî [17] Eserleri: «el-Burhan îî Ulûmi´l-Kur´an» ve «İ´rabu´l-Kur´an» dır.

Ebu Amr ed-Dânî (öl. 444). Eserleri: «et-Teysir fî Kiraâti´s-seb» ve sel-Muhkem fî´n-Nukat» tır.

Altıncı Asır: Ebu´l-Kasim Abdurrahman es-Suheylî [18] lakabıyla tanı­nır. Mubhemâtu´l-Kur´an konusunda eser vermiştir.Aiemu´d-Din es-Sahâv [19] kıraatlerle ilgili eser vermiştir.

Daha sonra Kur´anla ilgili yeni ilimler ortaya çıktı: Bedâyiu´l-Kur´an [20] Huoecu´l-Kur´an [21] Eksamu´l-Kur´an [22] ve Emsâlu´l Kur´an [23]Kur´anla ilgili çalışmalarda takip edilen metod, teferruat üzerinde de durmaktır. Onun için bu ilimlerin hepsini içine alan kısa bir İsim gerekiyor­du. İşte bu ilme, Ulûmu´l-Kur´an (Kur´an İlimleri) ismi verildi.Şafiî (r.a.) Yemen´de Alevî gurubun reisi olduğu ithamı ile demir zin­cirlerle bağlanmış olduğu halde Bağdad´da Harun Reşîd´in huzuruna geti­rildiğinde Reşit ona: Şafiî Allah´ın Kitabı hakkında bilgin nedir? İlk sorumu buradan başlatıyorum: Çünkü Allah´ın Kitabı kendisiyle başlanmaya daha evlâdır, dedi. Şafiî cevap verdi: Allah´ın kitaplarından hangisini soruyorsun ya Emire´l-Mü´minin? Çünkü pekçok kitap indirmiştir. Harun Reşid: Güzel söyledin. Lâkin ben. Amcam oğlu Muhammed (s.a.v.) e indirilen Allah´ın Kitabından sormuştum, dedi. Bunun üzerine Şafiî şöyle dedi. Kur´amn ilim­leri çoktur. Bana muhkem ve müteşâbihinden mi soruyorsun? Taksim ve te´hirinden mi soruyorsun? Nasıh ve mensuhundan mı soruyorsun? [24] vs.

Bazı araştırmacılara göre-şumullu manasıyla Ulûmu´l-Kur´an istilanı, el-Hûfî olarak şöhret bulan Ali b. İbrahim b. Saîd´in (öl. 430) «el-Burhan fî Ufûmi´l-Kur´an» isimli kitabıyla başlar. Kitap otuz cilt olup birbirini takip

32/a Bk. ei-ltkan, 2/225-228. Ibnu´l-Kayyım bu konuda müstakil eser yazmıştır. Müte-ahhirinden Abdulhamit el-Ferâhînin de «İm´ân fî Eksâmi´l-Kur´an» isminde müstakil bir eseri vardır.

etmeyen müteferrik onbeş cildi Kahire´de Dâru´l-Kütüpde Tefsİr-59 no´da mahfuzdur. Keşfu´z-Zunûn sahibi bu eser için şöyle demektedir: «Onda ga-ribu´i-Kur´an, İ´rab ve tefsirden bahsetmektedir.»

Lâkin az Önce Kur´an çalışmalarını konu alan kitaplardan bahsetmiş, ve «Ulûmu´l-Kur´an» terkibini sarahaten ihtiva edenlerin isimlerini vermiş­tik. Bize göre İbnu´l-Merzebân´ın üçüncü asırda yazdığı eser, bu konuda ilk eserdir.Altıncı asırda İbnu´l-Cevzî (öl. 597) Kur´an´ta ilgili iki eser yazdı: «Fu-nûnu´l-Efnân fî Acaibi Ulûmi´l-Kur´an [25] ve «el-Mücteba fî Ulûmin Tete-allaku bi´l-Kur´an». Bu kitapların her ikisinin Kahire´de Dâru´l-Kütüpte yaz­ması mevcuttur.

Yedinci asırda Alemu´d-Dİn es-Sehâvî {öl. 643) «Cemâlu´l-Kurra1 ve Ke-mâlu´l-lkrâ» [26] Ebu Şâme de (öl. 665) sel-Murşidu´l-Vecîz fîmâ Yeteallaku bii´-Kur´ani´l-Aziz» isimli eserini yazdı.

Sekizinci asırda Bedruddin ez~Zerkeşî (öl. 794) [27] «el-Burhan fî Ulû­mi´l-Kur´an» adlı eserini yazmıştır ki Ebu´î-Fazl ibrahim eseri yayına hazır­lamış ve övgüye layık, bir tahkik, yapmıştır.

Dokuzuncu asırda bu konuda yapılan telifler çoğaldı. Celâiuddin e!-BuI-kînî [28] «Mevakiu´i-Ulûm min Mevakii´n-Nucûm» [29] isimli eserini, yazmış-tir. Muhammed b. Süleyman eî-Köfîyeci de föi 879)[30] bir eser yazmış-ûr. es-Sayatfdu eserden öaâseder ve müefû´fmın, eserinden daha ustun hır

bir malumatımız yoktur. es-Suyutî (öl. 911) de önce «et-Tahbir fî Ulûmi´t-

29/b el-ltkan, 1/3. es-Suyûti kitap için: «Tertibli ve güzel bîr kitap» olduğunu belirtir.

Tefsir» İsimli eserini yazmış ve ardından «el-İîkan fî Ulûmi´l-Kur´an»ı yaz­mıştır.[31]

Son asırda birçok âlim Kur´an ve Kur´an´tn tarih ve ilimleri hakkında eser vermeye yönelmiştir: Tahir el-Cezairî, «et-Tıbyan liba´zı´i-Mebahisi´k Müteallıkatİ bi´l-Kur´an» isimli eserini, Muhammed Cemâluddin el-Kasımî «Mehasınu´t-Te´vîl» isimli eserini, Muhammed AN Selame «Menhecu´l-Fur-kan fî Ulûmi´l-Kur´an» Tantâvî Cevheri «el-Cevahir fî Tefsirî´l-Kur´ani´l-Ke-rim.» .

Arab dilinin büyük edibi Mustafa Sadık er-Rafîi (İ´cazu´l-Kur´an) isimli eserini. Malik b. Nebî «ez-Zâhiretu´l-Kur´anİyye» İsimii eserini -ki bu eser Seyyid Kutub, «et-Tasvîru´l-Fennî fı´1-Kuran» ve «Fî Zılâli´l- Kur´ân» isimli vahiy konusunda değerli bir araştırmadır. -Muhammed Reşid Rıza «Tefsî-ru´l Kur´ani´I-Hakîm» isimli eserini ki bu eserde Kur´an ilimleriyle ilgili pek çok malumat vardır ve Dr. Muhammed Abdullah Drâz «en-Nebeu´I-Azîm, Nazaratun Cedide fi´l-Kur´an» isimli eserini yazmıştır. [32]

Nüzul Sebebleri

Allah her şeye bir kader takdir ettiği gibi herşeye bir sebeb de tayın etmiştir. Her doğan, ancak bazı sebep ve devrelerden sonra hayat nurunu görür. Varlıkta her olay mukaddimelerden sonra vuku bulur. İç ve dış olay­lar ancak zemin hazırlandıktan ve ortam gerçekleştikten sonra meydana gelir. «Aliah´ın yarattıkları arasında uyguladığı yasası budur. O´nun yasa­sında değişme bulamazsın».

Tarih kadar bu yasanın doğruluğuna ve hayat olaylarına uygunluğuna şehadet eden başka birşey yoktur: Derin görüşlü ve doğru neticelere var­mak için titiz davranan hiç bir tarihçi olayların sebeplerini ve onlara etki eden faktörleri görmezlikten gelemez.

Lâkin mukaddimelerden hareketle neticelere varmaya ve sebepler arasından hakikatleri ortaya çıkarmaya muhtaç olan sadece tarih değildir. Müsbet İlimler de, sosyolojik çalışmalar da ve edebi sanatlar da bu konu-. da tarihe ortaktır. Onlar da sebep ve musebbepleri değerlendirirler. Birta­kım prensip ve kurallara dayanarak neticeye varırlar.

Bu İlimlerden her birinin, eşyanın sebeplerini araştırmaya ne derece muhtaç olduğunu ortaya koyma hususunda bilgi yolları arasında karşılaş­tırma yapacak değiliz. Burada bizi ilgilendiren, onlardan, bu dini araştırma­mıza daha sıkı ilişkisi ve benzerliği bulunanıdır. Araştırmamızla daha çok ilişkisi olan ve ona daha çok benzeyeni okunup duyulan ya da okunup gö­rülen edebi sanattır. Bu alanda herhangi bir parçayı doğru bir şekilde an­lamak ve sağlıklı bir şekilde onun zevkine varmak sanatkârı böyle düşün­meye sevkeden psikolojik ve içtimai şartları öğrenip bu hususta perdeyi aralamakla mümkündün Ancak bu mukaddimeden sonra seçtiği kelimeler­le anlatmak istedikleri mefhumlar bizim için anlam kazanır.

Edebiyat araştırmacısı kelime haznesi ve Arap dilinden pek çok şiir ezberlemiş olmakla övünebilir. Edebi çalışmalara yakın olmak ve belagat sahibi kimselerin üslûplarından zevk almakla iftihar edebilir. Ama nihayet üstün şiirden kendisine bir kaside arzedilir ve bu kasidenin demek istedi­ği ortam kendisine sorulur. Birden gevelemeye başlar. Tereddüd eder. Tö­kezlenip düşer. Çünkü kasidenin medih olduğunu sanır, ama o kaside me-dih değildir, hicviyedir. Yahut gazel olduğunu sanır ama gazel değil şikâ­yetnamedir. Veya barışa davet ettiğini sanır ama savaşa teşviktir. Ya da savaş kahramaniığıyia ilgili bir işaret vardır. Ama beyitleri barışı müjdele­mektedir.Meselâ şiirden zevk alan araştırmacı, Sa´d b. Malik´in şu sözlerini okur.

Şiirde geçen kelimelere hemen yakınlık duyar. Hepsi kolay ve anlaşı­lır durumda. Lugata bakmaya bile ihtiyaç duymaz. Neredeyse alelacele be­yitleri açıklamaya girişecek. Ama başlarken bir kelime dikkatini çekecek « J«*ljl » kelimesi! Fail olmak üzere merfu yahut meful olmak üzere mensup olabileceği kanaatına varır. Topluluklar mı savaştan vazgeçmiş. ve savaş alanından uzak durarak selameti ona tercih etmişler? Yoksa sa­vaş mı toplulukları oturmaya ve safdışı kalmaya zorlayıp, onları zelil kılmış, nihayet düşmana teslim olmuş ve elleri kolları bağlanıp ister istemez din­lenmeye mahkûm olmuşlardır? O halde şiirin matlaında savaş ateşi kızış­tırılıyor ve savaşa katılmayıp oturanlar hicvediliyor? Ne kötü bir savaş! Yazıklar olsun o savaşa katılmayanlara?. Yoksa, onur kıran ve büyükleri zelil kılan savaş mı yeriliyor? Ne kötüdür o! Ya o ateşi, ne çirkindir! Nö yakıcıdır! O savaşın barışa dönüşmesi ne büyük bir isabettir!

Sa´d b. Malik´in bu şiiri söylediği şartlar bilindiğinde araştırmacının kararsızlığı uzun sürmez. Gelen rivayet ve haberler arasında Sa´dın «bura­da, savaştan uzak kalmayı ve ona yanaşmamayı tercih etmekle bilinen et-Haris b. Ubad´i hedef aldığını» [33] görecektir. Sanki burada şair savaşı kışkırtıyor ki savaş erlerinden hiçbiri zillet ve alçaklığı tercih etmesin.

Kasidenin düzenlendiği ortam, onu doğru bir şekilde anlamaya yar­dımcı oluyor, kasideden zevk almayı kolaylaştırıyor ve edebi açıklaması ile omuz omuza yürüyorsa, âyetin İnişine sebep olayların bilinmesi elbette onun daha doğru anlaşılmasını kolaylaştıracak ve en uygun te´vil ve tefsi­rinin yapılmasına yardımcı olacaktır.

Burada tefsir konusunda değeri çok yüce bir meseleyle karşı karşıya-yız. Müfessirlerin görüşleri bütün düğümleri çözmüş, bütün şüpheleri izale etmiş ve her icmali tefsil etmiş değildir.

Kur´anda, dil ve onun kural ve âdabından öte birşeyle karşı karşıyayız, Kur´anda, ifade gölgeleri ayetlerdeki kelimelerin ilhamları kıssa ve tablola­rında çeşitli tasvir şekilleri efbetteki canlı olaylara, konuşan vakıalara ve müşahhas tablolara sıkı sıkıya bağlıdır. Sanki bu olayların kahramanları

hayat sahnesinde gîdip-gelîyorlar. Donuk luğavi şerhler ve kuru belagat İstilahlan olayların kesin haberlerini nereden ortaya koyabilir, olayların gizli sırlarının perdesini nasıl aralayabilirler? Onlar, olayların o tatlı seda­larım bile kulaklarda çınlatmaktan âcizdir.

Nihayet Kur´anda tarihin kendisinin de ötesinde bir durumla karşı kar-şıyayız. Tarihî sebeb-i nuzül üzerinde durursak, herşeyin sonuna varmış olmayız. Çünkü tarih ne büyük bir yalancıdır! Tarihçiler onun diliyle ne bü­yük yalanlar söylerler! Tarihte ne gedikler ve doldurulması gerken açıklar vardır! Ama dinî bakış açısı yönünden nuzûl sebeplerine gelince, ancak onun sayesinde vakıanın kendisini; en azından suretini görürüz. İnsanın kendisini görürüz, gölgesini değil. Hakkı müşahade ederiz, yankısını değil. O halde muhakkik âlimler, nuzûl sebeblerini bilmeyen bir kimsenin Kur´a-nın tefsirine cüret etmesini haram saymışlarsa [34] bunun şaşılacak bir tarafı yoktur. El-Vahidi [35] «Bir âyetin tefsiri, o âyetin kıssası ve iniş se­bebi bilinmeden yapılamaz» [36] Deyince mübalağa etmiş sayılır mı?

Nuzûl sebebinin âyetin «kıssası» şeklinde ifade edilmesi ince bir zevke işaret etmektedir. Yüce dinî gayenin yanında bir de sanat gayesini ihsas ettirir gibidir: Nuzûl sebebi, gerçek hayattan vuku bulmuş bir hikâyedir. Olayın geçtiği yeriyle, zamanıyia, çıkmazları ve çözümleriyle, şahısları ve olaylarıyla gerçek bir kıssa... Onun sayesinde Kur´an âyetleri her zaman ve mekânda büyük bir şevk ve istekle okunur. Benzerleri olan kimselerin ve geçmişlerinin başlarından geçen olayları ard arda arzetmekle okuyucu­ların üzerindeki uyuşukluğu birden söküp atar. Sanki bu olaylar kendi baş­larından geçmiştir. Çünkü Allah´ın âyetlerini okudukları zaman sanki ken­di hikâyelerini yahut gök mûsikîsine coştukları zaman sanki kendi başla­rından geçmiş kıssaları okuyorlar!

Onun içindir ki insanların nüzul sebeplerini bilmemeleri çoğu zaman onları şüphe ve mübhem durumlara düşürmekte, âyetleri olduklarından başka manalara çekmelerine sebep olmakta ve Allah´ın âyetleri indirdiği ilâhi hikmetleri tesbit edememekteler. Nitekim Mervan b. Hakem, Yüce Allah´ın: «Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananla­rın, sakın sakın onların azabtan kurtulacaklarını sanma; elem verici azap onlaradır.» [37] Âyetini okuduğu zaman, bu ayetin iniş sebebini bilmediği için azabın müminlere olacağı vehmine kapılmış ve kapıcısına: Ya Rafi´ İb-

nu Abbasa git ve, kendisine verilenden dolayı her sevinen ve yaptığından dolayı övülmeyi seven kimse azapiandırılacaksa, kesinlikle hepimizin azap-landırılacağım söyle, demiştir. Bunun üzerine İbnu Abbas şöyle demiştir: Si­zin bu âyetle ne ilişkiniz var! Peygamber (S.A.V.) Yahudileri çağırmış ve onlara bildikleri bir şeyi sormuştu. Onlarsa bildiklerini gizlemiş ve O´na başka şeyler söylemişlerdi. Böylece, kendilerinden sorduğunu yanlış ce­vaplandırdıkları halde O´na iyilik yaptıklarını göstermeye gayret etmiş ve o gizlediklerinden dolayı kazandıklarına sevinmişlerdi. İbnu Abbas daha son­ra Yüce Allah´ın; «Allah kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksı­nız ve gizlemeyeceksiniz diye ahid almıştı» âyetini «yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla öğünen» e kadar okumuştur. [38] Ancak nüzul sebebi bilindiği zaman buradaki mübhemlik ortadan kalkacaktır.

Şayet nüzul sebebinin açıklaması olmasaydı insanlar, yüce Allah´ın el-Maide süresindeki «inananlara ve yararlı iş işleyenlere, daha (önceleri) tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur» [39] âyetinin zahirine bakıp günümüzde alkollü içki içmeye devam edeceklerdir. Rivayet edilir ki: Osman b. Maz´un ve Amr b. Malikerb bu âyetin nüzul sebebini bilmedik­leri için hamnn -alkollü içkinin- mubah olduğunu, söylüyorlardı. Nitekim el-Hasan ve başkalarının da belirttiği gibi içkinin haram kılındığı bildiril­diği zaman, sahabe: «Şimdi ölen kardeşlerimizin durumu ne olacak, içki midelerinde olduğu halde öldüler? Oysa Allah onun pislik olduğunu söylü­yor.» dediler. Bunun üzerine şu âyet inmiştir: «İnananlara ve yararlı iş iş­leyenlere (önceleri) tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur.» [40]

Şayet nüzul sebeblerinin yol göstericiliği olmasaydı, insanlar Yüce Al­lah´ın, Doğu da batı da Allah´ındır, nereye dönerseniz Allah´ın yönü ora­sıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.» [41]sözünden ilk ak­la gelenle amel eder ve namazda diledikleri yöne yönelirlerdi. Lâkin nüzul sebebini bilen şu neticeyi çıkarır ki, müminlerden bir gurup zifiri karanlık bir gecede namaz kılmış ve kıblenin hangi tarafta olduğunu kestirememiş-lerdir. Onun için her biri içtihadına uyrfrak durduğu yöne namazını kılmış tır:» [42] Allah onlardan hiç birinin amelini boşa çıkarmamış, ve kâbe´ye yö-nelmemş olsa bile sevabını vermiştir. Çünkü o zifiri karanlıkta kıblenin han-, gi tarafta olduğunu bilme imkânına sahip değildiler.

Konumuz özel nüzul sebebleri bulunan âyetler olduğundan daha çok geçmiş milletlerin peygamberiyle olan olaylarını konu edinen, yahut bazıgeçmiş vakıaları vasfeden veya gaybî gelecek haberleri anlatan ya da kı­yametin kopmasını, kıyamet sahnelerini veya cennet ve cehennem ahvali­ni anlatan âyetlerde olduğu gibi bir soru veya olaya mebni olmadan inen âyetler üzerinde durmuyoruz. Bu gibi âyetler pek çoktur. Allah onları, dos­doğru yola kavuşturmak için indirmiş ve bir soruya cevap yahut bir olaya mebni olarak inmemiş bulunan bu âyetleri Kur´ânî sibak ve siyak içerisin­de yerli yerine yerleştirmiştir. Es-Suyûtî şöyle demektedir: «Bir olayın nü­zul sebebi olabilmesi için, o olayın âyetin indiği günlerde vukuu bulmuş olması gerekir. Böylece el-yahidî´nin, Habeşistanlıların Mekkeye saidınla-rını el-FÎI sûresinin nüzul sebebi olarak göstermesi doğru değildir. Bunun nüzul sebebiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Aksine bu, Hz. Nuh´un kıssası, Âd ve Semûd ile Kabe´nin bina edilmesi v,e benzeri kıssalarda ol­duğu gibi geçmiş vak´aları haber vermekten ibarettir. El-Vahİdi´nin «Allah, İbrahim´i dost edindi» âyetinde Hz. İbrahim´i dost edinmesini nüzul sebebi olarak anlatması da bu kabildendir. Bunun da, nüzul sebebiyle bir ilişkisi yoktur. [43]O halde konumuz: «Kendisi sebebiyle, onu içererek yahut ona cevap olarak veya hükmüne mebnî olarak âyet veya âyetlerin indiği şeyi» tanı­makla ilgilidir. «Nüzul sebebi» olarak ifade ettiğimiz, işte budur.

Nüzul sebebi için yaptığımız bu tarif, Kur´an âyetlerinin iki kısma ayrıl­masını gerektirir: Nüzul sebebiyle ilişkisi olan âyetler ve ilişkisi olmayan âyetler. Onun için Hz. Ali, İbnu mesud ve başka âlim sahabeden nakle­dilen: «Hiç bir âyet inmemiştir ki onlar, ne hususta, kimin hakkında ve ne­rede indiğini bilmesinler» [44] sözünün harfi manasıyla alınmaması gere­kir. Onlardan biri bu hususta yemin etmiş olsa bile [45] Onlar, bu sözleriy­le ya-Arabiarın mübalağa sanatına uyarak- Kur´an-ı Kerim´e gösterdikleri ilgiyi ve onunla İlgili olan herşeyi takip ettiklerini ifade etmek istemişlerdir, ya da Rasulüliah (sav) zamanında duyduklarına ve şahit olduklarına hüsn-i zan besleyip bildiklerini halka aktarma ve ölümleriyle bu bildiklerini bera­ber götürmeme arzularından böyle konuşmuşlardır. Her ne kadar aklen, inen her âyetin nuzûl sebebini bizzat tesbit etmemiş oldukları muhtemel ise de, başka sahabiden onu duymuş olabilirler ve başkası vasıtasıyla onu öğrenmiş olsalar bile, kendilerini, kendi kulaklarıyle duymuş gibi kabul ede­bilirler. Yahut raviler nakilde mübalağa ederek söylemediklerini de onlara nisbet etmişlerdir. Aslında bu ifadelerde bir nevi övünme vardır kî bunu, onların söylemiş olduğunu kabul etmek zordur. Onlar ki, her alanda te-vazularıyla ve din hususunda fetva vermekten sakınmada ortaya koyduk­ları üstün edebleriyle darb-i mesei olmuşlardır.

Ayrıca biliyoruz ki, sahabe Kur´an´ı öğrenmeye büyük önem veri­yor, onu göğüslerinde ve satırlarda toplamakla meşgul oluyorlardı. Kur´-an´Ia meşguliyetleri vakitlerinin büyük bir kısmını kapsıyor ve duy­gularının tamamına hakim oluyordu. Vahiy, bir olay veya olaylar­dan sonra her an için bir veya bir kaç ayet getiriyordu. Yahut en azından her an için gelmesi ihtimal dahilindeydi. O halde sahabenin, her inen ayetin nuzül sebebini tesbit edecek vakti nasıl oluyordu.? Ayetlerin indiği zaman ve mekanda her zaman için nasıl hazır bulunuyorlardı. Şayet bazıları her duyduğunu ezberleme yahut onu yazarak tesbit etme yönüne gitmiş olsa bile, acaba nüzul sebebi olarak ezberlediği ve bildiğinin alın­ması mecburiyeti var mıdır? [46]

Sağlıklı manttk, her birinin, bizzat kendisinin duyma imkânına kavuş­tuğu âyetler hakkında kesin bir bilgi ile konuştuğuna hükmeder. Lâkin biz­zat kendisinin, bazı sebepleri bilmediğini de uzak görmediğimiz gibi Kur´an-la ilgili çalışmalarda bulunan âlimlerin bu sebeplerden birçoğunu bilmemiş olacaklarını da uzak görmüyoruz. Zaman geçtikçe de temel ve saf kaynak­tan uzaklaştıkları için bu konuda bilgisizlikleri artmaya devam etmiştir. Onun içindir ki selef-i salih âlimleri, nüzul sebebleriyle ilgili rivayetlere şid­detle bağlıydı.

İşte, ibnu Sîrin, [47] şöyle demektedir: Ubeyde´ye Kur´andan bir âyeti sordum. «Allahtan kork ve doğru söyle: Kur´an´in hangi hususlarda indiril­diğini bilenler göçüp gitti» karşılığını verdi [48] Lâkin bu korku onları, bu gibi konularda sahabeden gelen haberleri kabuletmekten alıkoymadı. Bu hususta delilleri de tartışma kabul etmez. Onlara göre «Sahabe sözüne karşı görüş ileri sürmenin ve içtihadın yeri yoktur. Aksine onun dayanağı nakil ve sema´dır. Sahabinîn onu Peygamber (S.A.V.) den duymuş olabi­leceğine hamledilir. Çünkü kendiliğinden söylemiş olması cidden uzak bir ihtimaldir.» [49]

Bu hususta tabii´nin sözü sahih rivayetten sayılmaz. Ama bu söz, sa­habeden rivayetleri sabit olan İkrime, Mücahid, Said b. Cübeyr, Ata, Ha-san-ı Basrî, Said b. el-Müseyyeb ve ed-Dahhak gibi tefsir imamlarından birinin rivayet ettiği başka mursel bir rivayetle destekleniyorsa, durum de­ğişir. [50]

Kur´an´ın Indlrlllşi zamanında yaşayan sahabinin ve sahabiden direkt olarak rivayet eden tabiinin haberlerini kabul etmekle, anlaşılıyor ki, riva­yetin sahih olmasının şart koşulmasından gaye, olayın bizzat müşahede edilmiş olması veya olayın yahut Kur´an´dan birşeyin indirilmesine sebep olan sorunun duyulması hususlarının kesinlik kazanmasıdır.

Belkide bu kesinliktir ki, bütün âlimlerin, nuzül Sebebini bilme yolunu sadece sahih rivayete hasretmelerine ve bu gibi bir konuda ictihad ve görüş ileri sürmeyi kesinlikle reddetmelerine sebep olmuştur. ei-Vahidi şu sözüyle buna işaret etmektedir: «Kur´anın nuzül sebebi ancak rivayet ve tenzil dönemine şahid olan ve bu hususa büyük önem veren kimselerden duyma ile tesbit edilir. Bunun dışında nüzul sebepleriyle ilgili söz söyle­mek caiz olmaz» [51] el-Vahidi daha sonra selef-i şalinin, bilmeden ve bîr-şeye dayanmadan Kur´an´a karşı yalan söylemiş olma korkusuyla nuzui sebepleri hakkında söz söylemekten sakınmalarını tasvir eder ve sözü bu sebeplerle ilgili rivayetleri ciddiye almayan cağının âlimlerine getirerek on­ları kınar. Sanki onlar Allanın, kendisine karşı iftira edenlere vadettiği aza­ba cridınş etmiyorlardır. Üzülerek derki: «Günümüzde herkes kendiliğinden bir şey uyduruyor, yalan ve iftira ediyor. Yularını cehalete teslim ediyor. Hem de âyetin sebebini bilmeyene vadedilen cezayı hiç düşünmeden.» [52]

Dinde bilmeden konuşan ve apaçık iftiraya dalanlar zümresinden ol­mamak için itiraf ediyor- ve çağımızın âlimlerini de - itirafa davet ediyo­ruz ki, hepimiz, bizi Kur´an´ın nüzul sebeplerine ulaştıran sahih rivayetle­ri araştırma hususunda ne kadar gayret etsek, sorulardan veya sebepler­den sonra inen âyetlerin tamamını ihata edemeyiz, Bu, bu alanda vârid olan rivayetleri dikkatli bir eleştiriden geçirdikten sonra ince ve ştırnutSu malumat ihtiva eden pek çok eser telif etmemizi gerektiriyor.

Nuzü! sebepleriyle ilgili geçmiş müelliflerin kendi eserleri şiddetli eleş­tirilere tabi tutulmuştur. Oysa bu müellifler üstün bir vera´ ve güvenilir ilmt hassasiyetle şöhret bulmuş kimselerdir. Onun için bu gün söyliyecekleri-miz daha şiddetli eleştirilere tabi tutulacaktır. Daha acı bir şekilde sorgu­ya tabi tutulacağız!

Meselâ es-Suyütİ -bu ilimde müstakil eser verenleri zikrettikten ve -el-Vahidinin kitabını eksik olmakla tenkid ettikten sonra [53]el-Ca´berî´nin [54] bu kitabı ihtisarını ve «bir ilâve yapmaksızın senedlerini hazfetmesini» eleştirir. Es-Suyuti daha sonra Şeyhül-İslâm Ebu´l-Fazl b. Hacer´in [55] nu-zül sebepleriyle ilgili bir eser yazdığını ancak «Kitabı temize çekme imkâ­nını bulmadan vefat ettiğini, kitabın müsvedde halinde kaldığını» ve bu müsveddeyi tam olarak inceleyemediğîni haber verir. Es-Suyuti´riin ifadesi, müsveddenin bir kısmını yahut tamamını okuduğuna işaret etmekle birlikte bu eseri beğendiğine dair hiçbir işareti bulunmamaktadır. Aksine, kendi eserini terazinin bir kefesine, kendisinden önceki müelliflerin eserlerini bir kefeye koyduğuna ve kendi eserini «Şümullü ve lüzumsuzluklardan ayıklan­mış ve bu konuda eşsizlikle» nitelediğine göre İbnu Hacer´in eserini de eleş­tirme eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. es-Suyûti´nin sözkonusu eseri: «Lubâbu´n-Nükül fi Eshabi´n- Nuzübdir. [56] Bizce es-Suyuti´nin kitabıyla övünmesinin büyük bir değeri olmayabi­lir. Son asırlarda deriemeci bu tip alimlerin çeşitli eserlerinde bu-tür şata­fatlı öğünme namelerine alıştık. Bu tatsız nağmeyi özellikle es-Suyuti´nin eserlerinde görmeyi garipsemez hale geldik. Allah rahmet etsin ve günah­larını bağışlasın. Lâkin burada bizi ilgilendiren bu övünmenin iş´ar ettiği eski kitaplarda gerçekten mevcut olan eksikliktir. Şayet o eserlerin mü­kemmelliğine gölge düşüren eksiklik olmasaydı, es-Suyuti ve başka âlim­ler onları zayıflık ve eksiklikle niteleme cesaretinde bulunamazlardı...Keşke bu eserlerde zayıf taraf sadece eksik olmaları olaydı. Ne yazık ki bu eserler tarihi hatalar, mantıki mugalatalar, acayip mübalağalar ve garip nevadirle de doludur!

Meselâ el-Vahidî, Aüah TeâlÖ´nın: «Allah´ın mescidlerinde O´nun ismi­nin anılmasını yasak eden ve yıkılmalarına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada re­zillik onlaradır, âhireîte de büyük azap da onlaradır,» [57] âyetini okur ve bundan, mabedleri küçük gören, dini ibadetlere engel olanlarla, mukadde­sata saldıran ve mescidlerin yıkılmasına çalışanlara genel olarak azap va-dediidiği neticesini çıkarmaz. Aksine fahiş bir tarihi hataya düşer. Ayrıca bu düştüğü hata sadece kendisini ilgilendirseydi durum yine basitti. Lâkin bu hatayı Allah´ın kitabındaki bir nassa hamleden Oysa ne kendisinin ve ne de başkasının, hatasını Kur´an´a yüklemeye hakkı vardın Ne gariptir ki ei-Vahidi, bu ayetin, Bâbil´li Buhtunasr hakkında indiğini Buhtunasr ve et-baının yahudilere saldırarak Beytu´l-Makdis´i yıktıklarını, Bizanslı hiristiyan-lann da onlara yardımcı olduklarını söyleyen Katade´nin görüşünü naklet­mekten çekinmez. [58] Beytu´l Makdis´in yıktırılmasında hiristiyaniarın Buhtunasr´la elbirliği yaptıklarını zikreden Halbuki Buhtunasr´in bu olayı Hz. İsa´nın doğumundan 633 sene önce olmuştun [59]İki husustan dolayı e!-Vahidi´nin bu hatası affedilir: Birincisi: O, tarih­çiler arasında sayılmaz, ikincisi: El-Vahidi Katade´nin görüşünü benimsedi­ğini söylememiş ve her ne kadar konuyla ilgili olarak ondan sonra bir tef­sir zikretmişse de Katade´nin görüşünü, onda bir sakınca yokmuş gibi bir yorum yapmadan zikretmekle yetinmiştir. Her iki durum da muhtemel ola­bilin Birinci te´vil, ei-Kelbi kanalıyla gelen İbnu Abbas´in sözüdür: «Âyet, /Romalı Titus ve hiristiyan etbaı hakkında inmiştir. Çünkü onlar İsrailoğulla-nna saldırmışlar, savaşçılarını öldürmüş, çoluk çocuklarını esir almış, Tev-ıratı yakmış ve Beytu´l-Makdis´i tahrip edip içine leş atmışlardır.» Tarihçile­rin nazarında bu tevilde bir engel yoktur. Çünkü Titüs´un Beytul-Makdis´e girişi ve orayı yıkması, Hz. İsa´dan yetmiş yıl sonra olmuştur. Son tefsir yi­ne İbnu Abbas´ın sözüdür. Lâkin bu rivayet Ata, [60] kanalıyla gelmiştir. Buna göre: «Mekke müşrikleri hakkında inmiştir. Onların, müslümanları; Mescid´i Haram´da Allah Teâiayi anmaktan alıkoymaları Sözkonusu edil­mektedir.» İbnu Abbas bununla Hudeybiye umresi olayına, işaret etmekte­dir. Belki de bu te´vil ilk bakışta Kur´anî ve tarihî akışa daha yakın görün­mektedir. Yahut en azından Titüs olayından daha çok ihtimal dahilindedir. Çünkü Titüs olayının üzerinden uzun müddet geçmiştir. Âyetin bu olay ile bir münasebeti yoktur. Lâkin el-Vahidi bu te´vile karşı çıkar ve Arap müş­riklerin cahitiyet döneminde Mescid´i Haram´ı tamir ettiklerini ve onu şeref

ve övünç kaynağı olarak kabul ettiklerini onu, asla yıkmaya kalkışmadık­larını söyler. Âyet sadece bir yönden onları ilgilendirir ki o da: Hudeybiye yılı Peygamber ve ashabının Mekkeye girmelerine enjjel olmalarıdır. [61]

Hatta el-Vahidi´nin -tarihi olayları bilmeyişinden dolayı- içine düştüğü fahiş hata, Yahudilerin «İkinci Buhtunasr» diye isimlendirdikleri Romalı Adrtnal´a hamlederek mazur görülebilirler. Çünkü Adrinal Hz. İsa´dan yüzo-tuz yıl sonra gelmiş ve Orşelim harabeleri üzerine bir şehir kurarak bu şeh­ri süslemiş, hamamlar inşa etmiştir. Süleyman heykelinin harabeleri üze­rinde bir heykel dikmiştir. Yahudilerin şehre girmelerini yasaklamıştır. Şeh­re girmenin cezası, ölüm idi. [62] El-Vahidi´nin bu kusurunu görmemezlik-ten gelsek bile müfessir ve tarihçi İbnu Gerir için ne mazeret bulacağız. O. el-Vahidi´nin yaptığı gibi Buhtunasr hadisesini zikretmekle yetinmez, âde­ti olduğu üzere kaviller arasından bir seçim yapar ve Buhtunasr olayını tercih ederek şöyle der: «Âyetin tevili ile ilgili naklettiğim tevillerin en uy­gunu, Allah Teâiâ´nın, «Allah´ın mescidlerinde isminin anılmasına engel olandan daha zalim kim vardır» sözüyle hiristiyanları kasdettiğidir. Çünkü Beytü´l Makdisi yıkanlar ve Buhtunasr´a yardım ederek İsrailoğulları mümin­lerinin, Buhtunnasr´in ayrılışından sonra Beytu´l Makdis´te namaz kılmala­rını engelleyenler onlardır.»?! [63] Güvenilir bir tarihçi ve hafız olan İbnu Cerîr´e ne oldu da bu görüşü tercih ediyor? İlmi ölçüler içerisinde düşün­düğümüz zaman onun gibi bir tarihçinin sözünü «İkinci Buhtunasr»a ham­lederek onu savunabilir miyiz? yoksa büyük âlimlerin ve en güvenilir ha­fızların tarihi hatalara düştüklerini mi kabul edeceğiz?Nuzül sebepleri arasına sokulmaya çalışılan ve Kur´an´ın söylemediği­ni ona söyleten benzeri tarihi hataları sıralayıp dökecek olursak konuyu çok uzatmış olacağız. Ancak bu hataların ardında gizli duran sırra parmak basmak için bunu fırsat biliyor ve bu hataların, âlimlerin çoğunun, her âye­tin nuzül sebebinin bulunduğunu sanmalarından ileri geldiği soyuyoruz. On­lara göre, sebep ve neticeleri kendileriyle birlikte tarihe gömülen geçmiş milletlerle ilgili vak´alann bile nuzül sebebi aranacaksa, bunun ister mü­minlerden, ister müşriklerden ve ister kendilerine kitap verilenlerden olsun Rasulüliah (S.A.V.) in zamanında yaşayanlar arasından seçilmesi daha uy­gun olacaktır.Sözkonusu ettiğimiz âyetin nuzül sebebinin Buhtunasr yahut Titus´-un Beytu´i-Makdis´e girişi olduğu söyleneceği yerde Kur´an´ın bu âyettenönceki akışı derin bir incelemeye tabi tutulduğunda bunun genel olarak kitap ehli ve benzerlerine yapılmış bir hitap olduğuğu görülecektir. Netice olarak mabedlerin kudsiyetine el uzatanların hepsi bu hitabın muhatabıdır.İster böyle bir olay kendi dönemier/ncle vuku bulmamı? vlm yolM ger­çekten o ana kadar vukubulmamış olsun ister gelecekte vukubulsun far-ketmez. Âyette böyle bir hitabın bulunması» şahısların, yer ve zamanın ta­yin edilmesini gerektirmez. Âyet, hangi zaman ve mekânda olursa olsun mabedleri yıkmaya teşebbüs eden herkese şiddetli bir ikazdır.Tevilde böyle bir metodun tercih edilmesi müfessiri nuzül sebepleri konusunda çıkmazlara girmekten kurtaracak ve Kur´an´da bazı sûre ve âyetlerin belli bir sebebe mebni olmadan indiklerini kabul ettirecektir. Man­tığın kendisi de her sûre ve âyetin başlangıçta bir sebebinin bulunmasını gerekli kılmaz. Yahut hakiki bir sebep olarak sayılamayacak genel bir se-beb söz konusu olabilir. Kur´an´ın muhtelif yerlerde çeşitli yönleriyle anla­tılan Hz. Musa´nın kıssasında olduğu gibi... Nitekim bu kıssa başlangıçta bir sebebe mebni olarak inmemiştir. Ama mutlaka ona bir sebep bulmak gerekiyorsa, çeşitli yerlerde sözkonusu edilen bu kıssanın hepsinin sebebi, genel bir sebebe dayanmaktadır ki o da, Peygamber (s.a.v.J in teselli edil­mesi ve katı kalbli azgın kavminden karşılaştığı sıkıntılar içerisinde kalbi­nin güçlendirilmesidir. Evet Hz. Musanın kıssasını tasvir eden âyetler, -Hz. Musa zamanında inmediklerinden- Hz. Muhammed´in teselli edilmesi için inmişlerdir, denilir. Çünkü inişleri Hz. Muhammed zamanında olmuştur. Onlar için, sebeb olarak Hz. Musa ve kavmi gösterilemez. Çünkü o kıssa tarihe gömüldükten ve üzerinden asırlar ve nesiller geçtikten sonra bu âyetler İnmiştir.

O halde Hz. Yusuf kıssasının, sahabenin: Rasûlüllahtan bir kıssa an­latmasını istemeleri üzerin© İndiğine itiraz etmenin anlamı yoktur. Bu istek üzerine Allah Teâlâ: «Elif, Lam, Râ, Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab´ın ayetleridir.» ve «Sana en güzel kıssaları anlatıyoruz» diye başlayan kıssa­yı indirmiştir. [64] Çünkü sûrenin yalnız ilk âyetlerinin değil, tamamının so­ru soran sahabeyi ilgilendirdiği apaçıktır. Kendileri için öğüt ve ibretler İh­tiva eden Kur´anî kıssalara susamışlar ve Rasülüllah (S.A.V.) e kıssaların en güzelini dinleme orzusunda olduklarını belirtmişlerdir [65] Bunda ga-ripsenecek bir durumda yoktur. Yine Yahudilerin Zülkarneyn´i sormaları da

yadırganmaz. Nitekim Katade şöyle diyor: «Yahudiler Peygamber (SAV.) den Züikarneyn´i sordular. Bunun üzerine Allah Teâla şu âyeti indirdi: «Sa­na Zülkarney´ni sorarlar, onu size anlatacağım de.» [66]

Onun için başlangıçta bir sebebe mebni olmadan inen kısmı açıkla­yan ifademizde kati davranmadık. Bu kısmın, geçmiş vö.k´alarla ilgili âyet­lerin ne hepsini, hatta çoğunu ve Kur´an kıssalarının hepsini hatta ekseri­yetini ve ne de kıyamet sahnelerinin; oennet ve cehennem tasvirlerinin ta­mamını veya büyük bir kısmım ihtiva ettiğini söyledik. Bu konularda inen bazı âyetlerin sebeblerinin bulunmasına mani yoktur. Lâkin gerek ferdi ve gerek içtimai konularla ilgili hukuki meseleleri anlatan âyetlerle bu gibi konulardan bahseden âyetler arasında bir karşılaştırma yaptığımız zaman bu âyetlerin diğer âyetlere nazaran nuzûi sebeplerine daha az muhtaç ol­dukları gözden kaçmamaktadır. Okuyucunun gözüne ibadet ahkamı, muamelat, helâl ve haram, cihad, şahsi haller, medeni hukuk ya da devlet­ler arası antlaşmalarla ilgili bir âyet iliştiğinde hemen onun nüzul sebebini düşünme ihtiyacını duyar. Çünkü ancak nuzül sebebini bulduğu zaman bu âyetlere açık ve tam anlaşılır bir mana verebilir.

Kasden yapılmayan fakat müfessirlerin geçmiş olayları nuzül sebep­leri arasına sokma mübalağalarından kaynaklanan bu hataları görmemez-likten gelsek, sebeplerle ilgili rivayetler hususunda da başka birtakım engel­lerle karşılaşıyoruz. Her zaman sahih rivayetin ibaresinde nuzül sebebi ol­duğunu açıklayan sarih bir ifade bulunmayabilir. Aksine bazen bu ifada açık, bazen de sebeb olma ihtimali olabileceği gibi olmaya da bilir. Şayet râvi, sebep lafzıyla bunu açıkça ifade ediyor vediyorsa yahut olay nakledildikten ya da Rasûlullah (SAV.) e müteveccih bir sual sorulduktan sonra «nûzül» maddesinin başında takip ifade eden

bir «fe» bulunup denili­yorsa bu sebep hususunda apaçık bir nasstır. Ama ifadesiyle yetiniliyorsa bu ifade sebep ifade edebileceği gibi âyetin ihtiva ettiği hüküm de belirtilmek isteniyor olabilir. ez-Zerkeşi, «el-Burhan» da şöyle demektedir: «Sahabe ve tabiînin âdetlerindendir. Onlardan biri:dediği zaman bununla o âyetin o hükmü ihtiva etti­ğini kasteder, o hususun âyetin nuzûl sebebi olduğunu değil. Hadisçiler-den bir gurup ise, İbnu Ömerin âveti nQkkındaki sö­zünde olduğu gibi bunu müsned merfu kabul ederler. Ancak imam Ahmed, Müslim ve başkaları bunu müsnedden kabul etmez, delil getirme ve te´vil kabilinden sayarlar. Bu, hüküm için âyeti delil getirmektir, nakil ve vukubu-lani ifade etmek için değil.» [67] Bu sebeple bir râvi: «Bu âyet şunun hakkında inmiştir» derse ve başkası da başka birşey hakkında indiğini soyu­yorsa, bu takdirde lafız iki görüşe de muhtemel ise ikisine hamledilir ve bunda bir çelişki yoktur. Değilse, görüşlerden hangisine delalet ediyor ve sözün gelişi hangisi İçin daha uygun düşüyorsa, o tercih edilir. Ama râvi-lerden biri, açık bir şekilde «âyet şu hususta inmiştir» demişse, o zaman ona hamledilir ve o takdim edilir. .

Şayet inen bir âyet veya ayetler için birden fazla sebep gösteriliyorsa, bu durumda âlimlerin gayet hassas ölçüleri vardır. Ona dayanarak ya ri­vayetlerden birini tercih ederler ya da makbule geçecek şekilde aralarını uzlaştinrlar.

Şayet sahih iki rivayet bulunur ve aralarında bir tercih yapamazsak, aralarını bulur ve âyeti, bu iki sebebe hamlederiz.

Bunun misali Buharı ve Müslimin rivayet ettikleri- lafız Buharİ´nİndir-şu hadis ile yine Buharinin naklettiği diğer bir hadistir. İik hadis şöyle: Seni b. Sa´d den rivayete göre Aciân oğullarından Uveymir, Aclân oğullarının büyüğü olan Âsim b. Adiyy´e gelerek şöyle sorar: - Siz ne dersiniz? Bir kimse karısıyle birlikte birini {zina üzerinde) bulsa, kadının kocası zâniyi ö/dürmeli, siz de onu (kısas olarak) öldürmen misiniz? Yoksa, bu kimse ne yapmalı? Lütfen bu meseleyi Rasûlüllah (S.A.V.)e benim için sorar mısınız? der. Bunun üzerine Âsim, Rasûlüllah´a gelip: Ya Rasûlüllah: diye söze bağ­layıp sordu. Lâkin Rasûlüllah (S.A.V.) böyle bir sorunun sorulmasını hoş görmeyip ayıpladı.

Sonra Uveymir, Âsim b. Adiyy´e durumu sordu. O da, Rasûlüllah böyle meselelerin sorulmasını çirkin buldu ve ayıpladı, karşılığını verdi. Bunun üzerine Uveymir; Vallahi ben çekinmem bunu kendim Rasû´.üllah´a sorarım, dedi ve gidip: -Ya Rasûlallah: Bir kimse karısıyla beraber bir kişiyi (zina üzerinde) bulsa, kadının kocası zâniyi öldürmeli, sonra siz de (kısas ola­rak) onu öldürmeli misiniz? Yoksa, bu adam ne yapmalı diye sordu. Bunun üzerine Rasûli Ekrem:

— Ey Uveymir! Senin ve karının hakkında Allah Teâla Kur´an (âyeti) gönderdi, dedi. Ve bu karı, kocaya Allah Teâlâ´nın Kur´an´da öğrettiği üze­re mülâane etmelerini emretti» [68]

Diğer hadis de Buhari´nİn olup şöyledir: İbnu Abbas´dan rivayete göre Hilâl b. Umeyye peygamber (S.A.V.) in huzurunda karısına Şerik b. Sehmâ ile zina etti diye söz attı. Rasûlüllah da Hilâl´e:

— Dört şahidini hazırla, yahut arkana had (vurulur) buyurdu. Bunun üzerine Hilâl:

— Ya Rasûlallah. Birimiz karısının üstünde bir erkek görürse, şahid aramaya mı gidecek? (şahid getirinceye kadar savuşmaz mı?) diye itiraz etti. Rasûlüllah:

— Sen şahidlerini hazırla. Aksi takdirde arkana hadd-i kazf (seksen değnek) vurulur, demeye devam etti. Bunun üzerine Hilâl b. Ümeyye:

— Ya Rasûlallah! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah Teâlâ´-ya yemin ederim ki. muhakkak ben kesin olarak doğru soyuyorum. Ve emi* nim ki, Ailah benim arkamı hadden kurtaracak bir vahiy, bir âyet göndere­cektir, dedi. Bu sırada hemen Cibril indi ve Rasülullah´a

[69] âyetini tâ kavli şerifine kadar getirdi. [70]

Bu iki oiay arasında geçen müddet az olduğundan aralarını cemetmek kolaydır. Bu iki sahabeden biri Rasûlüllah (S.A.V.) e konu hakkında soru sormuş ve Rasûlüllah henüz ona cevap vermeden diğeri de gelip aynı hu­susu sormuştur. Ardından da Allah Teâlâ bu iki soruya karşılık en-Nur sü­resindeki mulâane âyetlerini indirmiştir.

Hafız el-Hatib´in dediği gibi «ayni anda sormuş olmaları da» uzak bir İhtimal değildir. Âyetin birden fazlaya hamledilmesi açıktır ve evlâ olan da budur. Sebebin birden fazla olmasında bir sakınca yoktur.» Nitekim İbnu Hacer de ayni şeyi söylemektedir. [71]

Şayet her iki rivayet sahih olup aralarında bir tercih yapamadığımız gibi olayların vukuu arasında geçen müddet uzun olduğundan ikisini ce-metme imkânımız yoksa, âyetin iki defa indiğine hüküm veririz.

Buna misâl: el-Beyhaki ve el-Bezzâr´ın Ebu Hureyre´den rivaytlerine göre Peygamber (S.A.V.) şehid düşen Hz. Hamza´nin başında durmuş ve kendisine işkence yapılarak şurasının burasının kesildiğini görerek şöyle demiştir: «Sana bu yaptıklarına karşılık onlardan yetmiş kişiye aynı şeyi yapacağım. Peygamber (s.a.v.) (henüz orada) duruyorken Cibril en-Nahl sûresinin şu son âyetlerini indirdi: «Eğer ceza vermek isterseniz size ya­pılanın ayniyle mukabele edin... (Surenin sonuna kadar ki üç ayet) [72]

Et-Tirmizi ve el Hakim, Ubeyy b. Ka´bin şöyle dediğini rivayet ederler: «Uhud savaşında Ensardan altmışdört kişi ve muhacirinden altı kişi şehid düştü. Şehit düşenler arasında Hz. Hamza da vardı. Ona İşkence ederek azalarını kesmişlerdi. Ensâr dedi ki: Birgün böyle fırsatını bulursak, onla-

ra daha fazlasını yapacağız. Mekke´nin fethedildiği gün Allah: «Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın ayniyle mukabele edin...» âyetini indirdi.[73]

Burada İki rivayetin arasını cemedemîyoruz. Çünkü iki olay arasında uzun bir müddet vardır. Rivayetlerden biri Uhud gazvesiyle diğeri de Mek­ke´nin fethiyle ilgilidir. Arada birkaç sene vardır. Onun için âyetlerin iki de­fa inmiş olabileceğinden başka bir çıkar yol yoktur. Önce Uhud gazvesin­de, bilahare Mekke´nin fethinden sonra inmişlerdir.

Yine Buhari´nin e!-Müseyyeb´ten rivayet ettiği: Ebu Talib vefat etmek üzere iken Peygamber (s.a.v.) onun yanına geldi. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Umeyye de orada bulunuyorlardı. Peygamber (s.a.v.): Ebu talib´e «Amca, «lâ ilahe illallah» de, Allah yanında onu sana delil getireyim» çtedi. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Ümeyye: Ey Ebu Talib! Abdulmuttaüb mille­tinden (dininden) yüz mü çevireceksin? Diyerek ona engel oldular. Rasû-lüllah (S.A.V.) «İyi bil amcacığım! Yemin ederim ki ben, hakkında mağfiret dilemekten nehyolunmadikça Allah´tan sana af ve mağfiret dileyeceğim.» dedi. Bunun üzerine: «Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek peygamber´e ve müminle­re yaraşmaz...» sözünden «O, onlara karşı şefkatli ve merhametlidir» [74] sözüne kadar indirildi.

Bu âyet et-Tevbe süresinden olup Medine´de son zamanlarda indiğine dair ittifak vardır. Halbuki Ebu Talib´in ölümü Mekke´de olmuştur. [75]

Yine «ihlas» sûresinin Mekke´de müşriklere, Medine´de de Kitap Ehli­ne cevap olarak indiği rivayet edilir. [76] Nüzulün birden fazla olmuş ol­masında bir sakınca yoktur. Ez-Zerkeşi şöyle demektedir: «Bir şey, şanını yüceltmek ve sebebi tekerrür ettiğinde unutulması korkusuyla onu bir da­ha hatırlatmak için iki defa inebilir. Nitekim Fatiha sûresinin bir defa Mek­ke´de bir defa da Medine´de olmak üzere iki defa indiği rivayet edilir.» [77]

Şayet her iki rivayet sahih olur ama ya birinin diğerinden daha sahih olması, ya da birinin ravisi bizzat olayı müşahade etttiği halde diğerinin müşahade etmemiş olması sebebiyle rivayetlerden birini tercih edebiliriz. Hiç şüphesiz bu durumda nuzül sebebi tercih edilen ve daha sahih olan ri­vayet alınır.

Buna misal: Buhari´nin Ibnu Mesud´dan şu rivayetidir. İbnu mesud ´ şöyle dedi: Peygamber (s.a.v.) le birlikte Medine´de yürüyorduk. Peygam-ber (S.A.V.) bir hurma dalına dayanarak yürüyordu. Yanımızdan bir gurup yahudi geçti. Biribirlerine, ondan birşey sorsak diye fısıldaştılar. Sonra: Bi­ze ruhtan bahset dediler. Peygamber (S.A.V.) doğruldu ve başını kaldırıp bir müddet öylece durdu. Anladım ki kendisine vahiy geldi. Nihayet vahiy ayrıldı ve Rasulüllah ardından şöyle dedi: «Deki ruh, Rabbtmın işinden-dir. Size ilimden ancak azı verilmiştir.»[78]Misalimizin diğer rivayeti ise, Tirmizînin İbnu Abbas´tan rivayet ettiği ve sahihtir dediği şu rivayettir: İbnu Abbas dedi ki: «Kureyş, yahudilere Bize birşeyler öğretin de şu adamdan soralım, dediler. Bunun üzerine on­lar da ruhtan sordular ve Allah: «Sana «ruh»u sorarlar. De ki: Rabbimin emri (cümlesin) dendir. (Zaten) size az bir ilimden başkası verilmemiştir.» âyetini indirdi. [79] Burada iki rvayet vardır. Rivayetlerden biri Buharnî´nin olup sahih bir rivayettir. Diğeri ise Tirmîzi´nindir ve Tirmizî, sahih olduğu­nu söylemektedir. Ancak cumhur, Buharı´nin Sahihini Tirmizi´nİn sahihine takdim ettiği için birinci rivayet tercih edilir. Ayrıca bu rivayette ibnu Me-sud olayda hazır bulunmuş ve onu bizzat müşahade etmiştir. Elbetteki gö­ren duyan durumunda değildir. Birinci rivayetin tercihinde ikinci etken bu­dur. Hatta bu vecih, tercih hususunda daha güçlüdür. [80]

Başka sahih rivayet bulunduğu halde ondan daha sahih ve ona göre tercih edilen bir rivayet bulunduğu için sahih olan bir rivayet terkedildiği-ne göre, rivayetlerden biri sahih olup diğeri sahîh olmadığında sahih ola­nın tercih, edileceği tabiidir.

Buna misal: Rivayetlerden biri Buhari Müslim ve başkalarının Cün-düb´ten yaptıkları şu rivayet ki, bu rivayette Cündüp şöyle demektedir: «Peygamber {S.A.V.) bir ara keyfsizlendi de bir veya iki gece (namaza) kalkmadı. O sıra bir kadm gelip: Ya Muhammed, bakıyorum şeytanın se­ni terketmiş, dedi. Bunun üzerine Allah: «Kuşluk hakkı için! Rabbin seni bırakmadı ve sana danlmadı.» âyetini indirdi [81]

Diğer rivayet ise, et-Töbarani ve İbnu Ebi Şeybe´nin Hafs bin Meyse-reden, onun, anasından ve onun da Rasûlültah´ın hizmetçisi olan annesin­den yaptığı rivayettir. İşte Rasulüllahın hizmetçisi olan bu hanım şöyle diyor: Bir köpek yavrusu Peygamber (S.A.V.) in evine girdi ve divanın altına sokuldu. Meğer orada ölmüş, Peygamber (S.A.V.) e dört gün vahiy gelmedi. Bunun üzerine peygamber: «Ya Havle, Rasulüllahın evinde ne

oldu ki Cibril bana gelmez oldu!» O zaman kendi kendime: Kalkıp evi sü­pürüp temizlesem, dedim ve divanın altını da süpürdüm. O ölen yavruyu çıkarıp attım. Bir baktım Rasulüilah (S.A.V.) sakalı tir tir titrer olduğu hal­de geldi. Vahiy geldiğinde kendisini titreme tutardı. O zaman Allah: «Kuş­luk hakkı için» sözünden «ve sende hoşnut olacaksın» sözüne kadar indir­di.»

İkinci rivayette uydurma kokusu açıktır. Bu rivayette geçen her kelime ve anlatılan her anlam dehşet verici ve gariptir. Halbuki birinci rivayet sa­hih oiup böyle bir rivayet karşısında tereddüt gösterip: Acaba bu rivayet­lerden hangisini alalım şeklinde bir şüpheye kapılmak yersizdir. Çünkü sahihin karşısında batılın bir değeri yoktur. İbn Hacer şöyle demektedir: «Köpek yavrusu sebebiyle Cibril´in gecikmesi olayı meşhurdur. Lâkin âye­tin nuzül sebebi oluşu gariptir ve rivayetin senedinde tanınmayan vardır. Elbette burada mutemet olan, sahih olanıdır.» [82]

Bazen tek olay, Kur´an´dan iki veya daha fazla nuzüle sebep olabilir. Sözleriyle bunu kastederler.

Tek olayın iki nuzüle sebep olmasına misâl; İbnu Cerir et-Taberi, et-Tabarani ve Ibnu Merdevey´in ibnu Abbas´tan naklettikleri şu rivayet ki, bu rivayette İbnu Abbas şöyle demektedir: «Rasulüilah (S.A.V.) bir ağacın gölgesinde oturuyordu, şöyle buyurdu: Size şeytanın gözleriyle bakan biri gelecek, geldiğinde onunla konuşmayın. Onlar henüz orada otururlarken mavi gözlü biri çikageldi. Rasulüilah {S.A.V.) onu çağırdı ve: «Senle arka­daşların ne diye bana sövüyorsunuz?» dedi. Adam gidip arkadaşlarını ça­ğırdı. Rasulüilah hakkında kötü söz söylemediklerine dair Allah´a yemin ettiler. Nihayet Rasulüilah onlardan vazgeçti, O zaman Allaha Teâlâ şu âyeti indirdi: «And olsun ki, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişler İken, söylemedik diye Allah´a yemin ettiler, başarama­yacakları birşeye giriştiler; Allah ve peygamberi bol nimetinden onları zenginleştirdi ve öc almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse iyiliklerine olur; şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğ­ratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları yoktur. [83]

El-Hakim, bu hadisi aynı lafızla rivayet eder ve Allah şu âyetleri İndirdi der: «Allah, onların hepsini tekrar dirilttiği gün size yemin ettikleri gibi O´-na yemin ederler; kendilerine bir yarar sağlayacağını sanırlar. Dikkat edin; onlar şüphesiz yalancıdırlar. Şeytan onların başlarına dikilip Allah´ı anma­yı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin; şeytanın ta­raftarları elbette hüsrandadır» [84]

Tek olayın ikiden fazla nuzüle sebep oluşuna misal: El-Hakim ve Tir-mizi´nin, Ummu seleme´den yaptıkları şu rivayettir. Bu rivayette Ummu Se-•lerne şöyle demektedir; Ya rasulallah! Hicret meselesinde Allah´ın kadın­lardan bahsettiğini duymadım, dedim. Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi: «Rableri dualarını kabul etti: «Bir birinden meydana gelen sizlerden, er­kek olsun, kadın olsun, iş yapanın işini boşa çıkarmam. Hicret edenlerin, Memeketlerinden çıkarılanların, yolumda ezaya uğratılanların, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. And olsun ki, Allah katında bir nimet olarak, onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ni­metin güzeli Allah katındadır.»[85]

El-Hakim yine Ummuseleme´nin şöyle dediğini rivayet eden Dedim ki: Ya Rasulallah, erkekleri zikrediyorsun ama kadınlardan bahsetmiyorsun! Bunun üzerine Yüce Allah: «Allah´ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyler] özlemeyin:..» [86]âyeti ile «Doğrusu erkek ve kadın müslümanlar, erkek ve kadın müminler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkek ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve ka­dınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah´ı çok anan erkekler ve kadın­lar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır.» [87] âyeti ve bir de: «Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun amel edenin amelini boşa çıkarmam... (Yukarıdaki Âli İmran âyetle­ri) [88] indirdi. [89]

Bu anlattıklarımız, muhakkik müfessirlerin nuzül sebepleriyle ilgili ri­vayetleri tercihlerinden bazı numuneler. Gördüğümüz gibi bu ölçüler iyi se­çim, derin eleştiri, üstün zevk ve parlak tesbitlerle eşsizdir. Böylece o gü-venüir âlimler nuzûl sebeplerinin anahtarlarına el koymuş ve onları aşırı gi­denlerin ve acelecilerin ellerinin ulaşamayacağı bir yere koyabilmişler ve tarihçilerin temelsiz vehimlerine dalmalarına engel olabilmişlerdir. Çünkü bu âlimler, Kur´an araştırmalarını tarih rivayetlerinin üstünde tuttukları gi­bi tefsir ilmi ve luğatla beyan kurallarının da üstünde tutmuşlardır.

Bu parlak eleştiri çalışmalarının ışığında o muhakkikler âyetlerin, keş­fettikleri ferdî ve özel sebeplerden dolayı inişlerinin bu âyetlerin Kur´an´ın genel akışı içerisinde münasip yerlerine oturtulmalarına ters düşmediğini

kendi gözleriyle görmüşler gibiydiler. Çünkü Kur´an´ı Kerim, sebeplere mebni ve çeşitli zamanlarda vukubuian olaylara tabi olarak parça" parça iniyordu. Peygamber (SAV.) de vahiy mefhumunu tesbit ve Kur´an´ın naz­mına riayet ederek Allahtan aldığı emir ile inen bu âyet ve âyetleri kendile­rine münasip düşen yerlerine yazılmasını emrediyordu. [90]

Onların tarihî sebep ile edebî üslûp arasını cemetmeleri, kalemin ifa­de edemeyeceği üstün eleştiri ve sanat duygularını sergilemektedir. Nü­zul sebeplerini tesbit için zamanı şart koşmada ne tarihi hakikatleri ve ne de üslûbun gözetilmesi için zaman mefhumunu bir tarafa atarken sanat bütünlüğünü görmernezlikten geldiler. Çünkü-ez-Zerkeşi´nİn de belirttiği gi­bi -nuzül sebeplerinde zaman şartı mevcut olduğu halde genel uslûb söz konusu olduğundan bu şart ortadan kalkmaktadır. Çünkü burada sözkonu-su olan, âyetin kendisine münasip düşen yere konulmasıdır. [91]

Tertip açısından hikmete uygun olarak satırlara yerleştirilen ve iniş açısından olaylara tâbi olarak göğüslerde ezberlenen âyetler ne de çok­tur!

Allah Teâlâ´nın en-Nisa süresindeki «Kendilerine Kitap verilmiş olan­ların puta ve şeytana kanıp, inkâr edenlere: «Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar» dediklerini görmedin mi?»[92] âyeti Ka´bu´l-Eşref is­minde ehli kitaptan biri hakkında inmiştir. Bu zat Mekke´ye gelmiş ve Bedir gazvesinde öldürülenleri görmüştü de kâfirleri, öçlerini almak ve Peygamber (S.A.V.) e saldırmak için teşvik etmişti. O zaman müşrikler kendisine, kendilerinin mi, yoksa müslümantarın mı doğru yolda oldukları­nı sormuşlar ve o da duygularını istismar ederek onların, müminlerden da­ha çok doğru yolda olduklarını söylemiştir. [93]

Bu adamla bu sözde ona ortak olanlar hakkındaki ayetler sıralandık­tan sonra Kur´ânî anlatım, emanetlerin ehline verilmesiyle ilgili yeni bir âyet ve yeni bir konuya yönelerek şöyle buyurmaktadır: «Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..» [94]Bu âyet-müfessirlerin de be­lirttiği gibi- Kabe´nin bakıcısı Osman b. Talha b. Ebî Talha el-Abderî hak­kında nazil olmuştur. O sıra Rasûlüilah (S.A.V.) Kâbenin anahtarını almış ve tekrar kendisine iade etmişti. [95] O halde bu âyet Mekke´nin fethinde, diğeri ise, Bedir savaşından,sonra Ka´b b. el-Eşref olayında inmiştir. Her iki âyetin inişi arasında altı yıl vardır. Durum böyle olduğuna göre aoaba

neden bu âyetler yan yana dizilmiştir. Aradaki bunca müddet farkına rağ­men bu meseleler neden ard arda zikredilmiştir?.

Muhakkik âlimler bu iki mesele arasında ortak bağı bulmuş ve onlar­dan neredeyse yapısı sağlam, cüzleri birbirine sıkı sıkıya bağlı, sarmaş do­laş olmuş birtek konu çıkartmışlardır. Çünkü müşriklerin duygularına yağ sürüp onlara: Siz inananlardan daha doğru yoldasınız, diyenler Kitap Ehli olup kendi kitaplarında Peygamber (SAV.) İn gelişinden ve onun nitelik­lerinden söz edilmekte ve bu emaneti giziemiyeceklerine dair kendilerin­den teminat alınmaktadır. Ama onlar bu emanete ihanet etmiş ve onu ye­rine getirmemişlerdir. Onların bu ihanet hususunda tutumları, emanetleri yüklendikleri halde sonradan buna sahip çıkmayanların tutumuna benze­mektedir. O halde onların ve onlarla birlikte her insanın emanetin manası­na ve onlarla birlikte her insanın sorumlu oJduğu her hususta emanetin ma­nasını kavramaya çağrılması münasip düşmektedir.

O halde müfessirler sözün nazmını doğrulayan âyetler arasındaki mü­nasebeti her müşahede ettiklerinde nuzül sebeplerini tanımaya takdim edince mübalağa etmiş sayılmazlar. Hele aradaki münasebet yönü nuzûl sebebini bilmeye mebni olduğu zaman nuzûl sebebini anlatmakla başla­mayı gerekli görmekle ilmî tahkikin zirvesine ulaşırlar. Nitekim «emanetle­rin ehline verilmesi» âyetinde, âyetin nuzûl sebebi bilinmediği takdirde: sı-, radan bir okuyucunun bu âyetin Kur´an´î usîûp içerisinde öncesi ve sonra­sı ile münasebeti bulmak mümkün olmayacaktır.

Müfessirler, -sebepleri önce zikretme âdetlerine rağmen- Kur´an âyet­leri arasındaki bağın güçlülüğünü ve âyetlerin biribirlertyle uyum içerisin­de oluşlarını, kelime ve cümlelerinin dizilişini ortaya koymak için aradaki münasebeti mi yoksa sebebi mi daha öne zikretmenin daha uygun düşe­ceği hususunu araştırmaları büyük bir ilim olup Kur´an´ın latif ve parlak yönlerinin bir çoğu bu ilimde gizlidir. Ahkâm ve hukuk kaidelerinin birçoğu yine bu ilmin ışığında açıklanmıştır. Onun için bu Ümi Bağdat´ta ortaya çı­karan Ebu Bekr en-Neysâbûri, [96]beldesinin âlimlerini, ayetler arası mü­nasebeti bilmemekten dolayı suçlamıştır. Kendisine bir âyet veya sûre okun­duğunda hemen kollarını sıvar ve: Bu âyet neden bu âyetin yanında zikre­dilmiştir? Bu sûrenin diğer sûrenin yanına konmasındaki hikmet nedir? So­ruları üzerinde dururdu. [97]

Ebu Bekr en-Neysâbûri´nin ayetler arasındaki münasebeti ortaya koy-, ma eğilimi, yeni bir eğilimdir. Doğrusu araştırılması gereken ve sonuçları­na inanılan, âyetler arasındaki münasebettir. Herşeyden önce âyetin duru-

mu araştırılır: Kendisinden öncesini tamamlayıcı mahiyette midir, yoksa müstakil midir? Şayet müstakil ise, öncesiyle münasebet yönü nedir? Ne­den buraya konulmuştur?

Sûreler arasındaki münasebeti araştırma meselesine gelince, bu, sü­relerin tertibinin tevkifi oluşuna dayanmaktadır. Aslında biz de sûrelerin tevkifi olduğu görüşündeyiz. Ancak sûrelerin tertibinin tevkifi oluşu, her sûrenin kendisinden önceki ve sonraki sûreye yakınlık bağlarıyla bağlı ol­masını gerekli kılmaz. Nitekim tertibi tevkifi olan ayetler de her biri ayrı bir sebep için İnmişse aklen yekdiğerine bağlı olmaları gerekli değildir. Tek sûreye hâkim olan, bir birine bağlı olan bölümlerinin meydana getirdi­ği cüzlerden oluşan bariz ve külli bir konusunun olmasıdır. Lâkin her sûre­de konu bütünlüğünün olması, bütün sûrelerin topluca bir konu bütünlü­ğüne sahip olmalarını gerektirmez. Müfessirler de böyle bir zorlanmaya iltifat etmemiş önceki sûrenin sonu ile onu takip eden sûrenin başlangıcı arasındaki bağı zikretmekle yetinmişlerdir. Şayet besmele ile biribirlerin-den ayrılmış olmasalardı ayetler araş: bağ cüz´î olurdu. Onun için sûre ara­sında şümullü ve külli bir bağ aranmaz.

Bizce ayetlerle sûreler arasında görünen tenasub çeşitlerinin teme! ölçüsü, konular arasındaki benzerliğe bağlıdır. Şayet başlangıç ve sonuç­ları biribirine bağlı muttahid konularda bir münasebet varsa, bu tenasüb makul ve makbuldür. Ama çeşitli sebeplerle biribiriyle ilişkisi bulunmayan konularda bir münasebet kurulmaya çalışılıyorsa, bunun,tenasüble bir iliş-^ kisi yoktur.

Bu ince ve hassas ölçüyü ilgilendirenin asgarisi, ayetler arası ve sü­reler arası münasebet yönünün bazan gizli ve bazen de açık olmasıdır. Ancak âyetler arasında gizli oluşu az olduğu halde sûreler arasında açık oluşu nâdirdir. Çünkü çoğu zaman sözün tek âyetle bitmesi yok denecek kadar azdır. Bir konudaki âyetler ya biribirlerini pekiştirip açıklayarak, ya birbirlerine affedilerek, ya birbirlerini istisna ve hasrederek, ya da biribirlerine ilaveler yaparak biribirlerini takip ederler. Öyleki biribirlerini takip eden âyetler sanki biribirlerine eş ve benzerdir.

Yüce Allah´ın: «Ey Muhammedi sana yeni doğan ayları sorarlar De ki:» Onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür. «Evlere arka taraftan gir­meniz İyi değildir. Fakat iyilik (eden; Allah´a muhalefetten) sakınandır.» [98]sözünü okuyan, ister istemez şunu soracaktır: Hilallerin ahkâmı ile evlere girmenin hükmü arasında ne gibi bir ilişki yardır? Ama sonra bu­radaki ilginin altında yatan sırrın, Kur´an-ı Kerimin, soru soranların soru­larının yersiz olduğuna İşaret etmesi olduğunu mecburen kabul edecek­tir. Onlar hilallerin neden tam ve eksik (hilâl şekli) oluşlarının hikmetini sor­duklarında sanki onlara şöyle diyor: «Allah neyi yaparsa onda açık bir hik-

metin ve kullarının menfaatinin mevcudiyeti malumdur. Siz bırakın bunu sormayı da, iyilikten olmadığı halde iyilik olduğunu sandığınız bu davra­nışa bakın.» [99]

Açıktır ki, hilâller âyetinde, bir âyetten ard arda zikredilmiş iki ter­kip arasındaki bağı ortaya koyduk. Bu bağı ortaya çıkarmaya mecbur kal­dık ki, âyetin sonu, başlangıcında kopuk görünmesin. Ama her biri, fasıla alarak isimlendirilen nağme bütünlüğüyle diğerinden müstakil olan iki ayet arasındaki münasebeti ortaya çıkarmaya mecbur değil miyiz.? Âyet başla­rının, onları diğer ayetlerden ayıran işaretler yahut ayırıcı remizler olmasını kim gerekli kılmıştır?

Allah teâlâ´nın:

«Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?» [100], sözünü okuyup göğün yükseltilmesinin, devenin yaratılışından kopuk, dağ­ların dikilişinin, göğün yükseltilmesinden bağımsız ve yerin yayılmasının, dağların dikilmesiyle hiç ilişkisi bulunmayan bir husus olarak görüp bütün bu âyetleri bir arada toplayan yönü yahut fikrî b´ağı görmemezlikten mi ge­leceğiz? Aralarında en azından, her nerede bulunursa bulunsun insan na­zarına arzolunan kevnî tablolar mecmuasının tasviri yönünden bir nevi mü­nasebet yok mudur? Öyle bir tablo ki bütün boyut ve anlamlan tam bir bütünlük arzediyor, yükseltilmiş gök, serilmiş yer, tepeleri yüksek dağlar ve sırtlarından hörgüçleri fırlamış develer! [101] Bu âyetlerin biribiriyle bağlı­lığı ve münasebetiyle ilgili olarak ez-Zerkeşi´nin ibaresini alıp bu Kur´an´a muhatap olan Arap çevresiyle bir bütünlük arzeden yankılarını tekrar ede­rek onun söylediği şu sözleri bilmem söyleyebilir miyiz?: «Göçebe hayatı yaşayanların âdetleri ve alışageldikleri göz önünde bulundurularak bu âyet­ler bir arada, söylenmiştir. Çünkü göçebelerin geçimlerinin temel dayana­ğı, develeridir. Onun için en çok deveye önem verirler. Develeri de ancak otlayarak ve su içerek yaşayabilir ki bu da, yağmurun yağmasıyla olur Gözlerini göğün bir bu yanına bir o yanına çevirmeleri bundandır. Ayrıca onları barındıracak bir sığınağa ve koruyacak bir korunma yerine de" ihti­yaçları vardır. Bu hususta ise, dağlar gibisi yoktur. Bir de, bir yerde uzun müddet kalamayacakları için bir yerden başka bir yere göç etmek mecbu­riyetindedirler. Şayet göçebe biri ihtiyaçlarını hayalinden geçirecek olsa bu âyetlerde sıralanan şeyler, zikredildikleri üzer© hayalinden resmi gecite girerler.»?! [102]

Yoksa Yüce Allah´ın: «Ey Muhammed! Cebrail sana Kur´an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle.» [103] Sözünü mü okuyacağız. Bir tarafında «Özürlerini sayıp dökse de, insanoğ­lu artık kendi kendinin şahididir.» [104] Diğer tarafında ise: «Hayır, hayır; ey insanlar! sizler, çarçabuk geçen (bu dünyayı) seversiniz. Ahireti bıra­kırsınız.» [105] sözleri vardır. Evet bu âyetleri okur da hepsinin arasında her hangi bir bağ görmez miyiz? Burada dünyanın «çarçabuk geçen» ile isimlendirilmesi, hayatın kısalığına işaret olup Peygamberin vahyi alırken acele etmesi ve onunla birlikte dilini depretmesîyle bir uyum içinde değil midir? Sanki Allah (c.c.) ona şöyle diyor: «Sana vahyediieni düşün insan­oğlu bu kısa ve geçici olan dünya hayatındaki aceleciliği seni de hakimi­yet altına almasın». [106]

O halde ez-Zemahşerî´nin «Ey Âdem oğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü İse bunlardan daha hayırlıdır.» [107] ayeti ile «Ey âdem oğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana ve babanızı cennet­ten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın[108] ayeti arasında zikrettiği müna­sebet yönü doğrudur. ez-Zamahşeri, ayıp yerlerin açığa çıkmasından ve yaprakların onları Örtmesinden bahsedildikten sonra birinci ayetin bir ge­çiş olarak zikredildiğini söyler. Böylece Allah´ın elbiseyi yaratmakla İnsan üzerindeki minneti ortaya çıkıyor ve çıplakla ayıp yerlerin görünmesinin ne kadar şahsiyet düşürücü ve çirkin birşey olduğu, örtünmenin, takva kapı­larından büyük bir kapı olduğu anlatılıyor.

Yine benzeştirme -yâni benzeri benzere ekleme- tenâsüb yönlerinden makbul bir edebi yöndür. Yüoe Allah´ın: «Nitekim, Rabbin seni hak uğrun­da evinden savaş için çıkarmıştı. Oysa müslümanların birtakımı bundan

hoşjanmamıştır.» [109] ayeti ile bundan önceki: «İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır. Onlara Rablerinin katında mertebeler, mağfiret ve cö­mertçe verilmiş rızıklar vardır.» [110] ayeti arasında bu durum söz konu­sudur. Allah, Elçisine savaş ganimetlerini emrine uygun olarak taksim etmesini isterken sahabeden bazısı bu taksimattan hoşlanmamıştı. Nite­kim savaşa çıkıldığında da bazıları savaşmaktan hoşlanmamıştı. Böy­lece ganimetin taksiminden hoşlanmamalarını, savaşa çıkmaktan hoşlan­mamalarına, benzetmiştir. [111]

Kur´an okuyucusunun âyetler arasındaki tenasübü görebilmesi için bazen edebî zevkine ve bazen fıtrî mantığına müracaat etmesi gerekir. O zaman lafızların Istilahî veya felsefî manalarını kafasında canlandırmadan orada ya genel veya özel, ya zihni, veya harici, ya aklî veya hissî ya da hayali bir bağ bulacaktır. Çoğu zaman ayetler arası bağ illet ve malûlün söz konusu edilişine göre bir bu yandan, bir o yandan sözkonusu olur. Şa­yet âyetler biribirlerinin aynı doğrultuda aralarında bir bağ yoksa biribir-Jerinin zıttı olmakla aralarında bir bağ bulunur. Azabın zikredilmesinden ;sonra rahmetin zikredilmesi, cehennemin nitelenmesinden sonra cennetin nitelenmesi, akıllar tahrik edildikten sonra kalblerin yönlendirilmesi gibi. ´Çıkarılacak öğüt, âyetler arası münasebet yönlerini parlak ve zorlanılma­yacak bir şekilde yakalayan bu fıtrî mantığa dayanır. Öyle sanıyoruz ki, bu yönleri ortaya çıkarmada kapalılık, ancak sûreler arası münasebeti ya­kalama hususunda çoktur. Şayet Ebu Ca´fer b. ez-Zübeyr´in «el-Burhan fi Münasebeti Tertibi Suveri´l Kur´an» isimli kitabı bize ulaşmış olsaydı bu kapalılığa dair birtakım örnek ve şekillerle karşılaşırdık. Müfessirlerin bu nevi münasebet üzerinde pek durmamalarını, sadece bu yönün ince ve hassas oluşundan ileri geldiğini sanmıyoruz. Aksine, bunun hem fayda­cı yoktur, hem de pek çok zorlanmalara sebep olmaktadır. Öyle ki, bu konuyu zorlayanlar, âyetlerin başta, ortada veya sonda olduğuna ve hangi ^konuyla ilişkili bulunduğuna bakmadan iki sûre arasında benzer iki kelime veya âyet bulmak için sarfettikleri çabadan nefesleri tutuluyor.

Varsınlar el-Bakara sûresinin «Elif, Lam, Mim. Bu o kitaptır ki, onda ışüphe yoktur» sözleriyle,başlamasını, Fatiha sûresinde «Bizi doğru yola •eriştir.» [112] sözünde geçen «yol»a işaret olduğunu ileri sürsünler. Sanki onlar, doğru yola kavuşmayı sormuşlar ve bu sorularına karşılık onlara: Ona erişmeyi sorduğunuz yol, kitabın (Kur´an´ın) kendisidir.» denilmiştir. [113] Varsınlar, Fâtır sûresinin «Hamd» ile başlamasını, önceki sûrenin son âyeti olan: «Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur; nitekim, daha önce kendilerine benzeyenlere de ayni şey yapılmıştı. Çünküonlar şüphe ve endişe içindeydiler.» [114] âyetine münasip olduğunu ileri sürsünler. el-İsra süresinin «tahmid» ile başlaması arasında bir bağ bulun­duğunu ve sebebinin de «teşbihin tahmidden üstün oluşu olduğunu» [115]sansınlar. EI-Kevser suresinin, el-Maûn sûresinin karşılığı olduğunu ve bu­nun için de ondan sonra gelmesinin münasip düştüğünü, çünkü öncekinde münafığın dört hususla: Cimrilikle, namazı terketmekle, namazda riya yap­makla ve zekâtı engellemekle nitelendiğini, cimriliğin karşılığında: «Biz sa­ha kevseri verdik» yani bol hayır verdik. Namazı terketmenin karşılığında «Namaz kıl» yani namaza devam et, emrinin geldiğini, riyanın karşılığında «Rabbına» yani insanlar için değil, «Rabbın İçin» denildiğini ve zekâtı en­gellemenin karşılığında da «Kurban kes» [116] yani kurban etlerinin dağıtıl­ması istenildiğini söylesinler. Bütün bunlardan sonra el-Ahfeş´in, Kureyş sûresinin el-Fil süresiyle irtibatının «Firavun´ın adamları onu yitik olarak aldılar. Kendileri için bir düşman ve dert olsun diye..» [117] ayeti kabilin­den olduğunu, Allah, Firavun´un adamlarının Hz. Musa´yı almalarının ne­ticesi de nasıl başlarına dert kıldıysa fil ehlinin uğradıkları âkibet de Ku­reyş ehli için emniyet ve selâmet kılmıştır. [118] demesi ne .garip bir zor­lanmadır!

Âyet ve sûreler arası münasebet hususunda zorlananlar ne kadar zor­lanırsa zorlansın, muhakkik rnüfessirlerimiz bu zorlanmadan yüzcevirmek-le en güzelini yapmışlardır. Çeşitli hüküm ve farklı yirmi küsur sene içeri­sinde inen bu Kur´an sûrelerinin her birinde ayetlerin tam ve mükemmel bir uyum içerisinde olduğuna hem kendileri inanmışlar ve hem de araştır­macıları inandırmışlar, zorlanmalara iltifat etmemişlerdir. Hem âyetler ara­sında öyle bir uyum var ki, çoğu zaman nuzül sebebine ihtiyaç bile kalma­maktadır. Daha sonra bütün bu Sûreler, - tam bir uyum içerisinde olan ayeileriyle - zamanın boynunu süsleyen ve yüzondört taneden oluşan bir gerdanlık olarak ortaya çıkmışlardır.

Kur´an´ı, sanat uyumuna en çok önem veren kitap olarak görürsün. Yine görürsün ki, muhakkik âlimlerimiz bu uyumu yakalamak İçin araştır­macıların en gayretlileridir. Şayet nuzül sebepleri bilinmiyorsa yahut bilini­yor da, zapdediimemişse veya zabtedilmiş ama şöhret bulmamışsa âyet­ler arası bağ ve ilgi daha da güçlendiriliyor. Böylece âyetler, akışları içe­risinde daha bir hareketlilik ve aksiyon kazanıyor. Bütün bunlarda,,değeri büyük münasebetin bilinmesiyle çeşitli uyum şekilleri ortaya çıkıyor.

Nuzül sebepleri zikredilmediği takdirde - ayetler arası münasebet yo­lunun dışında ya yerlerini alan başka uyum şekilleri vardır ya da parlak ve canlı tablolar çizilerek onların medlulleri pekiştirilmektedir.

Göz Kur´an´ın üç yerinde bu yeni uyum şekillerini görmekte güçlük çekmez. Bu şekillerden biri, nuzül sebeplerini aşıp başka hususları ,da kap­sadıkları hususunda âlimler arasında ittifak bulunan âyetlerdir. Diğeri özel bir sebep için inmiş olsalar bile umum bildiren ifadelerle gelen âyetlerdir. Üçüncüsü ise, zaman ve mekânı aşan ve münasebetlerle sebeplerin ötesi­ne uzanan insanî örnekler çizen âyetlerdir.

el-Mücadile sûresinin başta raf m da ki zihâr âyetleri, karısına zihar ya­pan ve onu annesinin sırtı gibi kendisine haram kılan Evs b. es-Sâmit hak­kında İnmiştir. Âyetler, zihar yapmanın keffaretinin bîr köleyi azat etme-veya ard arda iki ay oruç tutma yahut altmış fakiri doyurma olduğunu açık­lamıştı. Sonra Seleme b. Sahr´m başından da benzer bir olay geçti. Rama­zan ayı çıkıncaya kadar karısına zihar yaptı. Durumunu Peygamber (SAV.) e arzedince, Rasulullah Evs hakkında inen âyetlerle ona fetva verdi. Sele-me´nin soruşu, âyetlerin iniş sebebi değildi. Nüzullerine sebeb Evs´İn soru­su idi. Ancak âlimler bu âyetlerin, sebeplerinin dışındaki olaylar için de ge­çerli olduklarına dair ittifak etmişlerdir. [119]

İfk hadisesinde kazıf haddi. Müminlerin anası Hz. Aişe (R.A.) ya iftira edenler hakkında İndi. [120] Ona iftira edenler de belli idi. Lâkin kazıf had­di onlar için geçerli olduğu gibi başkaları İçin de geçerli oldu. Halbuki on­lar kazfın en çirkinini irtikab etmiş müminlerin anasına iftira etmişlerdi. Bir topluluğun anasına iftira eden, hepsine iftira etmiş gibidir. Nihayet âyet mutlak olarak geldi ve «el-Muhsanât: evli kadınlar» lafzı Hz. Aişe´yi de başka evli kadınları da içine aldı: «Evli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurunuz.» [121]

Âyetlerin, sebeplerinin dışındaki olayları da kapsadığını söylerken cumhuru ulemâ, sebebin hususiliği yerine lafzın umûmî (mutlak) oluşuna ´dayanmıştır. Mutlak olarak gelen ve belli özel bir sebep üzere inmiş olan Kur´an nassı, sebep olan olaylardaki fertleri kapsadığı gibi, sebep olan olaya karışmamış olanları da kapsar. Çünkü Kur´anın umum ifade eden la­fızlarının belli bir şahsa yöneltilmesi makul değildir. İbnu Teymiyye şöyle der: «Âlimler her ne kadar bir sebebe dayalı olarak vârid olan ve umum İfade ederi lafzın, sebebine özgü olup olmadığında ihtilafa düşmüş iseler de, hiç bir kimse: Kur´an ve sünnetin umum ifade eden lafızlarının belli, bir şahsa has olduğunu söylememiştir. Söylenebilecek olan: Onun, o şahsın durumunda olana has olduğu ve benzerlerin hepsini içine aldığıdır. Umum

İfade etme sadece lafızda kalmaz. Belli bir sebebi olan âyet şayet emir ve­ya nehiy ise, o şahsı kapsadığı gibi, onun durumunda olan diğer şahıslan da kapsar. [122]

Misal olarak İslam´ın Medine´ye girmesiyle başlayan nifak hareketini ele alalım. Tarihi olayların yönlendirilmesinde bunun açık etkisi vardır. Ra-sûlullah´ın hicretinden vefatına kadar çeşitli görüntü ve şekiller olmuştur. Onun için Kur´an´ı Kerim bir çok sûrenin âyetlerinde ona savaş açmalı, hi­le ve desiseleri üzerinde durmalıydı. Öyleki, isimlerini taşıyan bir sûre bile inmiştir. Özel isimleriyle isimlendirilen bu sûre, ismine uygun olarak onları ele alıp işlemiş ve onlar için en aşağılayıcı bir tablo çizerek, onları ahmak­lık ve donuklukla nitelemiş ve duvarlara dayandırılmış kof ve işe yaramaz heykeller olarak tasvif etmiş, dış görünüşlerinin aldatıcılığına ve hoşa gi­den cüsselerinin muntazamliğına rağmen, her bir hışıltı ve ses duyduğun­da yüreği hoplayan farelerden daha ödlek olduklarını belirtmiştir. İşte o mûciz ayetlerden biri, dış görünüşleriyle asıl iç yüzlerini ne güzel tasvir ediyor: «Ey Muhammed; Onlara baktığın zaman cüsseleri hoşuna gider; tıpkı, sıralanmış kof kütük gibidirler; her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar; onlar düşmandır, onlardan çekin; Allah canlarını alsın, nasılda aldatılıp döndürülüyorlar!» [123]

Kur´an´ı Kerîmin bu umum İfade eden laftzlarıyla, sadece iniş döne­minde yaşayan sonra da ölüp giden Evs ve Hazredi bir gurup münafığı kasdettiğini söylemek akıl kârı mıdır? [124] Şayet o gurubu ilk plânda ele almış ve karakterlerini tam olarak nitelemişse, bu âyetleri ve benzerlerini şümullü ve genel bir ibret, bu sınıftan geçmiş ve kıyamete kadar gelecek­lere parlak ve ebedî «bir örnek» olmaktan alıkoyan aklî bir engel var mı­dır? [125] Buna benzer âyetlerin Evs ve Hazredi münafıklarla birlikte on­ların durumunda olanları da kapsadığını, bu âyetler her ne kadar Evs ve Hazrecliler hakkında inmişse de benzeri münafıkları da kasdettiğini söyle­yen İbnu Abbas, Ebu´İ Âliye, el-Hasen, Katade ve es-Süddî gibi müfessir-lerimizin haklı olmadıklarını söylemek mümkün müdür? [126]

Rasulullah´ın dönemindeki ilk İslâmî savaşlarda müslümanların dış düşmana karşı uyanık olmaları gerektiği gibi, iç düşmana karşıda, -hatta buna karşı daha uyanık- olmalıydılar. En-Nisa sûre­sinde bazı âyetler, müminlerin safında kendilerini onlara benzeten bir topluluğun bulunduğu ve bunların savaş alanında gayretleri kösteklemek ve cesaretleri kırmaktan, müslüman saflar arasında korku ve bozgunluk tohumları ekmekten başka bir fonksiyonları olmadığını dile getirdi. Savaşa her çağırıldıklarında geciken ve sallananlar onlardır. Geride kalan ve sava­şın nasıl olacağını gözleyenler onlardır. Netice kopkoyu karanlık mı, yoksa parlak bir aydınlık mı? Allah, samimi mücahitleri imtihan etmek için bela ve sıkıntıya dûçâr etti mi, geride kalıp oturanlar, bu oturuşlarına sevindiler. Onları yenilgi, öldürülme ve yaralanmadan kurtaran bu kaçış nimetine ka­sıla kasıla ferahlandılar. Allah, mücahitleri düşmanlarına karşı galip geti­rince, o geride kalanlar hemen pişmanlık duyarlar. Keşke kendileri de sa­vaşa katılmış olsalardı. O zaman onlara da ganimetten pay verilecekti. Bu psikolojik tasvirin şu âyette gözler önüne serildiğini görüyoruz: «Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir musibet gelirse: «Allah ba­na iyilikte bulundu, çünkü onlarla beraber bulunmadım» der. Allah´tan size bir nimet erişirse, and olsun ki, sizinle kendi arasında bir dostluk yok­muş gibi: «Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı ka~ zansaydım» der.» [127]

Lâkin Kur´an´ı Kerim bu ruhî durumu tasvir için bu veciz iki âyeti seçin­ce, bü âyetler, -Mücahid, Katade ve başka müfessirler aksini iddia etse bi­le [128]-Peygamber (S.A.V.) zamanında vukubuirnuş belli bir savaştaki ima­nı zayıf belli bir kaç kişiyi kasdetmemiştir.. Aksine bu iki âyetle o yaratıcı fırçasıyla her zaman ve her yerde tekerrür eden ve her asırda var olan bel­li insanların belli bir sınıfının parlak bir tablosunu çiziyor. İbnü Cüreyr bu iki âyetin tefsirinde şöyle derken meseleyi kökten kavramıştır: «Bu âyet­ler, münafığın vasfı ile ilgilidir. Münafık, müslümanları Allah yolunda cihad etmekten oyalar ve aüşmanlar müslümanlardan her adam öldürdüklerin­de sevinirler. Ama müslümanlar başarıya ulaşınca da kıskançlık duyguları kabarır. [129]

Buna vahyin çeşitli şekillerini kıyaslayabiliriz. Meselâ, Hümeze suresi­nin itk âyetlerinin karşımıza çıkardığı tabloyu kıyaslayalım. Bu âyetlerde, durmadan insanlara dil uzatan ve alayoi tavırlarla onlara hakaret eden, on­lara haklarını vermeyen, şahsiyetlerini küçümseyen ve kendisinin bu dün­ya hayatındaki değeri, topladığı ve durmadan hesabını yaptığı maldan iba­ret olan ve varlıkta herşey son bulduğunda malının kendisini ebedî kılaca­ğını sanan alçak ve kötü bir insanın vasıfları çiziliyor. İşte bu basit ve ha­kir insan hakkında âyetler şöyle diyor: «Mal toplayarak onu teker teker sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini

ölümsüz kılacağını sanır.» [130] Bazı müfessirler bu sûrenin çerçevesini daraltarak derler ki: «Bu kişiden maksat ei-Ahnes b. Şerîk´dir.» [131] ez-Zamahşerî, bu âyetin ona has olduğunu söyleyenlere karşı çıkıyor ve gö­rünüşü bütün açıklığıyla şöyle ilân ediyor: «Sebebin özel fakat vaîdin ge­nel olması caizdir. O çirkin işi yapan herkesi içine alır. Lâkin hakkında nassın varid olduğu kimsenin temel hedef olması, onun için daha sakındı-rıcı ve daha aşağılayıcıdır. [132] İmam ez-Zerkeşî «Sebebin Hususiliği ve Lafzın Umumilği» şeklinde bir başlık açınca bunu kasdetmek «Sebeb hu­sûsi ve lafız umûmî olabilir. Tâ ki ibretin umûmî olduğuna uyarı olsun.» [133] demiştir. Sonra da ez-Zamahşerî´nin yukarıya naklettiğimiz «Hüme-ze» sûresinin tefsirinde söylediklerini delil olarak getirir.

Her nesilde tekerrür eden ve her çevrede benzerine rastlanan bu be­şerî «örnekler» başlangıçta belli şahıslar nüzullerine sebeb olmuş ve âyet-îer başlangıçta onları kastediyordu. Ama Kur´anda öyle beşeri gurubtardan bahsedilir ki, müfessirler bu âyetlerle kimleri tayin etmek için ne kadar gayret etseler de onları tayin edemezler. Çünkü bu âyetler zaman, mekan ve şahıslar üstüdür. Başlangıçta da her hangi bir sebeb ve mukaddime üzere inmemişlerdir. Sanki onlar, insan cinsini biribirine benzer bir bütün olarak yahut bu cinsten biribirine benzeyen özellikler taşıyan fertleri tasvir eden sanat tablolarıdır.

Yüce Allah´ın: «İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen dar­lıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner. İşlerinde tutumsuz olanlara yaptıkları böylece güzel görünür»[134] âyetinin tevilinde müfessirler hoşlarına gideni söylesinler. Onlardan hiç biri bu eşsiz ve canlı tablodan kastedilen şahsı tayin edemez. Bana göre hiçbir kimse, çağımızın İslamcı mûcid ya­zarı üstad Seyyid Kutub´un bu âyette tesbit ettiği insan psikolojisine uyum­dan daha güzelini, daha mükemmelini ve daha doğrusunu ortaya koyan ol­mamıştır. O, şöyle diyor: «İnsan, gerçekten de böyledir: Darlığa düşüp ha­yatından ümidini kesti mi, kendine gelir ve O büyük gücü hatırlar. İşte o zaman O´na sığınır. Ama o darlığı atlatır ve hayat engelleri ortadan kalktı mı, varlığındaki dinamizm harekete geçer ve hayat tutkusu tekrar kabarjr. Hemen onların peşine takılır gider. Sanki daha dün hiç bir şeyle karşılaş-mamışçasına!» [135]

İnsan tipleri, insan karakterleri miktannca değişiklik arzeder: iyi ola­nı vardır, kötü olanı. Yücesi vardır, hakîr olanı. Mü´min olanı vardır, kâfir olanı. Ağır başlısı vardır, aceleci olanı. Düşman olanı vardır, dost olanı. Âlim olanı vardır, cahil olanı. Araştırmacı Kur´an´da bütün bu tiplere rast­lar.

Şayet burada Kur´an´ın edebî yönünü anlatmayı uygun görseydik, bu insan tiplerini Kur´an´a daldırdığımız fırça ile çizmeye gayret ederdik. Lâkin biz burada nüzul sebeplerini, âlimlerin takip ettiği metodla Kur´an ilimlerin­den birini anlatmaya çalışıyoruz. Nüzul sebebi bulunmayan âyetlerin ındi-riliş sebeplerinin, her zaman ve mekanda yaşayan canlıların kendileri ol­duğunu isbatlamaya gayret ediyoruz. [136]

Mekki-Medeni

Peygamber (s.a.v.) bi´setten önce bir ömür boyu kitap ve iman nedir bilmiyordu. Sonra Allah (c.c.) onu, mesajının tebliği İçin seçti; ona vahiy gönderdi. Önce gelip geçmiş peygamberler gibi kırk yaşında ona peygam­berlik verdi ki, fikrî yönden daha olgun, azim, ifade ve kararlılık bakımın­dan daha güçlü ve daha geniş tecrübeli, kalbi daha dayanıklı olsun.

Bazı müfessirler, Peygamberin bi´setten önceki yaşını Kur´an nassla-nndan çıkarmaya koyuldular. Allah Teâlân´m peygamberinin dili üzere söy­lediği; «Daha önce aranızda bir ömür boyu bulundum.» [137] sözünden başkasını bulamayınca âyette geçen «ömür» lafzının kesinlikle kırk yaşla eşanlamlı olduğu sonucuna vardılar. [138] Lugâtın medlulü ile tarih olgu­su arasında bu gibi nice aceleci tefsirleri biribirine karıştırdılar!

«Ömür» kelimesi yalnız başına, onların verdiği hükümden hiç bir şey ifade etmez. Lugavî medlulünde belli bir sayıya açık her hangi bir İşaret ´yoktur. Lâkin- cümle içerisindeki yerinden yahut tarihin akışından- bir ne­vi işaretle bir düşünce verebilir. Kırk yaşının, âyette geçen «ondan önce bir ömür boyu» sözleriyle eşanlamlı olduğuna hüküm verenler haddi za­tında önce Rasulullah´ın hayat hikâyesini göz önünde bulundurmuş sonra Kur´anî ifadeyi bu vakıaya uydurmuşlardır.

Âyetin tefsiri hakkında müsteşriklerin yaydıkları şüphelere gelince, bunlar ya bilen bir kişinin ya da ahmak bir cahilin mugalatalarıdır: Onlar, vahyin başlangıcında Peygamberin yaşını tesbit etmek için araştırmacının dayanabileceği bir delilin bulunmadığını ileri sürerler. [139] Bazıları da ri­vayetlerin biribirlerini tutmamalarından dolayı biryaş belirlemenin mümkün olmadığını söylerler. [140] Kimileri de Arabların ve Sami ırkının büyük ço­ğunluğunun, kırk sayısına sinirsel bir özellik atfettiklerinden dolayı Pey-gamber´e kırk yaşında Peygamberliğin geldiği iddiasının ortaya atıldığı hükmüne varmaktadır. [141]

Mugalataları bilerektir. Rivayetlerin biribirlerini tutmadıkları hususun­daki iddiaların bir yalandan ibaret olduğunu onlar da biliyorlar. Çünkü çe­şitli rivayetlerin bulunması, kesin olarak rivayetlerin biribirlerini tutmadık­ları anlamına gelmez. Rivayetlerin hepsi aynı kuvvette olup aralarında bir tercih yapma mümkün olmadığı zaman rivayetler arası çelişki söz konusu olabilir. Hadis eleştirmenlerinin hassas ilmî İstılahlarında çelişki buna de­nir. [142] Ama bir rivayet diğerine tercih edilebiliyorsa, artık rivayetler ara­sında çelişki vardır denemez. Tarihçiler varsın Peygamberin yaşıyla ilgili onlarca rivayet nakletsin. [143] Tefsir ehlinden muhakkiklerin tercih etti­ği gibi [144] bu rivayetlerin en meşhuru, en sahih olanıdır.

Müsteşriklerin cehaletleri yahut tecâhülleri, Arab ve Sami ırkınca sır­larla dolu tılsımlı sayıyı tesbit karşısında hakiki yahut göstermelik hayret-terindedir. Bu sayı bazen kırk, bazen yedi veya yetmiştir. [145] Bilmiyor­lar ki bazı sayılarda gösterilen mübalağa - her ne kadar gerçek bir vakıa ise de- her zaman için bu sayıların gerçek karşılıklarının var oluşunu en­gellemez ve en güvenilir rivayet gerçek mefhumlarını destekliyorsa, acaba gerçek manaları mı, yoksa mecazi manaiarı mı kastedilmiş şeklinde tered­düt etmeye gerek kalmaz.

O halde bu müsteşriklerin mugalatalarına ve tecahüllerine karşı çıkıp ne âyette geçen «ömür» kelimesine dayanarak ve ne de bu garip rakam hakkındaki Sâmilerin inançlarının etkisinde kalarak, aksine, meşhur vq sahih rivayetlere dayanarak Allah´ın Peygamberine kırk yaşında Peygam­berliği verdiğini söyleyeceğiz. O rivayetler ki, havas ve avam arasındaki yaygınlığıyla nerdeyse tevatür derecesine ulaşmıştır.

Hiç şüphesiz vahyin başlangıcında Peygamberin yaşı hakkında ileri sürülen şüphe, Mekkede İslâmî davetin başlangıcı ve ardından hem Mek-kede ve hem de ondan sonra Medinede vahyin merhaleleriyle ilgili haber­ler hususunda şüpheler saçmak için bir mukaddimedir. Şayet vahyin baş­langıcı kapalı kalır ve bu husus tesbit edilemiyorsa bundan sonraki âyetle­rin İnişleri nasıl tesbit edilebilsin?

Şu anda - vahyin başlangıcı hakkında her türlü şüphe ve kapalilığ! giderip Peygamberlik gelmezden önce Rasuluilah (s.a.v.) in yaşını vuzuha kavuşturduktan sonra - daha önce bu kitapta anlatılanlara; vahiy vakıası­na, ferdî veya içtimaî münasebetlere binaen Kur´an´m parça parça indirilişine, Kur´an´ın toplanması, ezberlenmesi, çoğaltılması ve resmi ile ilgili haberlere, nüzul sebeplerine, âyetler arasındaki münasebetlere güvenle inandığımız gibi muhakkak imamlarımızın başlangıcı, sonucu ve aradaki merhale hakkındaki bize sunduklarını da gönül huzuruyla kabuledebitirîz. Çünkü gerçekten bu âlimlerimizin gösterdiği büyük hassasiyet, Kur´an hakkındaki samimiyet ve endişeleri, tarihî gerçekleri ihmal etmedikleri gi­bi sanat uyumuyla ilgili titiz eleştirileri takdire layıktır.

Kur´an ilimlerini bir değerlendirmeye tabi tutacak olursak Mekkî ve Me­denî âyetlerle sureleri bilmek için rivayetleri tahkike tabi tutma ve sağlıklı tarihe muhtaç olduğumuz hususunda bir şüphemiz olmamalıdır. En azın­dan bu konu, nuzûl sebeplerinden daha çok bunlara muhtaçtır. Çünkü se­bepleri bilmek, ferdî ve içtimaî münasebetlerle ilgili belli bazı cüz´i mese­leler ihtiva eder. Başlangıçta sebeplere mebni olarak inmemiş bulunan di­ğer Kur´anî tafsilattan her hangi bir şeyle ilgilenmez. [146] Ama Mekkî ve Medenî´yi bilme ilmi Kur´an´ın tamamını sûre sûre ve âyet âyet ele almayı gerektirir. Kur´an´daki her sûre ya Mekkî veya Medenîdir. Ayrıca Mekkî olan bir sûrede Medenî âyetler, Medenî olan bir sûrede Mekkî âyetler bulu­nabilir. Kur´an´da her bir âyetin kimliği bellidir, hayatı bellidir. Kendi zümre­sinden başkasına karışırsa, güvenilir âlimler onu öyle hassas ölçülerle eleştiriye tabi tutarlar ki, Mekkî mi yahut Medenî mi olduğunu hemen he­men kesinlik derecesinde tesbit ederler.

O halde Mekkî ve Medenî ilmi kendisini kuşatan büyük ilgiye değer bir bilgi olup İslâm davetinin merhalelerini ve olaylarla tedrici olarak geli­şen hikmet dolu adımlarını tesbit etmek, hem Mekke, hem de Medİnede ve diğer yerlerde, yaşayanlarla ilişkilerini inceleyebilmek ve hem mü´min-lere, hem müşriklere ve hem de ehîi kitaba yapılan çeşitli hitapları zaptede-bilmek İçin gerekli bir ilimdir.

Bu ilmi hakkı ile ihata etmek bu geniş çerçeveli hususları bilmekle mümkün olduğundan konulan ve şekilleri de pek çoktur. O, hem zaman açı­sından bir tertip, hem mekân bakımından bir tahdit, hem konu bakımından bölümlere ayırma ve şahsî bakımdan da bir tayindir. «Mekkî, hicretten sonra da olsa Mekke de nazil olandır.» diyen mekânı göz önünde bulun­durmuştur. «Mekkî, Mekkelilere hitap eden ve Medenî de Medinelilere hitap edendir» diyen, muhatap olan şahısları gözetmiştir. «Mekkî, Mekke dışında nazil olmuş olsa bile Rasululah´ın Medine´ye, hicretinden önce nâ-zil olandır. Medenî İse, Medenî nazil olandır.» diyen, İslâm´ı davet mer­halelerinde zaman sırasını gözetmiştir ki, meşhur olan görüş budur. Biz bu son tarifi alırken diğer tariflerde geçen zaman, mekân ve şahıslara da dikkat çekecek ve onları okuyucudan gizlemeyeceğiz. [147] Hatta dördün­cü bir unsur olan konu unsurunu da ihmal etmeyeceğiz.

İşte el-Mümtehine sûresi, mekân göz önünde bulundurulduğu zaman başından sonuna kadar [148] Medine´de nazil olmuştur. Zamanı göz önün­de bulundurduğumuzda hicretten sonra inmiştir. Şahısları söz konusu etti­ğimiz zaman Mekke ehline hitaptır. Ama konusunu öğrenmek istediğimiz­de mü´minlerin kalblerini temizleyip olgunlaştıran içtimaî bir rehberliği kapsamaktadır. Onun için âlimler onu, «Medine´de nazil olan ve hükmü Mekkî olanlar» arasında mütalaa etmişlerdir. [149]

Yüce Allah´ın «Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca ta-nıyasmız.» [150] âyeti. Mekân söz konusu olduğunda Mekke´de ama za­man gözönünde bulundurulsa fetih günü hicretten sonra inmiştir. Konu göz önünde bulundurulduğunda, tanışmaya davet etmekte ve insanların hepsi­nin aslının bir olduğuna dikkati çekmektedir. Şahıslar gözetildiğinde ise, hem Mekke ve hem de Medine ehline hitaptır. Onun için âlimler ona ne Mekkî deyip geçmişler ve ne de kesin olarak Medenî demişlerdir. Aksine onu, «Mekke´de nazil olupta hükmü Medenî olanlar» arasında mütalaa et­mişlerdir.

Kaldı ki Mekkî ve Medenî için yapılan zaman taksimini tercih ederken tereddüt etmiyoruz. Çünkü tarihle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bir konuyla karşı karşıyayiz. Başlangıçta, ara dönemde ve sonda Mekke veya Medine´­de nazil olanı tesbit etmeyi hedef aldığımız müddetçe mekân taksimini se-çemeyiz. Biribirini takipeden bu dönemler, zaman tertibini seçmeyi gerekli kılmaktadır. Şahısların tayini ve konuların tesbitine gelince bunlar ikinci plânda olan hususlar olup olaylarla gelişen zaman tertibi içerisinde müna­sip yerlerini işgal ederler.

Psikolojik dururniarla içtimaî dönemleri göz önünde bulunduran ve çevrenin hayat ve canlılar üzerindeki etkisini de görmemezlikten gelme­yen bu zaman tertibini muhakkik âlimlerimiz bnimsemiş ve ona o derece önem vermişler ki, İslâm davetinin merhalelerini bilmeyen bir kimsenin, Allah´ın Kitabını tefsir ve izaha kalkışmasına karşı çıkmışlardır. Ebu´l Ka­sım el-Hasen b. Muhammed b. Habîb en~Neysâbûrî [151] şöyle demekte­dir: «Kur´an ilimlerinin en yücelerinden biri, onun nüzulünü, nüzul yerini ve hem Mekke´de nemde Medine´de başlangıçta, arada ve sonda inenlerin İniş sırasını, daha sonra Mekke´de nazil olup hükmü Medenî ve Medine´de nazil olup hükmü Mekkî olanı bilme ilmidir. [152]

Burada Ebu´l Kasım el-Neysâbûrî´nin sözlerinden bizi ilgilendiren, Kur´an´ın tamamını zaman açısından açıkça altı merhaleye taksim etmesi­dir: Üçü Mekke´de olup başlangıç, ara ve son merhalelerdir. Ondan sonra da Medine için aynı taksim yapılmıştır. Bazı müsteşriklerin nüzul sebeple­rini temel alarak Kur´an´ı altı veya dört merhaleye taksim etmeleri -az son­ra göreceğimiz gibi- bizatihi zararlı bir şey değildir. Çünkü büyük âlimleri­miz de buna benzer taksimatta bulunmuşlardır. Ama sahih rivayetler bir tarafa atılıp ham ve temelsiz görüşlere dayanarak taksimat yapılırsa, işte o zaman zarar sözkonusu olur.

Ebu´l Kasım en-Neysâbûrî´nin bu konudaki sözlerinin tamamını aldığı­mızda - zaman taksimine bağlılığını ifade ettikten sonra - buna, bizce kü­çük ve basit fakat kendisince çok önemli ve büyük cüz´i meseleler ilave eder. Ona göre Allah´ın Kitabını tefsir ve izah ile ilgilenen herkesin bunla­rı bilmesi farzdır. Muhakkik her müfessirin aynı zamanda «Mekke´de Medi­ne ehli hakkında ve Medine´de Mekke ehli hakkında inenleri, sonra Mede­nî olup Mekkî olana benzeyeni ve Mekkî olup Medenî olana benzeyeni, Cuhfe´de [153] ineni, Beytu´l Makdis, Taif ve Hudeybiye´de nazil olanı, ayrı­ca gece nazil olanla gündüz nazil olanı, Mekkî surelerdeki Medenî âyet­leri ve Medenî surelerdeki Mekkî âyetleri, daha sonra Mekke´den Medine´­ye ve Medine´den Habeşistan´a taşınanı ve ayrıca mücmel olarak inen ile müfesser olarak ineni, bir de hakkında ihtilaf bulunup bazılarının Mekkî dediğine diğer bazılarının Medenîdir dediklerini bilmesi gerekir. Bu yirmi-beş veçhi bilmeyen ve onları biribirlerinden ayırt edemeyen bir kimsenin Allah kitabı hakkında söz söylemesi caiz değildir.»[154]

Bütün bu ihtilafı tam olarak bütün tafsilatıyla anlatabilecek durumda olmadığımızı itiraf edelim. Çünkü bu konulardan her biri büyük bir cildi doldurur. Hatta böyle bir cilt bile maksadı tam anlatamaz ve susuzun su­suzluğunu gideremez. -Vahiy merhalelerini inceleme hususunda âlimleri­mizin sarfettiği gayreti gösterme bakımından - bazı rivayetler üzerinde durmamız yeterli olacaktır. Bu rivayetleri nakledenler, sadece Mekke´de yahut Medine´de veya hicretten önce yahut hicretten sonra inmiştir de­mekle yetinmemiş bu Yüce kitap hakkındaki gayretleri araştırma, inceleme ve tedkiklerin zirvesine ulaşmıştır. En basit tafsilat ve en küçük cüz´iyatı bile zikretmekten geri kalmamışlardır.

Meselâ genel olarak Kur´an´tn çoğunluğu gündüz inmiştir. [155] Ama âlimlerimiz bazı cüz´i durumlarda bu kuralın geçerli olmadığını gördüler.

Çünkü Meryem sûresi gece inmiştir. Et-Tabarânî´nin [156] Ebu Meryem el-Gassânî´den yaptığı rivayete göre o şöyle demiştir: «Rasûlullah (s.a.v.) e gidip «bu gece bir kızım oldu» dedim. Rasûlullah (s.a.v.): «Bana da bu gece Meryem sûresi indi. Sen de kızına Meryem ismini ver» [157] buyurdu. e!~ Feth sûresinin baş tarafı gece inmiştir. Buhâri´nin Hz. Ömer´den naklettiği­ne göre Rasûlullah (sa.v.): «Bu gece bana öyle bir sûre indi ki o, güneşin üzerinde doğduğu her şeyderr daha sevimlidir» demiş ve sonra dil âyetini okumuştur. [158] Yine el-Hacc sûresinin başındaki âyetleri, Benu Mustalik gazvesi sırasında gece inmiştir. [159]

Kişi -sahih rivayetleri kendisine dayanarak aldığında- Kur´an´dan ine­nin, gecenin hangi bölümünde; ortasında mı yoksa evvelinde veya sonun­da mı indiğini bile bazen tesbit edebilir. Şu anda Rasûlullah (s.a.v.) i sa­bah namazının son rek´atında-Sahih-i Buhârî´de rivayet edildiği gibi-Ailaft Teâlâ´nın « • i^´vt^-.sl^J » [160]sözünün indiği zamanı tahayyül edi­yorum. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) in kıldan yapılmış bir çadırda geceleyişini ve ashabtan bazısının çadır önünde ona bekçilik yapmalarını hayalimde canlandırıyorum. Geceden bir miktar geçtikten sonra [161] dU*. Üj » « y-ü´^. âyeti inmiştir. Yine son olarak onu, mü´minlerin anası Ümmü Seleme´nin yanında tahayyül ediyorum. Savaştan geri kalanları söz konu­su eden üç âyet [162] indiğinde gecenin üçte ikisi geçmişti. [163] Gece bir kış gecesi olup hava soğuk olabilir. Ravî, işi sağlama bağlamak için bu zifri karanlık geceyi bile tavsif etmekten geri kalmıyor. En cüz´i bir mese­lenin, bugün bizim için ne kadar basit ve değersiz olursa olsun, ravî için dinî ve içtimaî büyük bir değeri vardır. Onu olduğu gibi tasvir ediyor. Ona ne bir şey ilave ediyor ve ne de eksiltiyor. İşte Ahzâb gecesi herkes dağılmış ve Rasûlullah´ın yanında on iki sahabe vardı ki bunlar arasında değerli sa-habî Huzeyfe de bulunuyordu. Rasûlullah ona: Kalk ve ordu karargahına git, demişti. Huzeyfe Rasûlullah´a: Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, senden utandığım için kalkıp gittim. Yoksa bu soğukta gidemezdim, ceva­bını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi: «Ey iman edenler* Size karşı düşman askeri geldiği zaman, Allah´ın size olan nimetini hatırla­yın. Biz, onların üzerine şiddetli bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz askerlergöndermiştik. Allah, işlediğiniz şeyleri görendir.» [164] Buna karşılık Te-bûk gazvesinde nazil olan âyetlerin çok sıcak bir günde indiklerini ve o za­man münafıklardan bir şahsın: «Bu sıcakta savaşa çıkmayın,» dediğini, bunun üzerine Allah´ın: «De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır.» [165] âye­tini indirdiğini görüyoruz.

Kur´an´in çoğunluğu hazarda inmişse de, Rasûlullah {s.a.v.}in davet için buradan oraya gitmesi, kalbini sabit kılmak ve cihadını destekleyip pe­kiştirmek için bazı seferlerinde de inen âyetler olmuştur. Ravîler çoğu za­man bunu: Şu âyet veya âyetler Peygambere bir yolculuğunda indi, gibi ifadelerle anlatırlar. Hatta pek çoğunda bu yolculuğun zaman ve mekânı bile zikredilmektedir. Sahih-i Buharî´de Hz. Ömer´den yapılan rivayete göre: «Bugün size dininizi tamamladım,» [166] âyeti Veda haca yılında cuma gü­nü arife akşamı nazil olmuştur. el-Beyhakî´nin «Delâil» inde anlatıldığına göre en-Nahl sûresinin son âyetleri Uhud savaşında şehid düşen [167]Hz. Hamza´nın cesedi başında durduğu sırada inmiştir.

Rasûlullah (s.a.v.) in hayatı peş peşe devam eden bir cihad silsilesi­dir. Onun için vahiyden bir çoğu savaş sıralarında inmiştir. Bedir Savaşı´-nın sonunda el-Enfâl sûresinin ilk âyetleri inmiştir. [168] Hudeybiye umresinde: «Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir, iyi kimse kötü­lükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin, Allah´tan sakınınız ki muradınıza eresiniz.» [169] âyeti, Tebük´te de: «Memleketinden çıkarmak için seni neredeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.» [170] âyeti inmiştir. es-Suyutî buna başka misaller de ss-ralar. Dileyen el-îtkan´a müracaat etsin. [171]

İsrâ ve Miraç gecesi, zaman itibariyle bir geceden başka bir şey de­ğildir. Lâkin o, Allah´ın ilminde uzak ezelden gelen bir parçadır. Kur´an´t Kerîmden bazı âyetler bu mukaddes gecede inmiştir. Şayet rivayet sahih ise, Allah Teâlâ´mn: «Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz Pey­gamberlere sor, Biz, Rahman olan Allah´tan başka kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mıyız?» [172]âyeti, Allah Teâiâ kulunu gece yürüyüşüne çı­kardığında Beyt´ül Mukaddes´te inmiştir. [173] el-Bakara sûresinin son iki âyeti-îbnul Arabînin de belirttiği gibi- Miraç esnasında Muhamrned Rabbinın büyük âyetlerini gördüğü zaman «Gök İle yer arasında fezada İnmiş-[erdir.» [174]

Bu derîn araştırma ve en cüz´i tafsilatı bile kaçırmama bazılarınca önemsiz karşılanabilir. Ama râvilerle âlimlerin yanında bunun bir yorumu vardır, ve o da: Rivayetin doğruluğu ve Allah´ın Kitabından Mekkî ile Me­denî olanı tesbit için mümkün olabilecek güvenin zirveye ulaşmış olması­dır.

Bu hassas ve derin araştırma temeline dayalı olarak âlimler Mekkî sûrelerde Medenî âyetlere benzeyenlerle Medenî sûrelerde Mekkî âyetlere benziyenleri biribirinden ayırmışlardır. [175] Burada «benzer» ifadesinden gayeleri açıktır. Onlar her sûrenin genel karakterini ve sonra da bu karakte­re benzer karakteri- öyle ki, neredeyse bu, diğerine eklenecek durumda­dır- yakın benzerlikteki karakteri göz önünde bulundururlar. Meselâ Mek­kî olan Hûd sûresinde «Gündüzün iki ucunda namaz kıl.» [176]âyeti mev-cud ise, bu, Medenî âyetlere benzese bile Medenî sayılmasını zarurî kıl­maz. Medenî olan el-Enfal sûresinde: «Allahımız! Eğer bu kitap, gerçekten senin katından ise biz© gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver» de^ mislerdi.» [177]âyetini okuyorsan, her ne kadar bunda Mekkî âyetlerden gölge ve alâmetler mevcud ise de onun Mekkî o´duğuna hüküm veremez­sin.

Çoğu zaman belli bazı şartlar, Kur´an´dan inenin bir yerden başka bir yere taşınmasını gerekli kıldığı durumlarda Mekkî ile Medenî arasındaki ye­kin benzerlik yönü aceleci araştırmacıları İslâm davet tarihinde hassas ve değeri büyük bir merhaleyi araştırmaktan yüz çevirmelerine sebep olabi-!ir. Lâkin güvenilir âlimler bu konunun tamamını bize aktarmışlardır. Kur´-an´da her âyetin hatta her lafzın tarihi, hal tercemesi vardır. Müfessir-Eerin pîrs Taberî´den Yüce Allah´ın «Ey Muhammedi Sana hürmetti aydan ye onda savaşmaktan sorarlar...» [178] sözünün Medine´den Mekke´ye tasındığını öğreniyoruz. [179] Kurtubî´den [180] «Ey inananlar! Allah´tan sa­kının, inanmışsanız, faizden, artakalmış hesaptan vazgeçin.» [181] sözünün Berae sûresinin başındaki âyetlerle birlikte Medine´den Mekke´ye taşındı­ğını öğreniyoruz. Hz. Ali daha sonra bu âyeti Kurban günü halka okumuş­tur. [182]

Âlimlerimizin, davetin geçirdiği devreleri îesbit ve en küçük husus­tan bile kaçırmamak için rivayetleri .açıklayıp zaptetme hususunda övgüye değer bunca gayretlerine rağmen, müsteşriklerin râvi ve rivayetlerin doğ­ruluğu hakkında şüpheler yayarak asılsız olduklarını İddia etmeleri karşı­sında hayrete düşmemek elde değildir. [183]

Müsteşriklerin, Kur´an´i iniş sırasına göre tertip edebileceklerini söy­lemekle biriikte bu tertipkonusunda her türlü sahih rivayeti reddetmeleri gerçekten garip ve gülünçtür. Şayet rivayetler konusunda katı davranıp ancak sahih olanları kabul edebileceklerini söyleselerdi mesele basitieşir-di. Çünkü İslâm âlimlerinin kendileri, Mekkî ve Medenî İle Kur´an vahyinin merhalelerine ışık tutan konularda, sûre ve âyetlerin tertibinde, talimat vs irşatlarının tedriciliği meselesinde zayıf rivayetleri reddederler. Kaldı ki müsteşrikler arasında bile bu konuyu bize pek ters düşmeyen çerçeve içe­risinde işleyenler vardır. Nitekim H. Grimme, Kur´an sûrelerinin tertibinde İslâmî rivayet ve senetlere dayanmıştır. [184] Bununla birlikte onun da tenkid edilecek noktaları vardır. Bunlardan biri, rivayetlerin sahihini zayı­fından ayıklayamaması ve sair müsteşriklerde olduğu gibi bu konudaki ac­zi. Onun için Kur´an´ın tertibinde bazen zayıf ve bazen bâtıl rivayetlere dayalı çürük bir temele dayanmaya aldırış etmez. İkinci nokta İse, rivayet­lere saygı konusunda kendisi için tayin etmiş olduğu metoddan ayrılması ve neticede Kur´an´ın vahiy merhaleleri konusunda müsteşrik Noldeke´nin görüşlerini rehber edinmesidir. [185]

Müsteşrik Noldeke, müslümanların takip ettiği metoddan ayrı bîr me-todla Kur´an´ın zaman bakımından bir tertibinin yapılması gerektiğine ina­nıyordu. Onun için kendisine has bir metod tespit etti ve bu metoddan, bir çokları etkilendi. Bunun sonucunda ortaya çıkan tertip bütün müsteş­riklerin kafasını kurcalamaya başladı. Kur´an konusundaki araştırmalar âleminde en tehlikeli sonuçlar bu tertibe dayandırılmaya çalışıldı.

.Ondokuzuncu asrın ortalarında Avrupa´da Kur´an sûrelerinin tertibi ve tarihi merhaleleri inceleme konularında yeni çalışmalar ortaya çıktı. Bu çalışmalardan biri, beşi Mekke´de ve biri Medine´de olmak üzere Kur´-an´ı altı merhaleye taksim eden William Muir´in çalışmasıdır. [186] Bu tak­simi yaparken büyük çapta Rasûlullah´ın hayatı ve hayatı İle ilgili riva­yetlere dayanır. Bu konuda tenkitçi bir çalışmada bulunarak tarihi bir ta­kım malumat toplamıştır. [187] Lâkin - bununla birlikte - birçok hatalara düşmüş ve asılsız rivayetlere dayanmıştır. Bu konuda kendisiyle Grimme arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün ve kolay olacaktır.

Diğer bir çalışma ise, VVeil´in 1844 yılında başlattığı ve ancak 1872 yı­lında nihaî şeklini alan çalışmadır ki, bu çalışmada İslâmî rivayet ve senet­lere hiç değer verilmez. [188] BlachĞre´in çalışmayı «gerçekten faydalı ye­gâne metod» [189] olarak nitelendirmesi de bundan dolayıdır. Daha önce de Noldeke´nin nazarında Kur´an´ın tertibi konusunda en cesur çalışmadır. Onun için Noldeke çalışmalarının bir çoğunu ona dayandırır.

Weil ise, Kur´anî merhaleleri üçü Mekke´de ve biri Medine´de olmak üzere dörde ayırmıştır. Noldeke de 1860 yılında yayınladığı «Kur´an Tarihi» [190] kitabında her merhalenin muhteviyatında basit bir takım değişiklik­ler yaparak aynı yolu takip etti. Schvvally´le birlikte kitabı düzeltme ve ilâ­velerle ikinci defa yayınladığında da yine basit-bazı tadilat ile aynı yoldan gitmiştir.

R. Be!!, [191] Rodvvell [192] ve Blachere [193] de bu metoddan etki­lenmiştir. Ancak Biachere´in Kur´an tercemesi, kanaatimizce kendisine ha­kim olan ilmi ruhtan dolayı tercümelerin en üstünüdür. Onun değerini dü­şüren, Kur´an sûreleri için tesbit edilmiş olan zaman tertibidir. Biachere´in kendisi, İslâmî merhaleleri tesbit, sûrelerin tertibi, talimatın tedriei olarak gelişi gibi hususlarda sadece, Kur´an´a dayanmanın bir takım zorlanmalar­dan hali olmadığını belirtir. Yine ona göre Kur´an´ın sustuğu bir şey Rasû-iullah´ın hayatı ye sahabenin ondan rivayet ettikleri haberlerle vuzuha ka­vuşmaz. Bunlar, ancak Kur´an nassında zikredilen ikinci plânda tamam­larlar. [194]

Biz ise, yukarıda anlattıklarımızdan sonra Mekkî ve Medenîyi tesbit huşunda âlimlerimizin sahih rivayeti biricik yol olarak seçmelerini, zayıf rivayetleri reddetmelerini, Kur´an´ın zaman bakımından daha mükemmel ve üstün bir tertibi için bunu kaçınılmaz şart olarak kabul etmelerini tabiî karşılıyoruz. Bu sahadaki rivayetler, ancak vahyin indiği zaman ve mekân­da orada hazır bulunan sahabeden yahut bu konudaki açıklamayı onlardan duymuş olan tabiînden gelebilir. Rasûlullah (s.a.v.) den İse bu kabilden bir rivayet varid değildir. Çünkü o, Kadı Ebu Bekr´in [195] de «el-întişar» da belirttiği gibi, «bununla emrolunmamıştı ve Allah bunun ilmini ümmete de farz kılmamıştır» [196] Hiç şüphesiz sahabeden birçoğu Mekkî ve Medenî hakkında tam bir bilgiye sahipti, Bu sayede rivayet tefsirleri ve Kur´an ilim­leriyle ilgili kitaplar ince teferruat ve cüz´iyatı ihtiva etmektedirler. Misal ve delil bulma kabilinden bir kaç tanesine işaret etmiştik. İbnu Mesud´un: «Ondan başka ilah bulunmayana yemin ederim, Allah´ın Kitabından hiç bir âyet inmemiştir ki, o âyetin kim hakkında ve nerede indiğini bilmeyeyim.» [197] sözünden sahabenin bu konularda bilgilerinin ne kadar derin olduğu­nu anlıyoruz. Lâkin İbni Mesud - geniş malumatıyla bu ilme ne kadar hiz­met etmişse etsin - sahabe arasında bu yemini eden yalnız kendisi değil­dir. Hz. Ali de ona benzer bir yeminde bulunmuştur. Ayrıea sahabe arasın­da bu büyük iki sahabînin şahit olduklarına şahit olma imkanına sahip olanların varlığı şüphesizdir. Belki de, onların gördüklerinden daha fazla­sına şahit olanlar bile vardır. Hatta sahabenin cahilleri arasında, âlimleri­nin ve meşhurlarının gözünden kaçan birşeyi rivayetleriyle bize ulaştıran­ların bulunacağını uzak görmüyoruz. [198]

Onun için sahih rivayete dayanmak, fikir imali ve İçtihatta bulunmaya ters değildir. Özellikle rivayetin sarih nass olmadığı konularda bu durum daha da geçerlidir.. Bu içtihadın Mekkî ve Medenî araştırmasında çeşitli şekilleri ve muhtelif nevileri vardır. Bazı sûrelerin Mekkî mi yoksa Mede­nî mi oluşlarında, Medenî bir sûrede Mekkî âyetlerin veya Mekkî bir sû­rede Medenî âyetlerin istisna edilmesinde, Mekke veya Medinede indirilen­lerin tertibinde ve Mekkî ile Medenilerin her birinde uslûb ve konu özellik­lerinde ihtilaflar olabilir. Bu ihtilafı çözmenin yolu ise, ancak bir nevi icti-had ile mümkün olabilir.

en-Nahhas, [199] «Hiç şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim et­menizi emreder.» [200] âyetine dayanarak en-Nîsa sûresinin Mekkî olduğu-nu oünkü bu âyetin, Kabe´nin anahtarları meselesiyle tam bir uyum içeri­sinde bulunduğunu ileri sürer. es-Suyutî, bu görüşü zayıf bularak ona kar­şı çıkar ve şöyle der: «Bu, çürük bir dayanaktır. Çünkü büyük çoğunluğu Medine´de inen uzun bir sûrenin bir veya bir kaç âyetinin Mekke´de inmiş oiması o sûreyi Mekkî kılmaz. Özellikle, hicretten sonra inen âyetlerin Me­denî olduğu görüşü tercih edildiğine göre en-Nisâ sûresi için Mekkîdir di­yemeyiz. Sûrenin âyetlerinin nuzûl sebeplerine müracaat eden yukardaki görüşün reddedildiğini görecektir. Buhârî´nin Hz. Aişeden naklettiği: «eî-Bakara ve en-Nisa´ sûreleri indiğinde Rasûlullah´ın yanındaydım.» sözü onu reddetmektedir. Çünkü Hz. Aişe´nin hicretten sonra Rasûiullah´n ya­nına geldiği ittifakla kabul edilen bir husustur.» [201]

Gerek Mekkî ve gerek Medenî sûrelerde istisna edilen âyetler rhevcud olduğundan bu istisna hususunda bazı âlimler nakle değil, içtihada dayan­mışlardır. [202] Ayrıca bu, İbni Abbas´tan varid olan: «Bir sûrenin başlan­gıcı Mekkede inmişse, o sûre Mekkî olarak yazılır, sonra Allah dilediğini ona ilave ederdi.» sözlerine ters değildir. Çünkü Mekkînin Medenîye veya Medenînin Mekkîye ilave edilmesinde hikmet yönü içtihat yoluyla bilinir: Meselâ el-İsrâ sûresi Mekkîdir. Ancak: «Ey Muhammedi Seni, sana vahyet-tiğimden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman İçin uğraşırlar.» [203] âyetini ondan istisna ederler. Bunun Mekkî bir âyet olduğunu tercih ederek bu âyet «Sakîf elçileri hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (s.a.v.) e, gel­miş ve saçma isteklerde bulunarak: İlahlarımızdan dolayı bizi faydalandır ki onlara hediye edileni alalım. Bu hediyeyi aldık mı, bu putları kırar ve İs-lâmı kabul ederiz. Ayrıca Mekke mukaddes kılındığı gibi vadimizi de mukad­des kıl ki Araplar, onlara karşı üstünlüğümüzü bilsinler» [204] demişlerdi Kızılelma cad Şair Mehmet Emin sok. no: 35 Meditaş Erdal

Alimler - rivayet ve senetlere dayanarak - Mekkî ve Medenî süreleri tayin ederler [205] Sonra nuzûl sıralarına göre onları tertip ederler. Bunun­la birlikte Kur´andan ilk inen ile son olarak inen hakkında ihtilaf vardır. [206] Hatta Müslümanların, namazlarının her rekatında okudukları Fati­ha sûresi hakkında bile ihtilaf vardır. Bazılarına göre Fatiha sûresi Mekkî-dir, bazılarına göre de Medenîdir. [207] Başka bir topluluk ise, üçüncü bir görüş ileri sürerek iki defa nazil olduğunu söylemektedir. [208] Yine bazı­larına göre Mekke´de ilk inen o dur. O halde bu görüşe göre Kur´an´dan ilk inen Fatiha olmaktadır. [209] Diğer bazılarına göre ise, ondan önce na­zil olan bir kaç sûre vardır. Bu gibi durumlarda âlimler delil getirme ve görüşlerini isbatlama hususunda yarışırlar. Getirdikleri deliller naklî ol­maktan çok içtihada daha yakındır. Misâl olarak el-Vahidî gibi bir âlim, Rasûlullah (s.a.v.) iri Mekke´de on kusur sene kalarak Fatiha´sız namaz kılmış olmasını garipsiyor. [210] Halbuki -bildiğimiz gibi- el-Vahidî «Esbâ-bun-Nuzul» isimli meşhur kitabında sadece rivayet ve senetlere önem ver­mektedir. Lâkin nakil ve nass sahiblerinin yanında da ictihad ve istinbot kapısı ardına kadar açıktır.

Müsteşrik Blachere, el-Vâhîdî´nin buradaki düşüncesini ictihad ve is-tinbat için bir gayret olarak değerlendireceğine, konuyu çözümlemek için bütün umutlarını yitirmiş âciz kimsenin cahilliğini itiraf etmesi ve kurtulu­şunu bu itirafta bulanın tavrı olarak nitelendirir. [211] Bize göre burada Blachere çok katı ve mübalağacıdır. Âlim olan bir kişi Kür´an vahyinin ter­tibi gibi önemli bir konuda, hemen kesin kararını veremez. el-Vâhİdî´nin yaptığı gibi -bir şeyi diğerine tercih eder. Cehalet her zaman kesin sonuç­larla tedavi olunmaz. Bazan tercih yalnız başına ilim ve marifet tahsili İçin yeterlidir. Burada maksadımız, el-Vâhidî´yi savunmak değildir. Aksine, Mek-kî ve Medenî´nin cüziyyatı hakkında bize ulaşan ilim çoğu zaman İctihad yoluyla bize ulaştığına ve bir şey hakkında ilmin subutu için aklın nakil gi­bi ve kıyasın da sema´ gibi olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. el-Ca´beri: «Mekkî ve Medenîyi bilmenin iki yolu vardır: Semaî ve kıyası» [212]derken bunu göz önünde bulundurmuştur. Semaîyi tarif ederken onun, «Mekke-de yahut Medinede nazil olduğuna dair bize haber ulaşandır» şeklinde ta­rif eder. Sonra kıyası için misal ve deliller zikreder. Zikrettiği misalleri, Kur´an´ia uğraşan ve ilimleriyle uslûblannın zevkine eren âlimlerin misalle­riyle bir araya getirdiğimizde hepsinden, Mekkî sûreyi Medenîsinden ayıran

kıyası bir ölçüye varabilir ve onunla, onlardan her birinin karakter ve özel­liklerini tesbit edebiliriz. Ayrıca göreceğiz ki bu ölçü uygulanmakta ve ge­çerli olmaktadır. Bu ölçüye göre Mekkî sûrelerin özellikleri şunlardır:

1- içinde secde bulunan her sûre Mekkîdir. [213]

2- İçinde «» lafzı bulunan her sûre Mekkîdir ve bu kelime Kur´-an´ın ancak son yarısında geçmektedir. [214]

3- el-Hacc sûresi hariç hitabını bulundurup hitabını bulundurmayanher sûre Mekkîdir. Ancak el-Hacc sûre­sinin sonlarında [215]âyeti geçmektedir ve bu sûrenin´Mekkî olduğunu bir çok âlim söylemektedir.

4- el-Bakara sûresi hariç Peygamberlerin ve geçmiş kavimlerin kıs­salarını ihtiva eden her sûre Mekkîdir. [216]

5- Yine eİ-Bakara sûresi hariç Hz. Âdem ve Idris Kıssaslannı ihtiva eden her sûre Mekkîdir. [217]

6- «Elif-Lâm-mîm» ve «Elif-Löm-Ra» gibi hece harfleriyle başlayan her sûre Mekkîdir. Ancak ez-Zehrâvân (el-Bakara ve Âİu İmrân) sûreleri bunaan hariçtir. [218]

Bu altı özellik -istisnaları bir tarafa bırakalım- kesin alametlerdir. Ayrı­ca genel Mekkî sûreleri ayıran bazı alametler vardır ki, Mekkî sûrelerde cokca rastlanan ve yaygın olan bu alametler şunlardır:

1- Âyet ve sûrelerin kısalığı, veciz olmaları hareketli bir anlatım ve ses âhengine sahip olmaları.

2- Allah´a ve Âhiret gününe davet ve cennetle cehennem tasviri.

3- Üstün ahlâka ve iyilik üzere doğru yolu tutmaya davet.

4- Müşriklerle mücadele ve düşüncelerinin basitliğini ortaya koyma.

5- Arabların üslûbuna uyularak «yemin» in çokça kullanılması. [219]

Medenî sûrelere gelince, onların kesin özelliklen şunlardır:

1- Cihada izin verildiği, cihadın söz konusu edildiği ve ahkâmının açıklandığı her sûre Medenîdir.

2- Hudud ve miras hükümlerini ihtiva eden, medenî, içtimaî ve dev­letlerarası hukukdan bahseden her sûre Medenîdir. [220]

3- el-Ankebût sGresi hariç münafıklardan bahseden her sûre Mede­nîdir. el-Ankebut sûresi ise, Mekkîdir. [221]Ancak bu sûrenin ilk onbir âye­ti Medenî olup onlarda münafıklardan bahsedilmektedir.

4- Ehl-i Kitapla mücadele edilen ve dinlen hususunda katı olmama­larını öğütleyen her sûre Medenîdir:[222]

Daha çok Medenî sûrelerde görülen genel alâmetler ise, şunlardır:

1- Sûrelerinin çoğu ve bazı âyetleri uzundur. Anlatıma itnab ve hu­kukî meseleleri konu edinen bir durgunluk hakimdir.

2- Dinî hakikatler tafsilatlı delillerle anlatılır.

Bu konu ve uslûb özellikleri ister kesin olsun İster ağlabiyet kabilin­den olsun İslâm´ın emirlerinde takip ettiği tedriç hikmetini tasvir etmekte­dir. Medine ehline yapılan hitabın Mekke ehline yapılanın aynısı olması mümkün değildir. Çünkü Medinedeki yeni çevre teşrî ve yeni toplumun ku­rulmasında açıklamaların yapılmasını gerekli kılıyordu. Daha önce veciz bir anlatım takip edilmişken şimdi İtnaba ve mücmeli tafsile ihtiyaç vardı. Her âyet ve sûrede muhatapların durumu gözetilmeliydi.

Mekke´de azgın ve inatçı bir topluluk vardı. Rasûlullah´a ve mü´minle-re işkence ediyorlardı. Onun için Rasûlullah (s.a.v.) e: «Ey Muhammedi Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz.» [223] «Senden ön­ce nice Peygamberler yalanlandı.» [224] ve «Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmağa koyulsalar: «Gözlerimiz döndü, biz her halde büyülen­dik» derler» [225] gibi âyetlerin inmesi münasipti. Böylece Mekke´de Müş­rikleri kınayan, düşüncelerinin basitliğiyle alay eden ve Rasûlullah´la Mü´-minleri teselli eden, onlara müsamaha ve yumuşak davranmayı öğütleyen âyetlerin inişi çoğaldı,

Medine´ye gelince, hicretten sonra burada üç sınıf insan bulunuyordu: .

a- Mü´minlerden, Muhacirlerle Ensâr. Münafıklar.

c- Yahudiler. Kur´an Yahudilerle tartışmaya girerek onları orada eşit olan bir kelimeye davet etti. Münafıkların kötülüklerini ortaya dökerek on­ları rezil ü rüsvay etti. Mü´minlere gelince, doğru yolda devam etmeleri için -bir yandan- onları cesaretlendirdi. -Diğer yandan- barış ve savaşla, fert ve toplumla, siyaset ve iktisatla, ilgili emirleri ve hukukî kuralları izah etti. Misal olarak zekâtı ele alalım. Mekke´de farz kılınmasının bir anlamı yoktu. Çünkü müsiümanların hepsi fakir ve baskı altında bulunuyorlardı. Korku namazını ele alalım?. Bu namaz sadece savaşta kılınan bir namazdır. Bu­nun da Mekke´de teşriî mümkün değildir. Çünkü mü´minlere ancak Medi´-ne´de savaşma İzni verilmiştir. Onun için Mekkî sûrelerde cihada ve cihad-la İlgili hükümlere asla rastlanamaz.

Şayet Ebu´l-Kasım en-Neysâbûrî´nrn Mekkî ve Medenî tertibinde ta­kip ettiği kronolojik tarihî metodu alacak olursak, - onu uygulamanın ve etkisinde kalmanın bir neticesi olarak - gerek Mekkî ve gerek Medenî sû­releri üç merhaleye ayırmamız gerekiyor: Başlangıçta inenler, arada İnen­ler ve sonda inenler. Sahih senetleri ve Hadis eleştirmenlerinin ölçülerini

kendimize rehber edindiğimizde bu merhaleleri tesbit için fazla bir zorluk çekmeyiz. Medenîlerde tereddüdümüz daha da az olacaktır. Hatta anılma­ya değmez bir seviyeye inecektir. Çünkü Medine´de İslâmiyet yayılmış, Kur´an ezberlenmiş, onu okuyan ve yazanlar çoğalmış, rivayet ve dinde bilgi sahibi olma kolaylaşmıştır. Mekkî kısma gelince, olayların kendi man­tığı, merhalelerin tasviri konusunda bir takım tereddütlerin vukuunu gerek­ir kılmaktadır. Özellikle ilk zamanlar için bu durum daha da geçerlidir. Çünkü İslâmiyet Mekke´de garip olarak başlamıştır. Vahyin . ilk yıllarında Rasûlullah (s.a.v.) e inanan aneak bir kaç kişi idi. İslâm´a ilk girenler dışın­da hiç kimse için vahyin merhalelerini ve ilk zamanlardaki durumları kesin olarak tesbit mümkün olmamıştır.

Lâkin kronolojik sıra hususunda muhakkik âlimlerin ihtilaf ettiklerini ve hangisinin daha önce olduğunu tesbit etmekten âciz kaldıklarını bir ta­rafa, bırakarak benzer guruplara parmak basacak olursak, gerek Mekkî ve gerek Medenî olanların ilk, orta ve son merhalelere ait bir takım alametler buluruz ki bunlara dayanarak kesin hükmümüzü verebiliriz.

Tarihçi ve müfessirlerin, ilk inen sûreler, modern ifademizle Mekkî merhalelerin ilk merhalesinde inenler olduklarına dair ittifak ettikleri sûre­ler şunlardır: el-Alak, el-Müddessir, et-Tekvîr, el-´lâ, el-Leyl, eş-Şerh, el-Adiyat, et-Tekgsür, ve en-Necm.

Mekke´nin ara merhalesinde inenler: Abese, et-Tîn, el-Karia, el-Kıya-me, el-Mürselat, el-Beled ve el-Hıcr.

Mekke´nin son merhalesinde inenler: es-Saffât, ez-Zuhruf, ed-Duhan, ez-Zarİyâî, el-Kehf, İbrahim ve es-Secde.

Bu üç gurup Mekkî alametleri her ne kabar açıkça taşıyorsa da muh­teva ve uslûb yönünden basit bir takım farklılıklar arzetmektedir. Oysa her gurup,, hatta onlardan.her sûre başlı başına fikrî bir bütünlüğe sahiptir. Özet olarak ve şöyle bir göz atışıyla yapacağımız tahlilde gözümüze çarpa­cak olan, lafızlarında, fasılalarında ve muciz âyetlerinin anlattığı akidele­rinde ortaya çıkan en bariz alâmetlerine işaret etmekten öteye geçmez.

Kur´an´dan ilk inen sûre olan el-Alak sûresinde, insanlığın tarihinde şa­hit olduğu ve insanlığı göğe ve onun sırlarına ulaştıran, yeni bir doğum şeklinde doğan canlı ve büyük bir olayı tasvir ediyor. Sûrenin ilk bölümü Allah´ın elcisi Muhammed´i Yüce Âleme ve Allah´ın adıyla okumaya [226] yöneltiyor. Doğuş da O´ndan, dönüş de O´na. Varlığın sırlarını öğretmekle

insanı yücelten de O. Bu arada «kalem» den bahsedilmesi, ilim ve öğreti­me işarettir. Oysa O, insanı basit bir şeyden, katılaşmış ve korunaklı bir yerde, rahime yapışık bir kandan yaratmıştır. [227]

el-Müddessir sûresinin başlangıcıda -daha önce gördüğümüz gibi va­hiy fetretinden sonra inmiştir- [228] Allah Peygamberini uykusu olmayan bir kalkışa ve tembelliği bulunmayan bir aksiyona çağırmaktadır. Yatağın­dan bîr silkinişte sıçrasın ve sıcak örtüleri bir tarafa atsın. Çünkü Önünde uzun ve ağır bir mücadele vardır. Yakın tehlike, yoldan sapmışları ve gafil­leri kolluyor. Peygamberin, Yüce Rabbini büyük görerek ve bu varlıktaki her türlü komployu küçümseyerek, niyyetinin paklığına alâmet olsun diye elbisesini temizleyerek, her türlü Şirk ve pislikten uzak durarak, azabı ge­rektiren her şeye amansız savaş açarak, minnetsiz ve böbürienmeksizin mücahidlerin ulaşabilecekleri fedakârlığın en âlâsında bulunarak uyuyan­ları uyandırması onun için bir görevdir.[229]

«et-Tekvîr» sûresi akide ve imanla ilişkisi kesik olmayan üç hakikati dile getirmektedir: Kıyamet günü kevnî inkılâb hakikati, ebedî vahiy ve âlem şümul davet hakikati, bir de Alîm ve Hakîm olan Allah´ın meşietine bağlı o-lan İnsanî irade hakikati. [230]

Kevnî inkılâba gelince, sürenin henüz başında dehşet verici bir şekil­de görünmektedir. Soğuyup alevi sönen güneş. Darma dağın olmuş ve par­laklığını yitirmiş yıldızlar. Kökünden sökülen, rüzgarın önünde savrulup se­raba dönüşen ve bulutlar gibi hareket etmeye başlayan dağlar. Onuncu ayına girmiş hamile develer korkudan her yerde yavrularını düşürüyorlar. Oysa bunlar, Arab için ihtimam gösterilmesi gereken en değerli develerdir. Her biri bir vadide dolaşan vahşî hayvanlar korkudan bir araya gelmiş sak­lanacak delik arıyorlar. Suyu alev almış denizler ateş tufanı içerisine giri­yor, alev her tarafı sarıyor. Ruhlar bedenleri buluyor. Katı kalblilikle canlı olarak gömülen kızlar için hesap sorulacak. Henüz hayatın başlangıcında olan bu kızcağızı bir İnsan nasıl olur da diri diri gömebiliyor?

Bu kevnî inkılâb yine amel defterlerinin açılmasını içeriyor. Tâ ki gizli olan hiç bir şey kalmasın hepsi açığa çıksın. Mavi gök kubbe yerinden ka-yıyot*. Cehennem alevlendiriliyor, insan ve taşlardan oluşan yakıtıyla alevi daha da büyüyor. Cennet, damadı kendisine cezbeden gelin gibi süsleniyor ve ehline yaklaşıyor. Neredeyse kollarına atılacak. İşte o zaman insanoğlu önceden kendisine ne hazırladığını görecektir. Azabını hafifletecek azığı da yoktur.Vahiy ve onun karakteriyle ilgili ikinci hakikate hazırlık olsun diye, an­latım, kâinat tablolarından kendisine hayat verilen ve ruh üflenen parlak ve mükemmel tablolara yemin edilerek bir geçiş yapılıyor. Ceylanların sü­züle süzüle dolaşıp daha sonra saklanmak ve yorucu koşudan sonra din­lenmek için yuvasına dönüşü gibi gökte dolaşan ve yörüngesinde gizlen-.mek için dönen gezegenlere, kâinatı karanliğıyla kaplayan ve ne kendisini, ne de önünü gören, körün sağa sola çarpması ve yolunu bulması için bas­tonuyla tecessüste bulunan geceye, gecenin gidişinden sonra doğan, ay­dınlığı görüp harekete geçen, kalbi hayata açılıp çarpmaya ve nefes alıp vermeye başlayan sabaha yemin ediliyor. Allah, bu canlı tablolara yemin ederek: Vahye Muhammed´in her hangi bir müdahalesinin bulunmadığını, göğün emanetini insanlara getirebilecek durumda olan yüce bir meleğin. Arş´m sahibinden aldığı telkinatıyla hareket ettiğini belirtiyor.

Yine Allah bu canlı tablolara yemin ederek: Muhammed´in vahiy hu­susunda güvenilir olduğunu, üstün bir akla sahip bulunduğunu, kendisine Peygamberlik gelmeden önce Mekke´liler arasında kırk yi! yaşadığını ve bu hayat dönemi içerisinde kendisine es-Sâdıkul -Emîn (güvenilir doğru) ismi­ni verdiklerini, işte o güvenilirliğiyle, aralarında şöhret bulan Muhammed´in kendi gözleriyle, gözün kaymadığı apaçık ufukta vahyi gördüğünü söyledi­ğini belirtiyor. Nasıl olur da şimdi ondan şüpheleniyor ve bir takım zanlar ileri sürüyorlar? Nasıl oluyor da onun bîr deli olduğunu ve bu vahyi kendi­sine şeytanların getirdiğini söyleyebiliyorlar?

Bu bölümün kendisinde Allah, Mekke´lüere bu vahyin sadece onlara hitap etmediğini, aksine âlemşümul bir davet olduğunu [231] hatırlatarak bugün için ona ne kadar karşı koysalar da, mü´minleri kovsalar da er geç başarıya ulaşacağını bildiriyor. Hakkı ve hidayeti bulmak isteyene bu dâ­vanın kapısı ardına kadar açıktır.

Üçüncü hakikate gelince, «et-Tekvîr» sûresi tek, kesin ve son bir âyet­le izah ediliyor. Bu âyet kat´î bir şekilde gerçek iradenin, Allah´ın iradesi olduğunu belirtiyor. Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah´ın iradesinden ayrı hiç kimsenin iradesi yoktur. Takdir eden ve doğru yola

ulaştıran sadece O´dur. İnsana irade veren de O´dur. İnsanoğlu kendisine verilen bu irade olmasaydı teklif ile şereflenmezdi.

«el-A´lâ» sûresinde [232] herşeyi yerli yerinde yaratan, ona yol çizen ve varlığının sebebini bulmayı ona bahşedenin ismini yüceltmekten yeryü­zünde her canlıya yeşil ottan ve siyaha çalan kurumuş ottan rızkını takdir ederken yaratıklarındaki bazı eserlerini arzetme, Kur´an´ı Peygambere ez­berletme ve Peygamberden bir çaba olmadan hiç bir harfi yitirmeksizin, hiç unutmaksızin onu kalbine nakşetme hususundaki Rabbânî kefaletten bahsedilmektedir. Çünkü ezberlemek de unutmak gibidir. Her ikisi de hiç bir şeyle kayıtlı olmayan İlâhî meşiete bağlıdır. Her zaman yanılma ve unut­maya maruz olan insana bağlı değildir. Ayrıca bu kolay daveti taşımak için Peygambere ve mü´minlere kolaylık gösterileceği, bu büyük emaneti yerine getirebilecekleri müjdesinden söz edilmektedir. Yine bu mukaddes dâva karşısında insanların takınacağı değişik tavırlar anlatılmaktadır: Onlardan bir kısmı Allah´a inanıyor, O´nun rahmetini diliyor ve azabından korkuyor. Bir kısmı bu dünyada kendi kendisine kötülük ederek bedbahtlaşıyor, âhi-rette şiddetli ve acıklı azaba çarptırılmasına sebep oluyor: Cehennemde ne öiüp rahatlayacak ve ne de huzur ve güven içerisinde yaşayacaktır. Sure­de ayrıca selim her fıtrat sahibine, kurtuluşun temizlikte, hüsranın da pis­likte olduğu ifade edilmekte ve dünyanın geçiciliğiyle âhiretin ebedîliği ko­nusunda insanlar uyarılmaktadır. Sûrenin sonunda ise, dinin birliği hatır­latılmaktadır. Onu Muhammed´în kalbine indiren Yüce Yaratıcı daha önce Peygamberlerin atası Hz. İbrahim ve Kelîmullah Hz. Musa´ya da benzerini indirmişti. Hepsinde akide ve talimat birliği vardır. Kaynakları da birdir ve âlemlerin Rabbı Allah´tır. [233]

«el-Leyl» sûresinde [234] Allah, gece ve gündüzün değişmesine ve erkekle dişinin yaratılmasına yemin etmektedir. İnsanların hayatta tuttuk­ları yollar değişik olduğundan varacakları yerler de değişik olacaktır. Nasıl aydınlık olan gündüz.karanlık olan gecenin karşıtı ise ve lâtîf dişinin karak­teri katı erkeğin karakterine ters düşüyorsa, müttakîlerin hareketleri de kötülerin hareketine ve mükâfatları da onların cezalarına terstir. Allah an­cak O´nun yolunda infâk edip O´ndan sakınan kalbten razı olur.

«el-înşirah» sûresinde ince ve tatlı bir münacat vardır. Onda Allah Peygamberinin içinde bulunduğu ve belini çökertip nerdeyse altında ezileceğî yükü gideriyor. Bu sıkıntıların son bulacağına, işinin kolaylaşacağına, yer ve gökte şanının yüceltileceğine, sabah-akşam adının kendi adıyla be­raber anılacağına dair müjde veriyor, dünya meşgalelerinden her uzak kal­dığında uzun davet yolunda kendisine ibadet etmesini öğütlüyor, [235]

«el-Âdiyat» sûresinde [236] Ailah, savaş sahasında kişneyerek saldı­ran, nalından ateş kıvılcımları sıçrayan, düşman saflarına yaklaşırken tozu dumana katan, savaş sahasında sağa sola koşan ve savaş saflarında korku salıp onları kaçmaya zorlayan atlara yemin etmektedir. İşte Allah, insanın, Rabbının nimetini inkâr ettiğini ve bu inkârına dair insanın kendisinden şa­hit getirip kişneyerek saldıran coşmuş atlara yemin ediyor. İnsanı nimetin küîranına sevkeden ise, üzerinde yaratılmış oiduğu mal ve dünya metai sevgisıdir. O halde insan kendisini bunun zincirinden kurtarmalı, hayaliyle varacağı kesin sonuca seyahat etmeli, kendisinin ve insanoğlu kardeşleri­nin mezarlarından kalkışlarını seyretmelidir. Kabirleri açılmış, kalblerindeki sırlar açığa vurulmuştur. Rableri, gizlediklerini ve inkârlarını yüzlerine vur­maktadır. Artık daha önce yaptıklarından dolayı kötü azap ile cezalandı­rılmaktadırlar. ..

«et-Tekâsûr» sûresinde mal ve çocukların çokluğuyla övünen, nihayet dar mezarlara giderek oradakileri de sayıp sayılarını çoğaltmaya çalışan gafillere dehşet verici bir uyarı vaVdir. Ama kabirlerin o karanlık çukurla­rında yarışma fırsatını bulamazlar. Bu boş şeylerle uğraşmalarından ve uzun süren bu sarhoşluklarından sonra bu korku onları yakalayacak ve uyanacaklardır. Ama iş işten geçmiştir. Kendi gözleri ile cehennem azabını göreceklerdir. -Bu acıklı ve kalıcı azabı bekliyor oldukları halde- ellerine geçen türlü türlü nimetleri küçümsüyorlar. [237]

«en-IMecm» sûresinde de [238] vahyin hakikati, alınış şekli, vahiy mele­ğinin hakikati ve iniş üslûbu hakkında mükemmel bir tasvir vardır. Putpe­restlerle ve putlarıyla alay edilmektedir. Melekler hakkında Arapların İnançları tashih edilmekte ve bütün Peygamberlerin aynı inanç kurallarıy­la gönderildiklerine dikkat çekilmektedir. Hepsi aynı mesuliyet ve ceza ku­rallarına davet etmiştir. Ayrıca başı boş bir hayat yaşayan ve herşeye gü­lüp geçenler uyarılmakta ve bu dünya hayatının geçiciliği hatırlatılmakta­dır. Kendilerinden her İnatçı zalim göçüp gittiği gibi onlar da gideceklerdir.

Allah, Muhammed´in Rabbından qldıklannı tebliğ ettiğine, sapık yolla­rı değil doğru yolu gösterdiğine, dosdoğru olup aldatma yollarını bilmedi­ğine dair, parladıktan sonra battığı zaman yıldıza yemin etmektedir. Aksine, bu vahiy kendisine gelmeden önce kavmi arasında bir hayat boyu geçirdi.

Onun ne bir kötülüğüne şahit oldular, ve ne de bir yalanına. O halde ken­disine inen vahiyden de şüphelenmenin anlamı yoktur. Kendisine vahyi ta­şıyan melek ise, çetin kuvvetlere sahiptir. O heybetli görünüşüyle ufku kaplamıştır. [239] Bu ümmî Peygambere onunla karşılaşma müyesser kı­lınmıştır. İki defa onu asıl sureti üzere görmüştür. Bunlardan biri, vahyin ilk başlangıcında vukubulmuştur. Diğeri ise, onunla gerçek bir seyahatte bu­lunduğu İsrâ ve Miraç gecesi vukubulmuştur. Peygamber (s.a.v.) bu seya­hat esnasında Rabbinin büyük âyetlerine şahit olmuş ve Sidretu´l Muntehâ (sınırın sonu) ya kadar varmıştır. [240] O Sidretu´l Muntehâ ki, mahlukatın varabileceği son sınırdır. Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi onda son bulur. O halde orası sıddıkların, meleklerin ve mukarrabîn´in ruhlarının barındığr müttakîler cenneti Firdevs´İn derecesine yakın bir derecededir. [241] Artık gördükleri hususunda Muhammed´e kim karşı koyabilir? Onun gözü oradan ne kaydı ve ne de aştı..

Vahiy sabit ve görünen bir hakikat ise de, Arapların Lât, Menât, Uzza vesair putları vehim ve efsaneden başka bir şey değildir: Bu putların Me­lek olduklarını ve Meleklerin de Allah´ın kızları olduklarını ileri sürerken sa­dece ve sadece zanlarına dayanıyorlardı. Bu ayırımda zulümden başka bir şey bilmezler. Onlar haddi zatında kızlardan hoşlanmadıkları halde sev­mediklerini Allah´a nisbet ettiler; Allah´ın kulları oian meleklerini dişi kıldilar.

Lâkin bazen putlarına ve bazen de meleklere verdikleri bu isimlerin ardında hiç bir anlam yoktur. Onları destekleyecek ne bir mantık ve ne de bir delil vardır. Peygamberin bu cahillerden yüz çevirmesi ve kale alma­ması, yüzünü, yeri ve göğü yaratana yöneltmesi ne kadar da yerindedir, iyilik eden iyiliğinin karşılığını, kötülük eden de kötülüğünün karşılığını gö­recektir.

Mesuliyet ve ceza mefhumları, Allah, Peygamberleri müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdiği günden beri eski ve köklü mefhumlardır. Hepsi aynı inanç kurallarını tebliğ etmiş ve insanları, sorumluluklarını bizzat yük­lenmeye çağırmışlardır. Her şey eninde-sonunda Allah´a dönecektir. Her­kes onun huzurunda hesap verecek ve savunmasını yapacaktır. Hz. İbra­him ve Musa´nın sahifeleri bütün bunları anlattığı gibi İnsanın yaratılışı, ha­yatı, ölümü, ölümden sonraki dirilişi hususlarında iki çelişkiyi bir araya getirmeye Allah´ın kadir olduğunu da ifade etmişlerdir. Allah insanda gül­me istek ve sebeplerini de ağlama istek ve sebeplerini de yaratmıştır. Onu hayata hazırladıktan sonra ölümü de hazırlamıştın Atan menide erkek özel­liklerini yarattığı gibi kadın özelliklerini de yaratmıştır. İkinci diriliş O´nun İçin, birinci dirilişten daha kolay değil midir?

O halde müşrikler güçlerinin sınırlarını bilsinler ve sapıklıklarından vaz geçsinler. Allah´ın yalancı münkirleri nasıl helak ettiğini hatırlasınlar. Bil­sinler ki tehlike, yakındadır. Hakkı batıllarına galib kılmadan Allah´a secde etsinler. Yoksa, kâfir oldukları halde can vereceklerdir.

İlk merhalede inen Mekkî sûreler hakkında söylenebilecek pek çok şey arasından naklettiğimiz bu küçük miktarı aktarırken -muhakkik âlimier-ce sabit olduktan sonra- bizce de sabit olandan özet mahiyetinde düşün­celer, inanç meseleleri ve bazı talimatı zikretmekle yetindik. İlk merhalede İnenler hakkındaki bu tahlilimiz kısa ve seri bir şekilde ise de - arzedilen konular, tasvir edilen tablolara ışık tutmak için yeterlidir. Ayrıca Kur´an´-daki bu sûreleri üslûp özellikleri yönüyle, Mekkî diğer iki zümre ve Mede­nî üç zümredeki sûrelerden temyiz edebilmek için de kâfidir.

Bu merhalenin bütün sûrelerinde vahiy ve din, AHah´ın kudreti ve rah­metinin eserleri, birinci dirilişe kıyasla ikinci dirilişin deiitlendirilmesi, kıya­met sahnelerinin tasvirleri, daha önceki yalancıların uğradıkları musibetlere benzer musibetlerle müşriklerin uyarılması, mesuliyet, sevap ve ceza dü-

şüncesinin pekiştirilmesi. Peygamber ve mü´mînlerin karşılaştıkları musî-betve belâlar karşısında önceki kardeş Peygamberlerin uğradığı sıkıntılar anlatılarak teselli edilmeleri, inanç kurallarında din birliği açıklanarak bu mübarek dâvanın âlemşumulluğuna işaret edilmesi gibi konuları rahatlıkla gözlemleyebiliriz. İlk merhalede inen sûrelerde anlatılan bu konular her ne kadar çeşitli usiûblarîa ve farklı mûsikî âhengiyle, anlatılmışsa da en bariz olanlarıdır.

Şayet bu sûrelerin kendilerine dönüp teker teker okuyacak olursak hepsinin âyetlerinin kısa ve son derece veciz olduklarını, kâinatın´çeşitli görüntülerine sık sık yemin edildiğini, emir, nehiy, istifham, temennî ve di­leğin coşkulu ve etkili bir anlatımla anlatıldığını görürüz. Kullanılan keli­melerin parlak ve özenle seçildiğine, musikînin bazen sessiz harflerinde bazen de sesli harflerinde tam bir mükemmeliyetle hakim olduğuna şahit oluruz. Ölçülü kafiyeleri -dehşet verici âhengiyle- bazen hareketli ve dal­galı, bazen de durgun ve şakin. Bazen kökten sökücü ve devirici, bazen bağına ve bazen fısıldayıcı. Mânâların muşahhaslaştırılması ve cansızların canhymış gibi onlara hareket, ve hayat verilerek konuşturulması, onları, renklerle zengin canlı tablolar haline sokmuştur.

Mekkî sûrelerin orta merhalesinde olduklarına kanaat getirdiğimiz sû­relerden tahlilini yapmak istediklerimiz de bu konu ve üslûp özelliklerine sa­hiptir. Hepsinde bu fikir ve talimatların benzerleri vardır. Her sûrede bu se­kil ve gölgelerin, bu nağme ve musikînin benzerlerine rastlanır. Ancak ba­zı inanç kuralları arttırılmış ve bazı hakikatler daha ilâve edilmiştir. Öyle ki, neredeyse sûre, kalb ve kulakları doyuran ulvî bir manzumedir.

. Misal olarak «Abese» sûresini ele alalım. Mekkî orta merhaleden bir sûre. Henüz başından itibaren kalbleri gerçek değerlere, insanlığın kıya­met günü büyük korku ve hakikatına yöneltmekle Rasûlullah döneminin olaylarından birini tedavi ediyor. Sûre bu büyük hakikatleri, güçlü etkilere sahip işaretlerle derinlere etki eden değinmelerle, uzun gölgeli resimler ve vurgulu fasılalarla tedavi ediyor.

İnanmış biri olan, fakat gözlerinden âmâ ve fakir bulunan İbnu Ummi Mektum peygambere gelerek ondan Allah´ın kendisine öğrettiklerinden ona da öğretmesini istemiş ama Peygamber yüzünü ekşiterek başka tara­fa çevirmişti. Kur´an-ı Kerim bu ferdî olayı ele alıyor ve şiddetli bir; şekilde Peygamberi kınıyor. [242] Onu yeryüzünün değerleri yerine semavî değer­leri ve haksız beşeri ölçüler yerine âdil şeriat ölçülerini almaya davet edi­yor. Allah bu olayı Peygambere ve mü´minlere unutulmaz bir ders kılıyor; «Sakın (ha bir daha böyle yapmasın.) Çünkü o bir öğüttür. Dileyen onu öğüt olarak alır.»

Peygamber bu âmâdan yüz çevirip yüzünü ekşitmemeliydi. Çünkü bu âmâ kişi, takvası sayesinde Allah´ın yanında soy, güç ve şöhret sahiplerin­den daha değerlidir. İmandan ve takvadan uzak hayat değerlerinin hepsi­nin hiç bir ağırlığı yoktur. ´ ,

Değerlerin hakikati işte budur. Hayatın hakikatma gelince onun mer­hale ve böiümleri vardır. Bölümlerin her birinde, gerek insan, gerek hay­van âleminden canlıların işlerini düzenleyen şefkatli bir el görülür. Bu el, hayatlarını devam ettirmeleri için gıdalarını veriyor. Sağlıklarını koruyor. Üzerlerine bol bol yağmur yağdırıyor. Bu yağmur toprak arasından süzü­lür ve toprağı gevşeterek bitek olmasını sağlar. Bitki için gerekli nemi sağ­lar ve toprağı yarıp çıkmasına, uzayıp yükselmesine yardımcı olur. Bir ba­karsın o bitki öğütülen tane, sıkılan üzüm, taptaze yenen meyve, yağın kendisinden yapıldığı zeytin veya saklanabilen kaliteli hurma olmuştur. Ve bakarsın bitkinin yeşerdiği bahçelerde, ağaçlar biribirierine sarmaş-dotaş olmuş, dallar biribirine karışmış ve insanın zevkle yiyeceği meyvelerle, hayvanın otlayacağı ve açlığını gidereceği otlarla dolmuştur.

İnsan, hayatın ve değerlerin hakikatini bilmeliydi. Çünkü o, hayatın tüm sebepleriyle ,mücehhez olarak yaratılmıştır. Ama o, zalim ve cahildir. Nimetleri inkâr edendir. Basit ve kokmuş bir sudan yaratılışını unutmuştur. Hayat yolculuğunda sıkıntılarını gidererek yolunu kolaylaştıran Allah´ın ni­metlerini görmezlikten gelmiştir.. Ölümden sonra toprağın altına gireceğini hatırlamaz olmuştur. Sorumluluklarını yerine getirmemiş ve başı boş bı­rakılıp hesaba çekilmeyecekmiş gibi inkârına devam etmiştir. İnsanın haki­kati ve onun küfrü ne de hayret vericidir!

Lâkin büyük ve korkunç bir hakikat insanı bekliyor. Büyük korku ve dehşet günü, kıyametin kopacağı gün. Kulakların zarları patlayacak, insan onun etkili sesinden başka bir ses duymayacaktır. Vereceği dehşetten en yakın akrabalarını bırakıp oraya-buraya koşuşacaktır. Kendi geleceğinden başka hiç bir şeyle ilgilenmeyecektir. O gün insanlar yüzleri açısından iki sınıftır: Mutlu olanların yüzü gülecek, neşe ve mutluluktan pırıl pırıl parla­yacak. Bedbahtların yüzü ise, hüzün ve kederlerinden mosmor kesilecek. Ne mutlu inananlara! Kâfir zalimlerin sonucu İse ne kötüdür, [243]

Kur´an-ı Kerîm selim ve bozulmamış olduğu haldeki insan fıtratıma hakikati ile doğru yoldan saptıktan sonraki hakikatini arzetmek ister. Bu­nu «et-Tîn» sûresinde, ve bazı mübarek meyvelere, mukaddes yerlere ye­min etme çerçevesi içerisinde anlatır, [244] Allah/insanı şereflendirmek, onu düzenli yaratmış olmak, bedenî azalarını en mükemmel şekilde dü­zenlemek ve hem ceset, hem de ruh yönünden üstün kılmakla kendisine

yaptığı İyiliği hatırlatır. Sonra ruhî yönden ne kadar aiçalabileceğini, aşağı­ların aşağısına nasıl düşeceğini ortaya koyar. Ancak fıtrat ona hayat yol­larını aydınlatır, ona iman hakikatini gösterir ve onu iyi davranışlara teş­vik ederek nihayet kemale ulaştırır ve onu nâîm cennetlerine kavuşturur­sa o başka. Artık insanın hakikati idrak ettikten sonra fıtrat nurunu sön­dürerek Allah´ın dinini yalanlaması, O´nun hikmetini görmezlikten gelmesi ve hevâ ile hevesine uyması yakışır mı? [245]

Kur´an, kıyamet sahnelerinden birini tedâvî edici ve kalbe korku salan dehşet verici âyetlerle izah edip ardından ceza ve hesap sahnesini tasvir etmektedir. Bu, heybeliyle her şeyi sarsan «el-Karia» sûresinde, cereyan eder. Öyle ki, insanlar onun şiddeti karşısında, hangi tarafa uçacağını bil­meyen ve sağa- sola çarpan bir kelebek gibi şaşkınSaşır ve küçülürler. Köklü dağlar, savrulan ve uçuşan yün gibi darmadağın olur. Ama kişinin ameli iyi ise, bu korkunç ortam içerisinde mutlu bir hayat ümidi içerisinde bulunsun. Ya ameli kötü ise, cayır cayır yanan ateşi ve ebedî helaki bekle­sin. İnsan, küçük kelebekler gibi sağa-sola savurulmaması için kendisini sağlam kılacak ağırlıklara ne kadar da muhtaçtır.

Kur´an, «el-Kıyame» sûresinde, ölümden sonraki dirilişi pekiştirmek ve bu dirilişin münkirlerine cevap vermek üzere korkunç ve topyekün kevnî inkılâbı gözler önüne serer. Böylece Peygamberin de kalbinde vahiy nak­şedilerek kökleşir. İnsanoğluna hakim olan bu fânî dünya sevgisi onu etki­lemez. Vecîz bir şekilde mutlu kimselerin varacakları yer ile kötülerin va­racakları yeri izah eder. Her vahiy için mukadder olan gelişin sahnesini tasvir eder. İnsana ilk yaratılışını hatırlatır ki, ölümden sonraki dirilişini buna kıyaslasın.

Allah, ölümden sonra dirilişin olacağına ve kıyametin hiç şüphesiz ko­pacağına dair kevnî inkılâbı tasvir etmek için bir hazırlık oisun diye kıya­met gününe ve pişmanlık duyup sakınan nefse yemin ediyor. Şayet insan çürümüş kemiklerinin toplanmasını uzak görüyorsa, Allah daha büyük ve önemli şeyleri yapmaya da kadirdir: O, parmak uçlarını, tüm çizgileriyle tekrar bir araya getirip eski şekline sokmaya da kadirdir. O halde insanın bu azgınlığı neden? Neden tekrar dirileceğini uzak görmektedir?

Gafil kalbe karşı çıkıp onu köşeye sıkıştıran bu güçlü uslûbla ölümden sonraki dirilişin pekiştirilmesi, insanların Allah huzurunda hesap verecek­leri kevnî inkılâb için en uygun mukaddimedir: Kıyamet günü her şeyde in-

kî!âb {değişme) n« kadar anî olacaktır! Korku ve titremeye kapılmış olan İnsan sağa-sola kayan gözloriylo bütün kâinatı, düzeni bozulmuş olarak görecek. Ne ayın aydınlığı güneşin parlaklığı vardır. İkisi bir araya gelmiş ve sönüp gitmişlerdir, insanın da sığınacağı bir yeri yoktur. Daha önce yaptıklarının hesabını vermeye götürüldükten sonra onu o korku ve dehşetten koruyacak hiç bir şey bulunmayacaktır!

O, ancak hevasına uyarak, şehvetlerle haşir-neşır olarak ve hazır dün­ya lezzetlerine dalarak ölümden sonra dirilişi ve hesap vermeyi uzak görür. Ama hayat ne kadar uzarsa uzasın bir sonu vardır. Acele etmek için bir sebep yoktur. Hatta Allah´ın kendisi bile, insanın alâmetlerinden biri olan aceleciliğe kapılabilir. Kur´an´dan bir şeyi kaçırma endişesiyle acele edip vahyin hemen -ırdsndan diliyle onu tekrar ederdi. Ama o, Peygamber­liği sayesinde insc;ıın acelecilik tabiatından yücelsin. Kesinlikle güvensin ki, kalbine vahyi indiren, onu korumayı, bir arada toplayıp açıklamayı da tekeffül etmiştir.

Allah sevgisini bu geçici dünya sevgisine tercih eden ne mutludur! O, Allah´a kesin olarak bağlıdır. O´nun rızasını gözetmektedir. Allah´ın cemali­ni seyrettiği zaman yüzündeki parlayışta ortaya çıkan yüce ruhî nimeti üs­tün tutmaktadır! Âcil olanı sonra gelecek kalıcı olana tercih eden ve Al­lah´a itaat etmektense hevasına uymayı üstün tutana gelince, onun vara­cağı yer ne kötüdür! O, parlak basiret nurundan mahrumdur. Belini kıra­cak, onu mahvedecek ve acıklı azaba müstehak olmasını gerektirecek mu­sibeti asık ve somurtkan bir yüzle beklemektedir.[246]

Şayet ölümden sonraki dirilişi inkâr edenler, hergün gözleriyle müşa-hade ettikleri ölüm olaylarına bir göz atıp canlıların sevdiklerinden nasıl ayrıldıklarını hatırlasalar ve meçhul bir âleme seyehat etseler, güçlü olan Allah´ın diriyi nasıl öldürebiliyorsa onu tekrar diriltmeye kadir olduğuna İnanırlar. Onlar biliyorlar ki, kendisinden ümit kesilmiş ve can çekişen kim­seye hiç bir kimsenin, ilaç ve efsunların faydası yoktur. Can çekişme tab­losu kimi ürkütmez! Sevilenlerin göçüp gitmesi kimi üzmez! Varsın insan artık hayat yoilannda böbürlene böbürlene ve kasıla kasıla devam etsin! Di-lediğince Haktan yüz çevirsin! Azap onu bekliyor! Allah´ın gazabı ona yö­nelmiş ve onu pençesine almak üzeredir!

Ölümden sonraki dirilişi inkâr edenlere ne oluyor? Dönüp İlk yaratılışları­nı görsünler. Fıtrat mantığıyla ölümden sonraki dirilişlerini ona kıyas etsin­ler. İnsan kokuşmuş sıvı bir sudan değil midir? Bu sıvı rahim duvarlarında bir çiğnemlik et olmuyor mu? Bu muhafazalı yerde gelişe gelişo erkek ya­hut dişi özelliklerini taşıyan bir cenin olmuyor mu? Onu yoktan vareden, tekrar diriltemez mi? Hikmet sahibi yaratıcısı yoksa onu başı boş mü ter-

kedecek? Selim fıtrat ölümden sonraki dirilişi ve Allah´tan sakınıp emirlerir ne uyanların mükafatlandınlmasmı gerekli görmüyor mu? [247]

«el-Mürselât» sûresinde, dünyanın en güzel sahnelerinden biri ile âhî-retin en çetin sahnelerinden birinin, kâinat hakikatlerinin en doğrusunun ve en derinliklerinin tasvirinde yegâne ve üstün özel bir uslûb vardır. Bu hakikatler fasılaları şifalı, müteaddit nağmeli ve on defa tekrar edilen «Ya­lancıların o gün vay haline» âyetiyle birlikte bölümler halinde anlatılmıştır. Bu bölüm sonlan, sûrenin içerisinde kesin ve şiddetli alâmetler taşımakta­dır. .Mürselât (gönderilenler) a yemin edilirken, kendisine yemin edilen gayb alemiyle mütenasip bir kapalılık vardır. Kendisinde gayb bulunan herşey meçhuldür. Bu arada meşhur ve uzun ihtilafa dalmış olma korkusuyla «gönderilenlerden maksadın melekler olduğu görüşünü seçtik. Allah, ard arda gönderdiği meleklere yemin ediyor. Onlar, rüzgar gibi koşarlar ve Al­lah´ın ta´iimatını yeryüzüne yaymak için gidiyorlar. Peygamberlerine getir­dikleri vahiy sayesinde O´nun izni ile hakla batılı biribîrinden ayırırlar. O vahiy ki, onda, Allah´ın yaratıkları İçin bir uyarı vardır. [248]

Sırlarla dolu olan bu gaybî yeminden sonra sûre göz kamaştıran bir süratle kıyamet sahnelerinden yeni birini arzediyor ve verdiği şiddetli üzün­tü ile kalbi daraltıyor. Şu görünen kâinat düzeni bozuluyor. Ondaki herşey yarılıp darmadağın oluyor. Çevredeki herşey çözülüp eriyor. Gökyüzü ya­rılıyor. Dağlar savruluyor ve yerle bir olup kum yığınına dönüşüyor. Allah´ın elçilerine gelince, O´nun huzuruna çıkmaları ve Peygamber düşmanlarıyla orada hesaplaşmaları uzun müddet sonraya bırakılmıştır. Orada hak ile hü­küm verilecek ve kimseye zulmedilmeyecektir. O zaman Peygamberleri ya­lanlayan mücrimlerin azapları ne acıklı olacaktır!

Peygamberlere düşman olanlar her nesilde daima iflâs etmiş ve sonları gelmiştir. Onun için Mekke müşrikleri, daha önce benzerleri bulunmayan mücrimlerden değiller. Onlar henüz ilk andan itibaren, başlarına gelecek dünyevî helakin yakın olduğuna dair bir bekleyiş içerisindeydiler. O halde âhirette uğrayacakları azap nasıl olacaktır?

Keşke o hesap günü gelmeden - kendilerini ve ayaklarıyla bastıkları yer yüzünü düşünmüş olsalardı. Şayet kendi kendilerini düşünmüş olsay­dılar, onları annelerinin rahminde yaratan, onları orada bir safhadan baş­ka safhaya geçiren, nihayet annelerinin rahminde küçücük bir cenin iken bütün yönleriyle mükemmel bir insan haline getiren yaratıcının takdirini

hayret ve dehşetle karşılarlardı. Şayet bastıkları yer yüzünü düşünseierdi, onun.şefkatli bir anne olduğunu, canlılarını da, ölülerini de bağrına bastığı­nı görürlerdi. Ondan yaratıldılar, ona döndürülecekler ve bir daha ondan çıkarılacaklardır. Yüksek ve muhkem dağlarına bakmıyorlar mı? Yağmur zirvelerinden aşağı iniyor ve Allah onunla kaynar sular çıkararak onlara tatlı suyu içiriyor.

Ama ne çevrelerini ne de kendilerini düşünmüyorlarsa, süratli bir şe­kilde azaba doğru yol alsınlar. Cehennem dumanının bir gölgesi vardır ki, ateş alevinden daha yakıcı bir rüzgarı olan üç kola ayrılır. Öyleyse bu göl­geye doğru gitsinler de sıcağı bulsunlar! Bir de, cehennem dumanının ya­kıcılığı böyle ise, acaba o kıvılcım ve alevleri nasıldır? Ondan kopan her kıvılcım, büyük bir köşk büyüklüğünde ve yüksekliğindedir. Büyük bir gü­rültü ile ondan kopan ve sağa-sola dağılan lavlar ısıdan sapsarı olmuş sa­rı deve sürüsünü andırırlar.[249]

O gün sesler kesilecek, diller ağızda kuruyacaktır. Suçluların canı bo­ğazına gelecek ve mazeretlerini ister istemez içlerinde hapsedeceklerdir. Haddi zatında o dehşet verici yerde kimsenin ortaya koyacak bir mazereti de olmayacaktır. Allah kendi hükmü ile aralarında hüküm vermek üzere ev­velkileri ve sonrakileri bir arada toplayacaktır. Bir hilesi olan ortaya koy­sun bakalım. Gücü olan bundan kurtulsun görelim...

Lâkin Kur´an´da korkutuculuğu sevindiricilik takip eder. Sûrelerin bir çoğunda kasidedeki bir beytin her iki mısraı gibi cennet ile cehennem kar­şı karşıya zikredilir. Müttakîler cennette nimetler içerisindedir. Yakıcı sıcak gölgelerin değil, hakiki ve serin gölgeler altındadırlar. Üstlerinden ateş kı­vılcımları uçuşmayacak, altlarından fışkıran tatlı sular akacaktır. Ve Allah´­ın hitabıyla nimetlere buyur edileceklerdir. Yediğiniz ve içtikleriniz için afi­yetler olsun! Onlar için o sıkıcı suskunluk da söz konusu olmayacaktır.

Mücrimler halâ nefislerine bir çeki-düzen vermeyecekler mi? Dünya metaının az bir meta´ olduğunu hâlâ idrak etmediler mi? Hâlâ mı nefisleri hakka boyun eğmeyecek ve rukua gidenlerle rukua gitmeyecektir? Yoksa şakı olmak mı onlara yazıldı da iman etmiyorlar? [250]

«el-Beled» sûresinde de, insan hayatının zorluklar, meşekkatler ve mücadeleler silsilesi olduğuna dair büyük bir yemine işaret vardır. Kendisi­ne yemin edilenler İse, ikidir: Biri, Beytu´l Haramdır. O Beytu´l-Hararn ki. Allah´ın Peygamberinin onda ikamet etmesi, şerefini daha da arttırmıştır Diğer yemin ise, her doğuran ve doğana ve ikisinin hayat merhalelerinde

çektikleri sıkıntılara yapılmıştır. Ama gurur insana hakim oluyor ve insan­oğlu kendi gücüne aidanıp kendisine bu gücü veren Allah´ın tekrar onu geri alabileceğini unutuyor. Yine malına aSdaniyor, ondan büyük bir mikta­rını hayır yollarında harcayacağım zannıyla onu stok ediyor. Allah´ın kendi­sini ihata ettiğini, malı nasıl biriktirdiğini ve nereye harcayacağını gördü­ğünü bir defa daha unutuyor. Bu insan bilmeli ki, herkes kendi kazancına bağlıdır. Bu gururlu davranışlarıyla sadece kendi kendisine zarar vermek­tedir. Çünkü Allah, kendisine, ona doğru yolu gösterecek özellikleri vermiş­tir. Görmesi için iki göz ve konuşması için dil bağışlamıştır. Kötüyü iyiden ayırma yeteneğini vermiştir.

Hidayet vesileleri tüm olarak kendisine verilmiş olan insan, cennet yo­lunda önüne çıkan engellerin üzerine üzerine gitmelidir. Bu engeli hafifletip onu aşabilmesi ise, iman ve iyi amellerle olur. O halde Allah yolunda köle­leri âzad etsin. [251] Açlık günlerinde akraba yetimleri ve fakir miskinleri doyursun. Bütün bunları imanın hakkını vermek zorluklara karşı sabrın en yüce anlamlarını ve hayatta şefkat manâlarının en açık olanını duymak için yerine getirsin. Bu gibi şeyleri yaptığı takdirde mutlular arasına yazı­lacak ve kitabı sağından verilenlerden olacaktır.

Ama gururu kendisini imandan alıkoyan kimseye gelince, o tekebbür ve gururunda devam etsin. Onun bu kötü gidişini cehennem beklemektedir. O cehennem kapılan üzerine kilitlenecek ve onda ne ölecek, ne de dirile­cektir.[252]

Mekkî ikinci yahut «orta» merhaleden inen sûrelerden seçmelerimizi «el-Hicr» sûresi ile bitirelim. Bu sûre, söz konusu ettiğimiz iki Mekkî mer­haledeki sûrelerden daha uzun olup doksandokuz âyettir. Diğer sûrelere nazaran bölümlerinin âyetleri de daha uzundur. Özelliklerinden diğer bir ta­nesi ise, hece harfleriyle (Elif, Lâm, Râ) başlamasıdır. Ona ve hece harfle­riyle başlayan benzer sûrelere bu kitapta bir fasıl ayırdık. Onun için bura­da bu yönü üzerinde durmayacağız.

«el-Hicr» sûresinin ortaya koyduğu en bariz hakikatler, kâfirlerin kötü sonuçla ayrılmaları, Allah´ın yalancılar hakkındaki sünnetinin açıklanma­sı, yerde, gökte ve yerle gök arasında Allah´ın âyetlerinin tasviri, Âdem´in yaratılışı ile şeytanın yaratılışı, Meleklerin Âdem´e secde etmeleri ve şey­tanın büyüklenerek buna yanaşmaması, Muhammed (s.a.v) i teselli.ve kal­bine güç vermek için geçmiş Peygamberlerin kıssaları, - yaşlı olduğu hal­de Hz. İbrahim´in bilgin bir oğul ile müjdelenmesî, Hz. Lut´un ve ehlinin ye­rin içine bakmaktan ve yok olmaktan kurtulmaları ve kavminin deprem veüzerlerine yağdırılan sert taşlarla helak oluşları, Hz. Şuayb´ın kavmi Eyke´-İilerin helaki, Hz. Salih´in kavminden Hicr ehlini o azgın çığlığın yakalayı-vermesi, göklerin ve yerin onunla ayakta durduğu ve bir de kıyametin onunla vuku bulduğu hakkın açıklanması. Peygamberin yumuşak ve iyi davranmaya bir de Allah´ın dinine açıkça davet etmesi ve Allah katına ula-şınoaya kadar O´nu hamd ile anması. [253]Bu sûrenin girişinde kâfirlere, fırsat geçmeden ve ecel son bulmadan ünce İslâmı kabullenmelerini teşvik kabilinden gizli bir uyarı vardır. [254] Çünkü aldatıcı umut onları her ne kadar bazı şeyler arzusu ile oyalasa bile kesin olan sonucu etkilemîyecektir. Allah´ın milletlere uyguladığı sünneti­nin değişmediğini ve her milletin bir kaderinin bulunup belli bîr ecele ka­dar devam ettiğini, Allah´ın kendisine takdir ettiği hayatı aşamayacağını, Çizilen apaçık yoldan saptığı zaman gece veya gündüz Allah´ın azabına uğ­rayacağını ve yok olup gideceğini ileride göreceklerdir.

Lâkin müşrikler bu dehşetli uyarı karşısında bâtıllarından ve gururla­rından kopmuyorlar. Aksine, lüzumsuzluklarına ve muhtevasiz konuşmala­rına devam ediyorlar. Peygambere iftira ederek onu delilikle itham ediyor ve kendisini doğrulayıcı ve iddia ettiği vahyi isbatlayıcı olarak meleklerin inmesini ondan istiyorlar.

Aslında Meleklerin inişi mümkün olmayan şeylerden değildir. Ama ya­kın helake bir işaret olacakttr. Yoksa müşrikler azaplarının daha erken ol­masını mı istiyorlar? Heiâk olup yok olmayı hakketmek mi istiyorlar yok­sa[255]

Küfür tek bir millettir. Kafirlerin inat edip hakkı kabul etmeme uslûbla-rı da biribirierine benzerdir. Mekke müşriklerinin sureti, her nesilde İslâmı yalanlayanların bir aynasından başka bir şey değildir. Şayet Allah onlara göğü yarar, onda bir kapı acar, onlara göklere yükselme imkânını verir ve perdelerini yarmalarına müsaade etseydi, utanmadan yine tekebbüre ka­pılır, gözlerinin gördüğünü hayret verici bir inatla inkâr ederlerdi. Sihre ka­pıldıklarını, gözlerinin uyuşuk bir sarhoşluğun etkisinde kaldığını ve gör­düklerinin bir vehim ve hayalden başka bir şey olmadığını ileri sürecekler­di. [256]

Kur´an-ı Kerim - bununla - birlikte o kindar inatlarıyla onları başbaşa bırakmaz. Aksine, sarhoşluklarından uyanmaya ve içlerindeki hayır duy­gularını harekete getirmeye çalışır. Yaratan ve herşeyi bilen Allah´ın eser­lerini dile getiren bu güzel kâinatın bazı tablolarını gözlerinin önüne serer: Gökte parıldayan şu yıldızlar yerlerinden hareket edip dönüyor. Bu man­zara seyredenlerin hoşuna gidiyor. İşte bu yüksek dağiar, o ağırlık ve bü­yükleriyle yere çakılmış ve sabit kılınmıştır. Onlar, insanda dehşet ve aza­met duygularını uyandırıyor. Ya güzelim yeşillikler. Bazısı yere uzanıp ya-yılıyor. Bir kısmı da yukarıya doğru yükselip uzuyor. Herşeyin ölçüsünü yerli yerinde tesbit eden Allah onlara öyle bîr ölçü vermiş ki, mahlukata gı­da olsun diye, tadlarını, renk ve kokularını tam bir muvazene içerisinde vermiştir. Belli bir ölçüyle Rahman´ın hazinesinden takdir edilmiştir. Hele o aşılayıcı rüzgarlar, suyu taşıyıp giderler ve sonra onu bol yağmur olarak gönderirler. [257] O yağmur susuzları doyurur ve ölüleri diriltir. Mülkün hepsi Allah´ın elindedir. Yer ve gökler O´nundur. Dirilten de, öldüren de O´dur. ve dönüş de O´nadır.

Kür´an, uykuya dalmış olanları uyandırmak için usiûbların en güzelidir. Dinî kıssaları, kapalı kalbieri açar ve kör gözlere aydınlık verir. Varlığın sırlarım yayarken sağır kulakları açar. Onun için «el-Hior» sûresi burada Âdem ve iblis kıssasında hidayet ve sapıklık hakikatlerini arzediyor: Bu iki yaratık menşe´leri itibariyle birbirinden farklıdır. O halde hayat çizgilerinin de farklı olması normaldir. Hz. Âdem bu yerin toprağından kuru balçıktan yaratılmıştır ve onda Allah´ın ruhundan bir üfürük vardır. Böyleoe onun de­ğeri de yücelmektedir. Bu durumuyla Meleklerin ona secde etmelerine la­yık bir makama yükselmiştir. Ama İblise gelince, o, zehirli bir ateşten, sırf alevden yaratılmıştır. Kötülük onu çepeçevre sarmıştır. Gurur onu, kendi­sini yüksek görmeye sürükler. Âdem karşısında secdeye gitmekten kaçı­nır ve Allah´ın samimi kulları hariç Hz. Âdem´in soyundan gelenleri aldat­mayı kendisine görev edinir.

Böylece insanlar iki kısma ayrılmış oluyor: İblise tabi olan sapıklar ki. bunlar cehennemin yedi kapısından cehenneme girecekler ve her kapıdan bu sınıfın belli bir gurubu girecektir. [258] İkinci sınıf ise, Rahman´ın kul­larından hidayet üzere olanlardır kî, bunlar cennet ve pınarlarla nimetle-neceklerdir. Onlar için ne bir korku ve ne de bir üzüntü vardır.

Hidayet ve sapıklık halkaları. Peygamber kıssalarında ard arda zikre­dilir. Müşrikler, Hz. İbrahim ile, Hz. Lût´un kavmine gönderilen elçi me­lekler arasındaki kıssayı dinlesinler. Hani Hz. İbrahim, önce onlardan kork­muş ama sonra yaşlı olduğu halde ona bilgin bir oğlunun olacağını müj­deledikleri zaman onlara güven beslemişti. İşte bunu hatırlasınlar. Şu kıs­saya da kulak versinler: Hani Hz. Lût kötü kavminin arasında zor duru­ma düşmüş ve sabah olup üzerlerine sert taş yağmadan gece ailesini al­mış yola koyulmuştu. Yine Hz. Şuayb´ı yalanlayan ve tesbit edilen vakitte helak olan Eykelilerle Hz. Salih´i yalanlayan ve ondan yüz çeviren, Hicr kıssalarına kulak versinler. Hani onlar sert kayalarda oydukları korunaklı evleriyle yalancı umuda kapılmış ve oyalanmışlar sonra da o korunaklı ev­lerini şiddetli bir çığlık altüst etmişti. Onlar kendilerinden çok emin idiler. Ama sabah olmadan sonları gelmişti.

Eğer müşrikler bu kıssalardan ibret almadılarsa, Muhammed için on-îar da iyi bir Örnek olsun. Kavminden gördüğü sıkıntılara karşı bunlarda teselli bulsun. Onlardan hareketle, Allah´ın, gökleri ve yeri üzerinde ayak­ta tuttuğu hakkı keşfetsin. Cahil düşmanlarına karşt güzel ve yumuşak davranarak Allah´a davet yolunda devam etsin. Gafilleri uyarsın. Gözünü, gurur veren geçici menfaatlerden çevirip Allah´ın kendisine verdiği tekrar­lanan yediye [259] ve Yüce Kur´an´a yöneltsin. Kendisine ve benzeri diğer peygamberlere gönderilmiş olan vahyi açıklasın. Muhakkak zafer, muttaki-lerindir.

Orta merhaleden tahlil için seçtiğimiz sûreleri el-Hicr süresiyle bitirir­ken bu sûrede gözümüze çarpan sûrenin nisbî uzunluğu son merhalede müşahede edebileceğimiz sûreîerdeki nisbî uzunluğa bir geçiştir. Öyleki, bu sûre ile son merhale sûreleri arasında bu yönden bir farklılık bulmak güçtür. Özellikle bu merhaleler arasındaki sınırın itibarî olduğunu gözönün-de bulundurursak böyle bir ayırım daha da güçleşecektir. Haddi zatında her merhale bir öncekinin devamıdır.

Ayrıca «ef-Hicr» sûresinin huruf-u mukattaa ile başlamasının, bu harf­lerle başlayan üçüncü merhaledeki birçok sûre için de bir geçiş olduğu gözümüzden kaçmamaktadır. Bu da, daha önce işaret etmiş olduğumuz, ortaklık payları farklı olsa bile Mekkı merhalelerin meydana getirdikleri sûrelerin konu ve uslûb özellikleri bakımından hepsinin müşterek ve ben­zer oldukları görüşümüzü pekiştirmektedir. Şayet Mekkî ve Medenî sûre­leri kronolojik sıraya tabi tutup gurup ve zümrelere ayırma metodunu seç­memiş olsaydık, Mekkî sûrelerin hepsini Medenî sûreler karşısında bir gu­ruba ayırırdık.

Mekkî merhalelerin sonuncusu ofan üçüncü merhaleye geçmeden ön­ce orta merhalenin birinci merhaleden farklı olan yönlerini izah etmek is­tersek, bu sûreler, önceki merhalelerde anlatılan sûrelere yapılan bazı ila­veler sayesinde, konularını başlı başına müstakil birer konu haline getir­miştir. Ayrıca her iki merhalede metodun alâmetleri oîmakla birlikte birinci merhaleye hakim olan ortama yapılan İlavelerle bu sûreler özel bir üslûba sahip olmuştur.

Birinci merhalede kâinat ve insanla ilgili olarak anlatılan hakikatler, bu ikinci merhalede aynen muhafaza edilerek dile getirilmiş ancak çerçe­veleri daha geniş tutulmuş, cûz´iyyatı açıklanmış ve bellibaşiı yönleri bü­tün açıklığıyla izah edilmiştir: İslâm daveti müşriklerin korkularını tahrik etmeye ve kalblerine korku salmaya başladı. Kendilerini bekleyen kötü âki-bet daima onları uyardı. Zalimlerin heiâklarından sahneler sundu. Geçmiş­lerin kıssalarını anlattı. Allah´ın birliğine delâlet eden delilleri onlara tek tek açıkladı. [260] Vahyin doğruluğuna, kıyametin kopacağına ölümden sonra dirilişin olacağına, iyilerin, iyiliklerinin ve kötülerin de kötülüklerinin karşılığını göreceklerine dair deliller sıraladı. Karşılıklı İki tabloda cennet ve cehennemi onlara tasvir etti. Yerde ve gökte insanın içinde ve çevresin­de Allah´ın sayısız nimetlerini onlara hatırlattı. Fıtrat nuruyla onları hidaye­te davet etti. İyi amellere teşvik etti. Kendileri ile iman edip iyi amellerde bulunanlar arasında karşılaştırma yaptı. Şahıslar ve değerlerle ahlâk kural­ları için âdil ölçüler koydu. İman konusunda bütün peygamberlerin getir­dikleri prensiplerin aynı olduğunu onlara izah etti. Kâinatın ortaya çıkışını ve Âdem ile İblis´in yaratılışlarını açıkladı. Hidayet ve sapıklık sırlarını an­lattı.

Bu merhalenin üslûbuna gelince - birçok yerde - veciz olma, ateşin ifade, makta´ ve fasılaların biribirine benzemesi, tecsirn, teşhis gibi sanat­larla hayatin bolluğu, renk ve tabloların çokluğu yönünden birinci Mekkî merhalenin bir devamı durumundadır. Ancak bazı sûrelerde uzunluk göze çarpmaktadır. Aynı husus bazı âyetler için de geçerlidir. Tek sûrede birkaç nağme olabilmekte, bazen bir meseleden başkasına geçince Makta´iarı arasında gerekli olan ahenk sağlanmakta, bazı fasılalar ise, Esma-i Hüs-nâdan bir veya ikisiyle son bulmaktadır. Bu merhalede de lafızlar bir seçi­me tabi tutulmuş ve bazen şaşaalı bazen de çok sert kelimeler seçilmiş­tir. Her iki durumda da bu lafızlar durgun duyguları coşturacak nitelikte­dir.

Şimdi de Mekkî merhalelerin sonuncusu olan üçüncü merhaleye geçi­yoruz. Âyetlerden çok sûrelerin uzunluğu göze çarpmakla birlikte, önceki merhalelere nazaran genel olarak hem sûreler ve hem de âyetler uzundur. İlk olarak gözümüze çarpan husus budur. Aslında bu uzunluk. Medenî sû­relerin âyet sayısı ve âyetlerdeki kelimelerin adedi ile karşılaştırdığımızda önemli bir uzunluk değildir. Ama daha önceki iki Merhaleye nazaran uzun­luk sözkonusudur.

Bu sûrelerin uzunluğu, onlardan zikrettiğimizin hepsinin tahlilini yap­maya engeldir. Serdettikierimizin hepsini yüzeysel bir şekilde işlernekten-se [261] aralarından üç sûrenin ihtiva ettiği bellibaştı meseleler üzerinde durmakla yetineceğiz. Bu sûreler, es-Saffât, el-Kehf ve İbrahim sûreleridir. Diğer sûreler ise, bunlara kıyas edilebilir.

es-Saffât sûresine gelince, yüzsekseniki âyet olup ilk onbir âyetinde birkaç fasıla ve çeşitli nağmeleri vardır. Sonra sonuna kadar fasılalar «vav» ve «nun» yahut «yâ» ve «nün» olarak devam eder. Bazen de «yâ» ve «mim» olarak gelir.

Sûrenin biribirini takip eden bölümlerinin hepsinin temel konusu, şirk­ten arınmış saf akideyi katbiere yerleştirmek olan ve biribiriyle tam bir uyum içerisinde bulunan bir dizi fikir, olay ve tutumları sergilemektir. Tev-hid düşüncesini kökleştirmekten, ölümden sonra diriliş düşüncesine geçilir. Kıyamet günü karşılaşılacak bazı durumlar tasvir edilir. Saf saf dizilmiş me­lekleri anlatırken birden Yüce âlemde konuşulan sözleri çalmaya çalışan şeytanlardan ve delici alevle recmedilmelerinden bahsedilir. Derken, müş­riklerin peygamberleri yalanlamaları sözkonusu edilir. Ardından Hz. Nuh, İbrahim, Musa, Harun, İlyas, Lût ve Yunus gibi peygamberlerin kıssaları anlatılır. Hz. İbrahim´den bahsedilirken kurban edilen oğlu ve onun yerine fidye olarak verilen kurban kıssası anlatılır..Arabiarın Melekler hakkında uydurdukları masala saldırılır.

Allah, kendisi için gökte huzurunda saf saf duran, [262] emirlerini bek­lemek, dileğini yerine getirmek, peygamberlerini yalanlayanları cezalandır­mak ve temiz kullarına O´nun zatında ve mülkünde ortağı bulunmadığına, bir olduğuna dair zikri okumak için [263] meleklere yemin ediyor.

Bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah´ın birliği, Allah´la melekler ve cinler arasında bir akrabalık bağının bulunduğunu ileri süren aptalca masalın reddi için üstün bir cevaptır: Araplar, Allah´ın cin iie evlendiği ve bu evlilik neticesinde meleklerin doğduğuna, dolayısıyla onların, Allah´ın kızları olduğuna inanırlar. es-Saffât sûresinde dört yerde bu cahilce iftira­ya cevap verilir: Birincisi: Kasemle, meleklerin, Allah´ın emriyle O´nun hu­zurunda saf saf dizilişlerini, peygamberlerin kalblerine vahyi indirişlerini tasvir eden giriş bölümüdür. Melekler, gizli olan gayb âleminden Allah´ın yaratıklarıdır.

İkinci yer, «Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; do­ğuların Rabbidir.» [264] âyetidir. Yer ve gök arasındaki üstün yaratıklar, aralarında gidip gelen temiz meleklerle ulvî ruhlar, Allah´ın yaratıklarından bir taife ve kullarındandır. O´nun ulûhiyetini, bir olduğunu ve kudretini iti­raf etmektedirler.

Üçüncü yer; yüce âlemden söz çalmak isteyen şeytanların recm edil­diğini anlatan kısımdır: Oysa onlar - Arabların yanlış inancına göre - Allah ile aralarında bir soy bağı olduğunu ileri sürdükleri «cinlerdir.» Şayet Al­lah´la bir yakınlıkları bulunsaydı neden gökten kovuluyorlar ve delici ateşle recmediliyortar?

Dördüncü ve son yer ise, sûrenin bitimine doğru bu asılsız ve gülüne iftiraya alaylı ve çetin saldırının yapıldığı ve Kur´an´ın, o ahmaklardan mi­tolojilerinin menşeini, meleklerin neden dişi olduklarını ve sevmedikleri mahlukları Allah´a nisbet etmelerinin sebebini sorduğu ve bunlara cevap istediği kısımdır. Böylece Allah´ın zatında bir oluşu, Arabların meleklerle şeytanlar hakkındaki mitolojilerinin yanlışlığına en üstün bir delildir!

Kaldı ki şeytanların delici ateş ile recmedilmeleri ve dünya göğünün yıldızlarla süslenmesinden söz edildikten sonra zikredilmektedir. O halde Allah yıldızlara biribirini tamamlayan iki özellik vermiştir: Birincisi: Süsieme ve güzelleştirme özelliğidir ki göz göğe baktığı zaman ancak süs ve güzel­likle karşılaşır. İkinci özellik ise, koruma ve gözetmedir. Tâ ki haddini bil­meyen şeytan yüce âlemde anlatılanları dinleme fırsatı bulmasın. Bu yıl­dızlar göğün koruyucularıdır; haddini bilmeyen azgın şeytanları ateşten kıvılcımlarla onun kapısından kovarlar. Onları geri dönmeye mecbur bırakır­lar.

Yıldızların bu iki görevlerini en mükemmel şekliyle yerine getirmeleri, bu kainatın büyük bir uyum içerisinde bulunduğuna ve ondaki her şeyin bir ölçüyie hareket ettiğine dair kesin bir delildir.

Mekke müşrikleri - herşeyi sapasağlam kılan ve yerli yerine yerleşti­ren Yaratıcının san´atını düşünecekleri yerde azgınlık ve nefretlerine de­vam ettiler. Sapıklık ve gururu bırakmadılar. Sanki onlar, yaratılışlarını saf saf dizilen meleklerden daha güç saydılar. Ya da azgınlıkta şeytandan da ileri olduklarını sandılar. Ama onlar, toprak ve kemik olduktan sonra tekrar dirilmeyi inkâr eltiler. Kur´an´a sihir diyerek saldırdılar. Bunun üzeri­ne Allah peygamberine- bu garip tutumları karşısında - ilk yaratılışlarında yapışkan bir topraktan yaratıldıklarını hatırlatmasını ve tek bir çığlıkla bir anda diriltileceklerini, bu çığlıkla kendileriyle biriikte eşlerinin ve kendileri­ne taptıklarının mahşer yerine sürüleceklerini onlara belirtmesini, bununla onları uyarmasını emretti. Mahşer yerine sürüldükten sonra birden kendi­lerini cehennemde bulacaklardır. Zelil ve hakir olarak. Sonra birbirleriyle çekişecek ve her biri, diğerinden uzak olduğunu söyleyecektir. Ama iş iş­ten geçmiş olacak, bu acıklı azabı hakkettiklerini kendileri itiraf edecek­lerdir.

Kur´an-ı Kerim´in kötülerin varacakları sonuç karşılığında iyilerin vara­cakları sonucu anlatırken takip ettiği yol değişmiyor. Burada da Allah´ın samimi kullarına hazırladığı nimetleri mükemmel bir tatlılıkla tasvir ediyor. Başlangıçta acıklı azaptan uzak kalacaklarını belirtiyor. Sonra nimetlerle dolu olan cennette canlarının istediği her şeye kavuşacaklarını söylüyor. Tam bir huzur ve konfor içerisinde divanlarına yaslanıp uzanacaklar. Elle­rinin yetişeceği şekilde sarkan dallardan meyveleri koparacaklar. Başlarını ağrıtmayan ve lezzeti kesilmeyen üstün kalitede içkiler içecekler. [265] Ko­runmuş ve dipdiri olan güzel hurilerden eşteriyle tatlı sohbet ederken bu nimetler kat kat olacaktır.

Onlar bu nimetler içerisindeyken onlardan biri, birden dünyada iken ölümden sonra dirilişi inkâr eden bir tanıdığını hatırlayacak ve o mutlu iyi­ler kalkıp o kotu kimsenin uğradığı akıbeti görmeye gidecekler, onu ce­hennemin ortasında göreceklerdi-r. O zaman o kimsenin tanıdığı ona birkaç kelime ile seslenip kınayacak, bu arada da Allah´ın kendisini ve arkadaş­larını müttakîier arasına katmasından dolayı Allah´a hamdedecektir.

Burada Kur´an-ı Kerim, iyilerin nimetler içerisinde oluşu ile kötülerin çekecekleri sıkıntı arasındaki büyük mesafeyi yalancı münkirlerin gözleri önüne sererek karşılaştırmayı ince teferruata kadar yapıyor. O kötüler ce­hennemde zakkum ağacından yiyecekler. Bu ağaç cehenneme ait bir ağaç olup o kadar çirkin ve korkunçtur ki, insan hayalinin tasavvur edebileceği en çirkin şekil olan şeytan başlarına benzer. [266] Susuzluk ve alevden

boğazları her yandığında bulanık ve kaynar sudan içerler. Suyun sıcaklı­ğından bağırsakları kopacaktır. Her bir çıkış yolu aradıklarında da bu kor­kunç vaveyla İçerisinde cehennemin dibine döndürüleceklerdir. O ne kötü meskendir!

Kur´an-ı Kerim bu sapıkları, içine düştükleri sapıklığın sebepleriyle zikretmektedir. Çünkü şuursuzca atalarını taklid etmekte, onların peşinden gitmektedirler. Karanlık gelecekleri ile müminlerin mutlu ve parlak gelecek­leri arasında mantıkî bir karşılaştırma yapmıyorlar. Oysa ataları, kendileri­ne ard arda peygamberler gönderildiği halde sapıklıklarına devam ettiler. Yakında gelecek olan acıklı azaptan ancak seçkin iyiler kurtulacaktır.

Etkili ve gafil kalbleri şiddetle sarsan emarelerle dolu olan bu uyan esnasında Kur´an-ı Kerim, Hz. Nuh´un kıssasına dikkatten çekiyor. Bu kıs­sada Allah´ın Hz. Nuh´un duasını kabul ettiği, onu ve ona tabi olanları bü­yük sıkıntılardan kurtardığı ve yalancıları da sulara garkettiği anlatılıyor. Kavmin putlarını parçalayan Hz. İbrahim´in kıssasına dikkatleri çekiyor. O zaman kavmi onu öldürmeye kalkışmış ve onu yakmak için bir bina inşa ettirmişlerdir. Ama Allah onu bu kurdukları tuzaktan kurtardı. Ateşi soğu­tarak ona bir kurtuluş kıldı. Allah´ın kendilerini peygamber olarak seçtiği Hz. Musa ile Harun´un kıssası anlatılıyor. Allah hidayet ve nurlu yolu gös­teren Tevrat´ı onlara verdi. Firavun ve yeryüzünde fesat çıkaran etbaına karşı onlara zaferi müyesser kıldı. Kavminin puta tapmalarına ve yaratan­ların en iyisi olan Allah´tan yüz çevirmelerine karşı çıkan Hz. İlyas´ın kıs­sasına yer veriliyor. Hz. Lut´un kıssası anlatılıyor. Allah kendisini ve - karısı hariç - ehlini depremden kurtarmış, sapık kavminin üzerine sert taşlar yağdırmıştı. Yine kavminin yalanlamasından dolayı zor duruma düşen Hz. Yunus´un kıssası söz konusu ediliyor. Hz. Yunus ümitsiz ve öfkeli bir du­rumda kaçarak dolu bir gemiye bindi. Ama fırtınalar kopmuş ve gemi dal­galardan yoluna devam edemez olmuştu. Bu arada gemide bulunanlar yü­kü hafifletmek İçin kur´a çekmiş ve kur´a neticesinde Hz. Yunus denize atıl­mıştı. Bu arada büyük bir balık onu yutmuştur. Aslında ümitsizliğe düştüğü ve öfkelendiği için kınanmayı da hakketmişti. Ama balığın kamında Allah´ı teşbih etti. Bunun üzerine Allah duasını* kabul etti. Onu hasta ve üryan bir halde balığın karnından çıkararak denizin kenarına çıkarıp attı. Hasta­lıktan kurtulduğu zaman kavmini Allah´a kulluk etmeye davet etti. Kavmi­nin hepsi iman etti. Sayıları yüzbin idi. Hatta bu sayı gittikçe artıyordu. [267]

Bütün bu kıssaların olanları «es-SaffâU sûresinde çok öziü bir şekilde anlatılıp geçilmiş ve böylece yalancıların akıbeti ile Allah´ın halis kullarının dualarını kabul edişi gözler önüne serilmiştir. Onda müşrikler kötü akıbet­le uyarılmakta ve peygamber de iyi bir şekilde sabretmeye davet edilmek­tedir. Onun için bu kıssalar silsilesinde en çok Hz. İbrahim ´kıssasına yerverilmiş; etkili noktalan, cazip konuşmaları ve korkunç üslûbu ile oğlunu kurban edişi tafsilatıyla serdedilmiştir. Bu olay -Hz. İbrahim´in putları de­virmesi anlatıldıktan sonra- Ailah´a teslim olmayı, O´na güvenmeyi ve O´na bağlanmayı en güzel şekliyle ortaya koymuştur. Böylece o, uzun davet yol­culuğunda sabırlı her davetçı için gerçek bir azıktır:

Hz. İbrahim, Rabbının yoluna devam etti. O´nun yolunda herşeyden vazgeçti. Allah´tan, kendisine salih bir oğul vermesini diledi. Allah da onu akıllı ve bilgin bir oğul ile müjdeledi. [268]Bu oğul hayat yolunda babasıyla henüz yeni yola koyulmuştu ki, en şiddetli eziyyete maruz kalmış ve tered­düt etmeden sabrederek teslim olmuştu. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu bo­ğazladığını görmüş ve bunun Rabbından ona bir işaret olduğunu idrak et­mişti. Onun için gönlü mutmain olarak icabet etti. Rüyasını oğluna söyledi. Oğlu sabrederek kabullendi. Lâkin oğlunu kesmek üzere yüzü koyun yatı-nnca Aİlah oğlunun yerine kurban etmek üzere ona cüsseli bir koç bağışla­dı.- Ve onu, ahdini yerine getiren, görevini edâ eden vefalı bir kul olarak-kabul edip şöyle hitap etti: «Yâ İbrahim, rüyana sadakat gösterdin. Şüphe­siz ki biz iyi hareket edenleri böyle mükafatlandırırız.» [269]

Bu Kur´anî kıssalar silsilesinin sonbulmasmdan sonra «es-Saffat» sû­resi Allah´ın birliğini pekiştirmek ve kendisini cahillerin kendisini tavsifle­rinden tenzih etmek için Arapların melek ve şeytan hakkındaki mitolojileri­ne yönelerek onu eleştirir. En sonunda da tam bir uyum sağlayarak Allah´a hamd ve O´nu teşbih ile son bulur: sûrenin başlangıcında Allah, bir olduğu­na, zatında ve mülkünde ortaktan münezzeh bulunduğuna dair yemin et­miştir. Sûre yine Allah´ı ortaktan tenzih ederek teşbih ve tahmid ile son-buimaktadır. Bu ise, sûre ne kadar uzun ve cüziyyatı ne kadar da)~budak salarsa da tek sûrede bir konu birliğinin mevcudiyetine susturucu bir de­lildir.

Kur´an Arapların melekler ve şeytanlar hakkındaki mitolojisine saldırır­ken bu saldırının en hoş tarafı, Arapların Kendi mantıklarına göre onlara hitabetmesidl1". Tâ ki kendiliklerinden, ileri sürdüklerinin ve inançlarının ne kadar saçma olduğunun farkına varsınlar. Arap ve ümmî olan Peygamber, ümmî olan Araplardan, kendileri erkek çocukları kız çocuklara tercih ettik­leri halde Allah´a neden kızları nisbet ettiklerinin sebebini sorması tavsiye ediliyor. Yoksa Allah erkek çocukları kız çocuklara tercih mi ediyor? Ya­hut onlar meleklerin doğumunu müşahade ettiler de mi cinsiyetlerini tesbit ettiler? Ya da bile bile Allah´a iftira mı ediyorlar?

Allah ile cinlerin arasında bir akrabalık bağının olduğunu söylerken gönülleri nasıl buna rıza gösteriyor? Kaldı ki cinler - Allah´ın diğer yaratık­ları gibi - kıyamet günü hesap vermek üzere çağırılacaklarını ve dünya ha­yatında ne yapmışlarsa karşılığını göreceklerini biliyorlar. Arapların bu saç-ma-sapan sözleri, ancak kalbinde hastalık bulunan ve bozuk tabiatı ce­henneme girmesine onu müstehak kılanları aldatabilir.

Keşke bu cahiller meleklerin, ahmakça mitolojilerine verdikleri cevabı duysalardı. Onlar yüce âlemde hal ve kal lisanlarıyla devamlı olarak Al­lah´a dua ederek şöyle demektedirler: Ey Rabbımız, senin huzurunda saf durmuş bekliyoruz. [270] Sana şükrederek seni her türlü eksiklikten tenzih ediyoruz. Seni her türlü ortaktan ve çocuğu olmaktan tenzih ederiz! ,

Cahİliyetin bu ahmakça mitolojisine yapılan bu alayeı ve çetin saldırı­dan sonra.sûre bu masalı uyduranları, kötü akıbet ile tehdit etmekte ve samimi erlerine yardımı konusundaki sünnetini onlara hatırlatmaktadır. Güç ve şeref tamamen Allah´ındır. Emniyet o peygamberlerdedir. Hamd da O´nadır. Or, birdir ve ortağı yoktur. Onların niteleme ve uydurmaların­dan münezzehtir. [271]

«ei-Kehf» sûresine geçerken meseleleri çok kısa geçmek ve birçok yerde sadece işaretle yetinmek mecburiyetindeyiz. Çünkü yüzon âyetten oluşan uzun bir sûre ile karşı karşıyayız. Ayrıca belli bir kaç yer hariç âyet­lerinin de uzun olduğuna şahit oluyoruz. Kaldı ki sûrenin baş taraflarında da, ortalarında da ve sonlarında da dinî kıssalar anlatılmaktadır. Bu kıssa­lar nerdeyse sûrenin üçte ikisini kapsayacaktır. Ayrıca bu kıssalar arasın­da birtakım yorumlar, ilâve ve açıklamalar da vardır.

Her ne kadar «el-Kehf» sûresi, Kur´an´da dinî kıssanın gayesini etraf-hca anlatma imkânını veren sûrelerden biri ise de, bu konuda tafsilata dal­mayacak ve üzerinde durduğumuz temel konudan bizi uzaklaştırmayacak

kadarıyla yetineceğiz. Çünkü burada İslâm davetinin önce Mekke ve sonra Medine´de geçirdiği merhaleler bizi ilgilendirmektedir. Hiç şüphesiz bu mer-hateieri tesbit ederken - tahlilini amaçladığımız sûrelerde bile olsa - bu tür tafsilata girmemize imkân yoktur. Aksi takdirde konuyu dağıtmış olacağız.

«el-Kehfo sûresinin hedefi - diğer Mekkî sûrelerin hepsinde ve özellik­le bu son merhaleyi teşkil eden sûreler de - Allah´ın birliğini isbat konusun­da sağlıklı akideyi kurmak, yaratıcının zatı ile yaratılanın zatını apaçık bir şekilde biribirinden ayırmak ve vahiy vakıası üe rnûciz sırlarının üzerinden perdeyi aralamaktadır. Burada bu hakikatleri dile getiren sûrenin bölümle­ri ile âyetleri üzerinde durma ihtiyacını duymuyoruz. Okuyucu sûreyi göz­den geçirmekle bunların farkına varacaktır. Sûrenin başında bu Kur´an´ın, muvahhid mü´minleri müjdelemek ve Allah oğul edindi diyenleri [272] kor­kutmak için eğrisi olmayacak şekilde indirildiğini söylemesi, sûrenin so­nunda ise, Muhammed (s.a.v.) in sınırlı beşerî ufukları ile vahyin ufukları arasında nihayetsiz bir farkın bulunduğunu açıklamakla emrolunması bu konuda yeterlidir. Muhammed, diğer insanlar gibi bir beşerden başka blr-şey değildir. Onun diğer insanlardan üstünlüğü, sadece, kalbine peygam­berlik nurunu ve hidayetini saçan Rabbinin emirlerini almasıdır. Yine sûre­nin ortalarında Ashab-ı Kehfin: «Rabbimiz göklerin ve yerin Rab´bidir. O´nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız.» sözleri ile mü´min kişinin, iki bah­çe sahibi mağrur ve azgın kişiye söylediği: «İşte O, benim Rabbim olan Al­lah´tır. Rabbîme kimseyi ortak koşmam.» sözleri ite salih kulun Hz. Musa´ya söylediği: «Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım.» sözleri, evet bütün bu sözler, Al­lah´ın birliğini, yerde ve gökte en küçük zerreyi bile ihata eden ilmini dite getiren delillerdir.

Sûrede, mü´minin gayb alemiyle ilgili inancım tashih eden, kendi bilgi­leriyle ve ancak Allah´ın perdeyi kaldırmasıyia ulaşabileceği bilgileri biribi-rinden ayıran üç kıssa anlatılmaktadır: Ashab-s Kehf kıssası, Hz. Musa´nın salih kul ile kıssası ve"üç yolculuğunu, özellikle iki sed arasında Zülkar-neyn´in Ye´cüc ve Me´cucla ilgili kıssa.Ashab-ı Kehf´e gelince, Kur´an-ı Kerim, uzun uykularına varıncaya ka­dar hareketle dolu üç tablo halinde kıssalarını arzeder: Kur´an´ın o yaratıcı fırçasının - birinci tabloda - o gençleri uykuda oldukları halde uyanık tav­sif etmesi ne mükemmeldir! Çünkü üç asrı aşan bu uzun uykuları müdde-tince. [273] uyanık kimseler gibi sağ-sola dönüyorlar ama ne uyanıyor, negözlerini açıyor ve ne de yerlerini terkediyorlar. O sessizlik içerisinde sü­ren ve çok uzun müddet devam eden uykularına rağmen sağa-sola dön­meleri oradan geçenlerin kalblerine korku salıyordu. Bu tablo köpeklerinin dirseklerini eşiğe uzatmasıyla daha bir canlılık ve hareket kazanıyor. Sanki bu haliyle onlara bekçilik yapıyordu. Hele güneşin meyledip mağaranın içi­ne vurmaması bu hareketliliği daha da Sulandırmaktadır. Sanki ışınlarını mağaraya.solıp onları rahatsız etmek istemiyor. Doğduğunda sağ tarcfa meyledip gidiyor ve batmaya doğru giderken de sola meylediyor. Bu, Al­lah´ın mucizelerinden bir mucizedir. [274]

İki tablo - tabiatı icabı - hayat ve hareketle doludur. Uyuyanlar uyan­mış ve yeniden canlılık kazanmışlardır. Gözlerini oğarak biribirlerine garip bir şekiide baktılar. Çünkü uzun bir uykudan uyandıklarının farkındaydılar. Lâkin o mağarada ne kadar kaldıklarını bilmiyorlardı. Onun için biribirlerin-den ne kadar uyuyakaldıklarını sordular. Ne kadar uzun müddet uyumuş-larsa da bunun bir veya iki üc gün olduğunu sanıyorlardı. Sonra bunun bil­gisini de Allah´a havale ettiler. Çünkü onlar mü´min gençlerdi, bütün işleri­ni, kesin olarak bilmedikleri hususları Allah´a havale ederlerdi.

Üçüncü tabloda - ki bu tablo çarçabuk geçivermektedir - gençlerden biri mağaradan ayrılıyor ve ellerinde arta kalan gümüş parayla/uykuların­dan sonra hissettikleri müthiş açlığı gidermek üzere temiz yiyecekler satın-almak için gidiyor: Ama çıkmadan önce, şehrin müşriklerine karşı genci uyarmayı da ihmal etmiyorlar. Tâ ki, saklandıkları yeri öğrenmesinler ve taşlarla onları öldürmesinler, yahut Allah´a kuüuk etmekten onları alıkoy­masınlar. [275]

Bu kıssanın bitiminden ve bitimini takip eden uslûbtan anlıyoruz ki o şehir halkı, geçmişlerinin şirkinden sonra iman etmişlerdir. Allah, bu şehir halkını dinlerinden dolayı üç asır önce kaçan bu gençlerle karşılaştırmış ve yiyecek almak üzere çarşıya gelen arkadaşlarından dolayı onları tani-mfş ve onlara izzet ve ikramda bulunmuşlardır. Sonra Allah mağara ehlini eceileriyle öldürür. O zaman vatandaşları ölümlerinden sonra onlara de­ğer verme hususunda yarışa girdiler. -Uzun tartışmadan sonra- o yüce ha­tıralarını ve hayret verici uykularını ebedîleştirmek için mezarlarının üzeri­ne bir mabed inşâ etmeye karar verdiler. [276]

Bu Kur´anî kıssa - çok garip olmakla biriikte - kâinatta en garip muci­ze ve olaylardan değildir. Kur´an-ı Kerim üç tablosunu - bütün garip yön­leriyle - bu çerçeve dahilinde tasvir etmiştir. O çerçeve ki, İlâhî kudret eli

ona karıştığı müddetçe bütün olayları basitleşir. Bu düşünceyi pekiştirmek için Kur´an-ı Kerim «Yoksa sen ey Muhammedi Mağara ve «Rakîm» [277] ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?» sözüyle bu kıssanın olaylarına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca bu sorunun cevabı, bu mağara ehlinin. Alla­rım en garip mucizesi olmadığını ifade etmektedir. [278] Onlar, Rablerine inanmış gençlerdi, limanlarıyla şeref duymuşlar ve onunla değer kazanmış­lardı. Kavimlerini güçiü bir şekilde Allah´ı birleşmeye davet etmişler ve on­ların Allah´tan başkasına tapmalarına karşı çıkmışlardı. Küfür onları sıkış­tırıp zor duruma düşürünce Allah onlara bir sığınak hazırladı. Onlara o ma­ğarayı gösterdi ve orada ecellerini geciktirdi. Uykularını orada uzattı. Al­lah´ın en büyük mucizelerinden olmasa bile -insanların alışageldiklerinin hilafına- uykularının uzamasını bir mucize kıldı!

Kur´an - bu kıssa vasıtasıyla - mü´minlerin gaybla ilgili inançlarını tas­hih etmeye büyük önem veriyor: İnsanların bu kıssanın olaylarını nesii ne-siî nasıi büyüttüğüne ve kıssanın kahramanlarının sayıları hakkında nasıl karanlığa taş attıklarına işaret ediyor. Müminler©, bilmedikleri hususlara dalmamalarını ve bu kıssa hususunda ne Ehl-i Kitaptan ve ne de başkala­rından soru sormamalarını öğütlüyor. [279] Olayın zaman ve mekânını öğ­renmelerine ihtiyaçları yoktur. Olay kahramanlarının şahıs, şekil ve sayıla­rına da gerek yoktur. Mağarada nasıl korunduklarını bilmek de gerekmiyor. Aksine, Kur´an, bu kıssadan alınacak ibrete yöneliyor. Müminlere, alına­cak ibreti özetliyor. Onlar için gerekli olan da budur. Geçmişte vukubulmuş olup bilmedikleri ve şu anda da bilmelerine imkân bulunmayan hususlar üzerinde durmasınlar. Geleceğe gelince, o da gayb âlemindedir. Hiç kimse bu konuda kesin birşey söyliyemez. Onunla ilgili olarak düşünmek ve ted­bir almak en güzel davranıştır. «Herhangi bir şey için, Allah´ın dilemesi di-şindc: «Ben yarın onu yapacağım» deme.» [280]

Hz. Musa´nın salih kul ile aralarında geçen kıssaya gelince, bunun gayb İşleriyle irtibatı, Kehf kıssasının irtibatından daha güçlüdür: Bu sûre-da arzedilen dört sahne, insanların eşya ve olayların mantığı diye isimlen­dirdikleri hususa aykırıdır. İhtiva ettiği garip şeylerle reddetme duygularını harekete getirmektedir. Ancak gaybî alanın ânî olayları, âyet ve mûcizeleriyle arzedildiğinde kabulü kolaylaşır ve çözümünde herhangi bir güçlük çe­kilmez.

O dört sahneden ilk sahnenin kahramanı Hz. Musa´dır.´Ama bu sahne her ne kadar hayret verici hususlar taşıyorsa da, geri kalan üç sahneye nazaran pek o kadar önemli değildir. Bu son üç sahnenin kahramanı ise, Allah´ın kendi katından kendisine bir rahmet verdiği ve kendisine bir ilim öğrettiği salih bir kuldur.

Birinci sahnede Hz. Musa, yol yıllarca devam etse bite iki denizin bir­leştiği yere [281] ulaşmaya kararlıdır. Allah onun salih kul ile karşılaşma­sını dilemektedir. Allah, yanındaki genç arkadaşının yemek için hazırladığı balığı ona unutturdu. Eelki de o balığı kızartmıştı. Lâkin bu kızartılmış ba­lık tekrar canlanarak denize daldı ve yoluna devam edip gitti. Hz. Musa´nın beraberindeki genç bu garip işe şaşmıştı. Hz. Musa ise, şaşmamış, aksine balığı unuttukları yerin, salih kul ile karşılaşma yeri olduğunu anlamıştı. Onun için geriye dönüp geldikleri yolu takip ettiler ve nihayet aradıkları ki­şiyi buldular. [282]

ikinci sahnede Hz. Musa´nın genç arkadaşı gizlenir. Hz. Musa yalnız başına Ledünnî ilim sahibi salih kul ile konuşur. Yüce peygamber pâk veli­den yolculuğunda onunla beraber olmasını ve onun Ledünnî ilminden Al­lah´ın kendisine perdeyi kaldırdığı bazt gaybî hakikatleri öğrenmek istediği­ni belirtir.. Salih kul, Allah´ın peygamberi Musa´dan karşılaşacağı husus­ları sormadan ve onları reddetmeden tereddütsüz kabul etmesini; sabre­dip itaat etmesini şart koşar. Beraber gemiye binerler. Denize açıldıktan sonra salîh kul gemiyi delip batırır. Hz. Musa, dayanamayarak bu yaptığı­na karşı çıkar. Nasıl olur da bir gemiyi batırır ve gemidekileri helak olmak­la karşı karşıya bırakır? İkisi arasında tartışma kızışır. Ama sonunda Hz. Musa o salih kula tekrar soru sormayacağına dair söz verir.

Üçüncü sahnede ikisi yollarına devam ederlerken bir çocukla karşıla­şırlar. Salih kul o çocuğu öldürür. Hz. Musa tekrar dayanamaz ve karşı çı­kar. Masum bir cana bile bile kasdetmesine itiraz eder. Bu sırada salih kul, garip şeylerle karşılaştığında sabredip soru sormayacağına dair verdiği sö­zü ona hatırlatır. Hz. Musa, tekrar mazur görülmesini ister ve bir daha sa­lih kuldan bir şey sormamaya azmeder.

Dördüncü sahnede ne bir misafiri konuklayan ve ne de bir acı doyu­ran cimri bîr şehre girerler. Orada yıkılmak üzere bulunan bir duvar görür-

(er. Yabancı adam aç oldukları ve yiyecek aradıkları halde karşılıksız ola­rak duvarı düzeltir. Bu esrarengiz adama ne oluyor! O cimri kasaba halkın­dan yemek yiyecekleri bir ücret almıyor? [283]

Hz. Musa üçüncü defa müdahale etmek ve yapılanın açıklamasını iste­mekle o salih kul iie arkadaşlık fırsatını kaçırmış oldu.. Ayrılık zamanı gel­mişti. Bu defa da Hz. Musa hayretler içerisinde, salih kulun yaptıklarının sebeplerini dinlemeye başlar.

Gemiyi delmesi aslında geminn selâmeti ve denizcilikle uğraşan fakir kimselerin elinden çıkmaması içindir. Çünkü o sıralarda zalim bir kralları vardı ve o zalim kral, sağlam gemileri sahiplerinin elinden alıyordu. Gemi arızalı olunca zalim kralın müsaderesinden kurtulmuş oldu.

Şer´an öldürülmesini gerektirecek herhangi bir durum sözkonusu olma­dan çocuğu öldürmesine gelince, mümin olan ana ve babasına acımaktan dolayı idi. Çünkü Allah Teâlâ o salih kula, çocuk büyüdüğü takdirde azgın­lık ve küfründen dolayı ana ve babasını öldüreceğini bildirmişti. O çocu­ğun karakteri küfür üzere idi. [284] Şayet bu kapalı gaybî hakikati o salih kula öğretmemiş olsaydı, ne o ve ne de başkası haksız yere suçsuz bir ca­na kıyamazdı.

Karşılıksız olarak yıkılmak üzere bulunan duvarı düzeltmesine gelince, o cimri kasaba halkına bir hizmet değildi. Küçük iki yetim için babaları ta­rafından duvarın altına saklanmış hazineyi korumak için bir fırsattı. O ye­tim çocuklar büyüdükten sonra o hazineyi çıkaracaklardı. Şayet salih kul duvarı düzeltmemiş olsaydı, hazine ortaya çıkacaktı ve kasaba halkı hazi­neye sahip çıkıp onu iki yetim çocuğa vermeyeceklerdi.

Salih kul bu te´villerle gayb ilmine vakıf olduğunu iddia etmiyor, aksi­ne, yaptığının hikmetini Allah´a havale ediyor ve Allah´ın izin vermediği bir işte mutlak aczini itiraf ediyor. Böylece bu salih kul, ledünnî gaybî ilim için bir sembol olmuştur. O gaybî ilim ki, Allah´ın iradesiyle halktan birinin şah­sında ortaya çıkmıştır: Bu şahıs ne bilinen bir peygamber ve ne de meş­hur bir resuldür. Kur´an-ı Kerim onun kim olduğunu söylememiş ve ismini belirtmemiştir. [285]

Belki de üçüncü kıssa olan Zulkarneyn kıssası - görünürde - Ashab-ı Kehf ve salih ku! kıssalarından daha az gayb işleriyle İlgilidir. O, Zulkar-neyri ismini taşıyan bir adamın üç seyahatini doğuya, batıya ve orta yere yaptığı seyahatleri tavsif etmekten öteye geçmez. Lâkin bu seyahatleri kapsayan kapalı ortam ve kapalılığın Kur´an´ın bir hedefi imiş gibi görün­mesi, perde arkasından bir takım gaybî anlamlara işaret etmektedir.. Bu Zulkarneyn denen kişi birinci seyahatinde güneşin battığı yere, ikinci seya­hatinde doğduğu yere ulaşmış ve üçüncü yolculuğunda ise, iki sûr arasjn-do kalan bölgeye gitmiştir.

Batıya yaptığı yolculukta güneşin, suyu ve otu bol kara bir balçıkta (yapışkan siyah bir çamurda) battığını buldu. [286] Kur´an-ı Kerim bu yerin adını vermemiş ve bilerek öyle kapalı bir şekilde geçmiştir ki, bu kapalılık neredeyse «gaybî» olarak isimlendirilen işlerin gizliliğinden de ötedir.

Doğu yolculuğunda güneşin, kendilerini ondan örtmeyen bir kavim üze­rinde doğduğunu buldu. Bu onların çıplak olduklarını ifade edebildiği gibi, kaldıkları bölgenin açık ve güneş doğarken herhangi bir engeli bulunma­dan üzerlerine doğduğunu da ifade ediyor olabilir. Kur´an´ın ifadesinde ne o kavmin ismi geçer ve ne de bulundukları yerin ismi.

İki sed arasına olan yolculuğuna gelince, bu yolculukta anlatılanlar, bazen gayb ve esrarı karşısında düşülen heybet ve dehşetten daha deh­şetlidir: Kur´an burada belli bir yeri zikrediyor ve onu «iki sed arası» ola­rak isimlendiriyor. Ayrıca orada yaşayan kavmin ismini de «Ye´cüc ve Me´-cüc» olarak isimlendirip onları yer yüzünde fesad çıkarmakla niteliyor. [287] Öyle sanıyoruz ki, bu anlatımda bu çeşit kapalılıklar özellikle seçil­miştir. Çünkü Kur´an-ı Kerim´in Zulkarneyn´den bahsetmesi, büyük fetihler başarmış herhangi bir kimsenin tarih kitaplarında sözkonusu edilmesine benzemez - ve benzemesi de Kur´an´ın şanına layık düşmez.- Bu üç yol­culuk anlatıfırken, Allah´a son derece bağlı bir kişiye işaretler vardır. O´nun gücü, şahsî bir güç olmayıp aksine yeryüzünde ona bu kudreti veren Al-îoh´tır. Allah, her hususta ona bir yol musahhar kılmıştır. En güzel tavrı ta­kınması için yo! göstermiş, ilham vermiş ya da vahyetmiştir. Öyle ki, güne­şin battığı kara balçıklı yere gelince ona şöyle demiştir: «Ey Zulkarneyn, (bu kavmi) azaplandırmakta ya da onlara güzel davranmakta serbestsin.»

Onun Allah´a olan şiddetli bağlılığı, şeddin inşa edilişinde oradaki kav­me söylediği: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet daha hayırlıdır. Haydi bana yardım edin.» sözü ile inşaat îşi bittikten sonra söylediği: «Bu, Rabbimden bir merhamettir. Fakat Rabbimin va´di gelince, O bunu düm­düz yapar. Rabbimin va´di bir haktır» sözünden anlaşılmaktadır. [288]

Gaybî durumları tedavi etmek ve onları, sırlarla çevreleyen, üzerindeki perdeyi belli bir ölçüde aralayan ve ancak perde arkasında görülmesine izin verene irca´ etmek için «el-Kehf» sûresinin bu üç kıssası İşte bu şekil­de seçilmiştir.

Mekke müşriklerinin Nasr b. Haris İle Ukbe b. Ebi Muayt´ı, Muhammed (s.a.v.) i zor durumda bırakmak için Medine´deki Yahudi âlimlerden soru bulmak üzere gönderdiklerini ve Yahudi alimlerin Kureyş elçilerine: «Önce­ki zamanlarda geçmiş yiğit gençleri sorun. Çünkü onların hikâyesi gayet acaiptir. Ayrıca o çok seyahat eden ve yerin doğusu ile batısına gidenin haberini sorun.» [289] dediklerini ileri süren rivayetleri sahih kabul edersek, bu sûrede müminlere yönelen Kur´anî ders ortaya çıkmaktadır. Müminleri, bilmedikleri hususlarda karanlığa taş atmaktan ve sonuçsuz münakaşadan sakındırıyor. Kalblerini, gayb işlerini bilen Allah´a bağlıyor. Sûrenin hedef edindiği konu - birînei plânda - Allah´ın zatı ve Allah´ın ilmine tevdi edilmiş bulunan gayb işleri hakkındaki inaneı sağlıklı bîr şekilde kurmaktır.

Sûrenin geri kalan kısmının bazı bölümlerinde yer yer geçişlerle, maddî değerleri küçümseyen sözler geçmekte, [290] dünyanın fâniliği ve çarça­buk gelip geçeceği [291]anlatılmakta, sabah-akşam Rablerine dua eden­lerle beraber olmaya davet edilmekte ve gerçek şerefin iman ve takva iie olacağı ifade edilmektedir. [292] Kâfirler, Rableriyle, karşılaştıklarında

amelleri boşa gidenler olduğu hatırlatılmaktadır. [293] Hio şüphesiz sûre aralarında bu gibi sözlerin serpiştirilmesi, daha önce sözkonusu ettiğimiz sûrenin ana hedefi olan akidenin kurulması konusuna da uygundur. Akide kurulurken, eşyanın değeri iie hayat ölçülerine bakış açısının tashihi de ka­çınılmazdır.

«İbrahim» süresiyle birlikte Mekkî sûrelerin son merhalesinden seçtiği­miz son halka bitmiş oluyor. Bize öyle geliyor ki, yukarıda geçen Mekkî sû­relerin ve özellikle ikinci merhalenin sonlarında gördüğümüz hakikatlere benzer hakikatlerin tekrarıyla karşı karşıya geliyoruz. Gözlerimiz, yine yu­karda geçen sahnelerin gölgesi mesabesinde olan sahnelerin tekrarını mü-, şahade ediyor: «İbrahim» sûresinin tedavi ettiği hakikatlerin en bariz olan­ları, peygamberlerin kendisine davet ettikleri dâvanın bir oluşu, Allah´ın her türlü ortaktan tenzihi, müşriklere ölümden sonra dirilişin ve hesap gü­nünün hatırlatılması ve insanoğlunun inkâr ettiği Allah nimetlerinin arzedi-lişidir.

«İbrahim» sûresinin çizdiği tabloların en bariz olanları ise, peygamber­leri yalanlayan muannidlerin tutumları, kötülerin cehennemdeki durumları ve gözlerinin önünde serili olan güzel kâinat sayfalarını görmezlikten ge­len zalim ve münkir insanların susturulup azarlanmalarıdır. [294]

Bu bakış açısı sathî bir geçiştirme olup ancak her sûrenin yöneldiği özel aydınlatmalardan ve Kur´anî her yeni bölümün kaiblere saçtığı özel mesajlardan gafil olarak Kur´an´ı okuyan, onunla yetinebilir.

Belki de bu sûrenin en önemli vasıflarından biri, bütün bölümlerinde, adını taşıdığı İbrahim (a.s.) in şahsiyetini dile getirmesidir. Onun o yüce daveti arasında bütün nesillerde mesaj birliği ortaya çıkmış, köklü imanı­nın gölgesinde Tevhid düşüncesi yeşermiş, ve Allah´a bağlı kalbinin çer­çevesinde güze! kâinatın levhaları çizilmiş, daha sonra da şükür ve inkâr tutumları tasvir edilmiştir.

Unutmayalım ki, İbrahim (a.s.), sûrenin ortalarında Allah´ın sayısız ni­metlerinden bahsedilirken zikredilmiştir. Sûrede çizilen portresi çok sabırlı ve çok şükredene müşahhas bir numune ortaya koymuştur. O örnek şah­siyet ki, daima Allah´a yalvarır ve sabah-akşarn onu tesbit eder. Lâkin bu portre anlatımının tamamına hakim bir karakter olup sûrenin her bölümün­de İbrahim el-Halil´den bir gölge bırakmıştır.

Sûrenin henüz başlangıcında Hz. Musa´dan bahsedilmiş ardından Hz. Nuh´un kavmiyle Âd ve Samud kavimleri zikredilmiştir. Ancak bu büyük isimler - onlara bağlı bazı olayların anlatılması için bir geçiş olmakla birlik­te - sûrenin temel hedefi üzerinde herhangi bir yönlendirmeleri, ancak Hz. İbrahim´in kendisine davet ettiği mesajın bütün peygamberlerin davet ettiği mesajın aynısı olduğuna işaret olmasından ibarettir. Âyetler Hz. Musa´dan, onun kavmini karanlıklardan nura kavuşturduğundan ve Hz. Musa´nın kav­mine, Firavun ve etbaından onları kurtardığını hatırlatmasından [295] bah­sedince bu sebeple bahsetmektedir. Onun için anlatım Hz. Nuh Ad ve Se-mûd´un dili üzere ve onun bir olan Allah´a inanma gerçeğinin hakikattna intikal etmektedir: Çeşitli zamanlarda ve müteaddit yerlerde gelen pey­gamberlerin hepsi aynı inanç kaidelerini savunmuşlardır. Bu kuralların ger­çekleri, kalb ve basiret sahiplerince bilinen bir vakıadır. O seçkin peygam-perlerden her biri, kavimleri Allah´ın gökteki ve yerdeki âyetlerini her gör­mezlikten geldiklerinde onları bu şüphelerinden dolayı uyarıyordu. Yine on­lardan her biri, bir beşer olduğunu ısrarla söylüyor ve muannid kavimleri­ne şöyle diyordu: «Biz ancak sizin gibi birer insanız ama, Allah, kulların­dan dilediğine iyilikte bulunur. «O peygamberlerden her biri, kavmi arasın­da azgınlıklara karşı göğüs geriyor, eziyyetlere sabrediyor ve Allah´a te­vekkül ediyordu. Sanki onlardan her biri, ataları İbrahim´in mükerrer bir su­reti idi. Ona tabi oluyor ve onun izinden gidiyordu..

Sonra büyük kâinat kitabından, yukarıdan dökülen yağmur, yerden bi­ten meyveler, denizlerde yüzen gemiler, nehirlerde gizli olan nimetler, par­lak ışığıyla güneş ve nuruyla karanlığı yaran ay iJe ilgili parlak sayfalar çe-viriliyor. Bu sayfaların her birinde peygamberlerin atası İbrahim (a.s.) i, bu sayfaları düşüne düşüne okuduğunu ve huşu içerisinde ibadet ettiğini gö­rüyoruz. Sanki her bir lisan Allah´a hamd ite kıpırdadığında onun o yakancı duası tekerrür ediyor! Böylece güzel kâinat tabloları onun tevbekâr kalbi­nin çerçevesinde çizilmiştir. .

Allah bu sûrede «dostunun» gölgesini bütün bu tabloların üzerine uzat­mak istiyor. Kendisinden Belde-i Haram´ın emniyetli kılınmasını istediği ve kendisiyle evlatlarını putlara tapmaktan uzak tutmasını dileyip dua ettiği zaman huşu içerisinde yapılan bu duasını gökte- kendisine yükselir olduğu halde tasvir ediyor. Hz. İbrahim bu duasında yine, kendisine tabi olanların, Allah´ın rızasına kavuşacaklarını umuyor ve doğru yoldan ayrılanların azab-landırılması hususunda acele etmiyor. Yaşlandığı sıralarda İsmail ve İshak´ı ona bağışladığından dolayı Allah´a şükrediyor. Duasına içten bir yakarışla

son verirken şöyle diyor: «Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.» [296]

Çizilen bu portre karşısında başka bir «Örnek», kâinat kitabım mün-Wr bir dil ile okuyan, kâinatın güzel ufuklarına bitkin ve yorgun bir gözle bcrfcan nankör kâfir insanın portresini çiziyor. Bu nankör kâfir, Allah´ın gök­te ve yerde, karayı ve denizi, güneş ve ayı, yıldız ve ağaçlan, gece ve gün­düzü kendisine musahhar kılmış olmasına aldırış etmiyor. Kur´an, bu ve benzerlerine, kaibleri titreten ve vicdanı sızlatan azar şamarlarını vurarak şöyfe buyuruyor: «O, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah´ın nimetlerini birer birer saymak istersiniz bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zaüm ve çok nankördür.[297]

Nebevî şahsiyeti anlatırken akide esaslarının ve bazı talimatın da dile getirildiği İbrahim, Mekke´de bilinmeyen bîri değildi: Mekkelilerin hep­si İbrahim´i tazim ediyordu. Aslında Medine´de de bilinmeyen değildi. Me­dine yahudilerinin hepsi onu takdis ediyordu. Ayrıca haberleri, her nerece bulunurlarsa hristiyanlar tarafından da biliniyordu. Onun, kalblerinde öyle bir yeri var,dı ki, diğer peygamberler ona gıbta ediyorlardı. Hz. İbrahim´in şahsiyetinin çevresinden Tevhid akidesine ve peygamberlerin davetine ışık tutulması, bu sûreye öyle bir çeşni katmıştır ki, hem Mekke ehlinin ve hem de Tevhid ehlinin dikkatlerini çekmiş ve Allah´ın dinine girmek için Halef­lerin önüne iman kapışım ardına kadar açmıştır. Mekkî vahyin sonlarında bu, Hz. İbrahim´i yücelten ilk Medenî sûreler için bîr hazırlık ve yahudBe-rin kalbini ısındırmak için de bir mukaddime olmuştur. Bu özel aydıniatmo-lanyla «İbrahim» sûresi Tevhid süresinin arzedilişînde yegâne bir model ol­muştur. [298]

es-Saffat ve el-Kehf sûrelerinden sonra bu sûreyi tahlil etmekle, Mek­ke´deki vahyin sonunu da gözden geçirmiş olduk ve yeni bir ortam duyma­ya başladık. Bu yeni ortam, Mekk? üçüncü merhaleyi, uzun sûreleri ile Mekkî vahiyle Medenî vahiy arasında bir geçiş merhalesi kılıyor. Belki de -bu geçiş merhaiesinde - müfessirlerin Medenî olduklarını zannettikleri ve onları Mekkî sûrelerden istisna ettikleri pek çok âyet ve bölüm üzerinde durduk. Müfessirlerin bu âyetleri Medenî vahiy ile karıştırmaları, zaman faktörünü göz önünde bulundurmayıp bunların bir geçiş merhalesine ait ol­duklarını hesapfayamamatanndan Heri gelmektedir.

Son Mekkî merhalenin sûreleri, hem kendilerinin ve hem de âyetlerinin uzunluğu bakımından diğer Mekkî surelere nazaran bir farklılık arzetmek-tedirler. Ayrıca bu sûrelerin bir kısmı Huruf-i Mukattaa i!e başlamakta, hi­taplar yalnız Mekke ehline değil, bütün İnsanlığa yönelmekte, Medine´de

açıklanacak farzlarla görevlere hazırlık olsun diye Allah´a ve Rasulüne itaat hatırlanmakta, cenneti elde etmek ve cehennemden kurtulmak için ihsa­na ve sahih amellere çağrıda bulunulmakta ve Allah´ın zat ve sıfatlarım. Meleklerle cinleri, Peygamberlerle Allah´ın velileri ve mucizelerle keramet­leri ilgilendiren gaybî meseleler açıklanmakta, hidayetle sapıklığın, insanın hürriyet ve ihtiyarı çerçevesinde tasarruflarının yanında İlah´ın İradesine bağlı olduğu anlatılmakta, Peygamberlerin ve özellikle Hz. İbrahim gibi ön­derlerinin kıssaları serdedilmekte ve yeni bir üslûp ile Tevhid akidesi tas­vir edilmektedir.

Mekkî sûrelerin üç merhalesi hakkında sözü çok uzattık. Onlar üzerin­de uzun uzadıya durma maksadımız açıktın Vahyin önce gelenini ve sonra gelenini tesbit etmek için Kur´an´ın tavırlarını tesbit etmek, bir gurup sûre ve âyetlerin indiği zaman dilimini tesbit etmeye yarayan açık alârnetîeri or­taya koymaktır. Az önce Mekkî merhaleleri, özellikle vahyin başlangıcında-kileri kesin olarak tasvir etmenin güçlüğünden ve Medenî merhaleleri, vahyden son anda inene kadar hepsini tayin ve tesbit etmenin kolaylığına işaret etmiş ve bunun sebebinin, Medine döneminde İsiâmın yayılması, ya­zı ve yaztfanlarm çoğaltılma imkânlarının kolaylaşması olduğunu belirtmiş­tik.

Medenîliği hususunda ihtilafa düşülen yahut önceliği ve sonraltğı hu­susunda farklı rivayetfer bulunan ve çok az olan bir miktarı görmezlikten gelirsek, muhakkik rnüfessirlerin. Medenî İİk merhalenin el-Bakara sûre­si ile başladığı ve ardından sırasıyla el-Enfal, Âlu îmran, el-Ahzab, el-Müm-tehîne ve el-Hadid sûrelerinin indiği, ikinci merhalenin Muhammed sûresîy-İe başladığı ve ardından sırasıyla et-Talak, el-Haşr, en-Nûr, el-Munafskün, el-Mücadile, el-Hucurâî sûrelerinin geldiği ve sonuncu merhalenin İse, et-Tahrim süresiyle başladığı ve onu takiben sırasıyla el-Cumua, el-Maide, el-Tevbe ve en-Nasr sûrelerinin geldiğine dair görüşlerine katılabiliriz.

Belki de okuyucu, - bu bölümün uzamasına rağmen - Mekkt üç mer­halede yaptığımız gibi bu Medenî merhalelerin her birinden bir sûreyi ete alıp tahlil etmemizi bekler burumdadır. Onun için biz de ilk merhaleden «et-Bakara», ikinci merhaleden «en-Nûr» ve üçüncü merhaleden «el-Matde» süresiyle yetinmeliydik. Lâkin bu bölümü okuyan herkese te´kidle - hatta te´kidle ifade etmeye bile ihtiyaç bulunmadığını sanıyoruz - söylüyoruz ki, bu üç örnek sürede mevcut olan belli başfı teşriî hususları anahatlanyia arzetmekle yetinsekbile konu haddinden fazla uzayacak, üslûbumuza usul-cü ve fakihlerin ifadeleri hakim olacak ve neticede kitabımızı kendisi içte te´tif ettiğimiz edebî gayenin dışına çıkmış olacağız: İbadetlerle muamelât, helâl ile haram, şahsî hallerle devletler arast hukuk, siyasî ve iktisadî do­rumlarla barış ve savaşı ilgilendiren meseleler ve savaş vakaları gibi pek çok şer´î hakikatler, farklı ölçülerde otea bite Medenî sûrelerin büyük ço­ğunluğunda tekrar edilmektedir. Her tekrar edilişte de şekil devamîı ote-pak yenilenmekte, öyle ki, bazen yeni şekiller, kendinden öncekileri neshetmekte veya hükümlerini değiştirmektedir. [299] Yahut en azından müc­melini tafsil etmekte, bazı mutlaklarını takyid etmekte ve bazı umumlarını da tahsis etmektedir. Onun için Medenî vahiyde içice bulunan bu mesele­lere işaret etmenin bile, cüz´iyyat, belli başlı meseleleri arzetme kabilinden olsalar dahi onları açıklamaya ihtiyaç bırakmadığı kanaatındayız.

Ard arda gelen Medenî merhalelerden başlangıç, orta ve son merha­leleri bir tarafa bırakarak, Medenî merhalelerin ilkinden olan el-Enfâl ya­hut Abduliah b. Abbasın isimlendirişiyle «Bedru´l Kübrâ» [300] sûresinin başlıea meselelerine işaret etmemiz yeterli olacaktır.

Bu sûre Enfâl (savaş ganimetleri) ile söze başlar. Savaş bitmiş olup zafer gerçekleşmiş ve müslümanlar ganimetlerle esirler hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Sûre daha sonra, göz göre göre ölüme sürülüyorlarmışca-sına istemeyerek savaşa katılan mü´minlerden bir gurubu tasvir etmekte­dir. Sonra mü´minlerin Rablerinden yardım dilemelerini, ve O´nun da me­lekler, hafif bir uyku ve şeytanın pisliğini üzerlerinden atan yağmur ile on­lara yardım ettiği anlatılmaktadır. Sûrenin ibareleri bundan sonra ard arda gelen emirler ve iki ordunun yüz yüze geldiği gün eebheden kaçmayla ilgi­li askerî hükümler ile doludur. Bu arada Allah, mü´minler üzerindeki zafer minnetini dile getirir. Aslında onlar düşmanlarını öldürmüş değillerdir. On­ları öldüren Allah´tır. Zafer, ancak Allah´ın katındandır. Savaştan sonra mü´minler için dinî ve ahlâkî talimatlar sıralanır: Onlar, Allah´a ve Rasu-lüne itaat etsinler. Kötünün iyiyle karıştığı umûmî fitnelerden sakınsınlar. Bile bile Allah´a ve emanetlerine ihanet etmeye sakın ha yanaşmasınlar.

Sûre - bu talimatlar arasında yer yer - kâfirlerin hile ve inatlarına dair tablolar sunar. Kâfir gücün çözüntüye uğrayacağı, mallarının bir gün gelip ellerinden çıkacağı, ve bunun onlara yürek acılarını tattıracağına dair ge­nel prensipler tesbit eder. Sonra kâfirleri uyarır, aslında akideyi korumak ve Allah´ın dinini yaymak için savaşmalıydılar. Sûre, daha sonra ganimet­lerden ve onların dağıtım ve harcama yerlerinden bahseder. Bedir savaşı­nın bir yönünü tasvir eder. Mü´minler vadinin yakın kıyısında, düşman uzak kıyısında ve kervan da daha aşağılarda sahil tarafında bulunurken bu savaşın bazı vakalarını tafsilatıyla anlatır. Bu sırada bir defa daha´mü´min-lere dönerek, zafere ulaşmış olmaktan dolayı gururlanmaktan ve savaşa azgınlık ve gösteriş için gitmekten onları sakındırır. Ölüm döşeğinde bulu­nan kâfirlerin tablolarını onlara çizer. Sonra onları barışı korumak için kuv­vet hazırlamaya davet eder. Düşman barlşa yanaştığı takdirde ona yanaş­malarını açıkça teşvik eder. Lâkin durmadan da mü´minleri savaşa davet ederek morallerini güçlendirmeye çalışır. Zayıf bulundukları zaman onlar­dan bir kişiyi iki kişiye, güçlü oldukları zamanda da on kişiye denk sayar. Sonra tekrar Bedir savaşına dönerek fidye karşılığında esirleri serbest bı-

Takmalarından ve geçici dünya malını öhirete tercih etmelerinden dolayı Peygamberi ve ashabını kınar. En sonunda dört dostluk çeşidinden bahse­der ve bu tasnife göre hak ve görevlerden bazılarını zikreder. [301] Bu ya­saların anlatımında, kanunların anlatımında olduğu gibi kuru bir uslûb kul­lanmayıp tasvir üslûbu tercih edilmiştir.

Böyle konuların çeşitliliği, Kur´anî üslûbun da çeşitlilik arzetmesinden en önemli sebebtir. Aslında bu çeşitlilik, biribiriyle ilişkisî olmayan ve biri-biriyle çelişki içerisinde bulunan iki üslûp değil, muhatapların durumuna göre yumuşaysp sertleşebilen ve açıklayıp özetleyen tek bir üslûptur. Kur"-an-ı Kerîm´i diğer kitaplardan ayıran ieazın sırlarından biri de işte budur. [302]

Sûre Başlangıçlarına Kısa Bir Bakış

Mekkî sûrelerin biri, - gördüğümüz gibi - hece harfleriyle başlamakta­dır. Allah, Kitabından bazt sûreleri bu harflerle başlatır. İşte bu hec&ier, önemlerinden dolayı onları incelemeye bir konu ayırdık ki, varlıkların hik­metini tesbit edebilelim.

Kur´an-ı Kerîm´de bu tür sûre başlangıçlarının çeşitli şekilleri vardır. Bazıları basit olup tek bir harften meydana gelmiştir. Üç sûre bu durumda­dır. Bunlar: Sâd, Kât, ve e!-Kalern süresidir. (Sûre numaraları: 38, 50, 68) Birinci sûre harfiyle ikincisi harfiyle ve üçüncüsü de harfi ile başlamaktadır. On sûre de iki harf ile başlamaktadır. Bunların yedi ta­nesi harften İle başladıklarından onlara «el-Havâmîm» ismi verilmiş­tir. el-Hâvâmîrn kırkıncı sûreden başlayıp kırk altıncı sûre ile son bulurlar. [303] Bu sûreler arasında sadece kırkîkinci sûredeki) eklenmiş­tir. İki harfle başlayan diğer sûreler ise şunlardır: Yirminci sûre, ite yîrmiyecfinci sûre, « ^J»» ile ve otuzsekînci sûre « yj » ile başlamaktadır. Üç harf ite başlayan sûrelere gelince, bunlar onüç sûre olup altı tanesi ile başlamaktadır. Buniar, 2, 3, 29, 30, 31, ve 32 numaralı sûreler­dir. [304] Beş tanesi de«^l »ile başlamaktadır ki bunlar da Yûnus, Hûd, Yûsuf, İbrahim ve el-Hicr sûreleridir. (Sûre numaralan şöyledir: 10, 11, 12, Î4, 15) Onatttncı ve yirmîsekizînci sûreler de ile başlamaktadır. [305] Hecelerle başlayan sûrelerden geri kalanlardan ikisi dört harfle baş­layıp, biri el-A´raf süresidir ve harfleri ile başlamaktadır. Diğeri ise, er-Rad sûresi olup aji» ile başlamaktadır. Sûrelerden bir tanesi de beş harf ile başlayıp Meryem süresidir ki harfleri ile başlamaktadır..

Bu tafsilatlı izahtan sonra sûrelerin başlarında kullanılan harflerin yir-mtcfokuz harf ve onüç şekil üzere olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca encok kullanılan harfler sırasıyla şunlardır: son olarak da «ii» ve «j» harfleridir. Sûre başlarında gelen bu harfler tekrarsız ondört olup sayı olarak hece harflerinin yarısıdır. Bazı mü-fessirier buradan hareketle şöyle demişlerdir: «Kur´an-ı Kerîm´de bu hece harflerinin zikredilmesi bu Yüce Kitabın bilinen hece harflerinden meydana geldiğine delâlet etmek içindir. Bu harflerden bir kısmı yalnız başına geti­rilmiş ve tamamı da kelimeler halinde telif edilmiştir ki Arablor açısından Kur´an´ı Kerîm´in, bildikleri harflerle indiği vuzuha kavuşsun. Böylece benzerini getirmekten âcfz olduktan fsbat edilmekte ve inatlarında devam ettiklerinden dolayı azarlanmaktadırlar. [306] Müfessİrlerden ez-Zemahş bu görüşü uzun uzadıya izah etmiş ve ei-Beyzavî de onun izinden gitmiş­tir.[307] İbnu Teymiye [308] ve talebesi Hafrz el-Mîzzı [309] de aynı görü­şü deste ki em işi erdir.

Bu görüşün sahihleri - düşüncelerine büyük bir hamasetle sarılarak -Kur´an´ın Arabİara, benzerini getirmek üzere meydan okuyuşunun bu dü­şünceyle daha da vuzuha kavuşup kuvvet kazandığına işaret ediyorlar. Görüşlerini o kadar güçlü bir şekilde ortaya koyuyorlar ki, bu izahları ger­çekten takdire şayandır. Kur´an-ı Kerîm, sûreleri başlatan çeşitli heceleri­nin toplamı hece harflerinin tamamına denk olmakla ve bu hecelerde kulla­nman tekrarları attığımızda kalan harf sayılan hece harflerinin yarısı olmak­la kalmıyor, aksine, harf çeşitlerinin de yansıra ihtiva ediyor: Boğaz harf­lerinden [310] harfi, mehrnus (fısıltı şeklinde çıkan) harf­lerden [311] harfi, dudak harflerinin ikisinden biri olan harfi ve kalkale harflerinden « J-.LB ilh. harfleri. [312] Ayrı­ca bu harfler bazen teker teker, bazen İkişer, bazen üçer üçer ve bazen de dört ve beş olarak zikredilmişlerdir. Çünkü sözün terkipleri bu şekil üzere ©lup beş harften fazla değildir.

Eğer bugün - Yirminci Astr düşüncesiyle - bu durumda bir tesadüften öte bir şey göremiyor isek de-selef-i salibinin böyle düşünmesine sebep, ancak bu sûre başlarının Kur´an-ı Kerim´de bu şekil üzere tanziminin ezel­de takdir edilmiş olmasıdır. Tâ ki, insanlar biribirterine yardımcı olsalar bile onları bu Yüce Kitaba benzer getirmekten aciz bırakarak herşey Kur´an´da mevcud olsun.

Bu harflerin ezeiiliğine olan inanç, onları tefsir etmekten ve onlar hak­kında açık bir görüş İleri sürmekten ürküten bir ortamla çevrelenmelerine

sebep olmuştur. Onlar, sadece Ailah tarafından mütaşâbihattandır. Onlar, -eş-Şâ´bî´nin dediği gibi-: «Bu Kur´an´in sırrıdır.» [313] Hz. Ali´nin: «Her ki­tap için bir öz vardır. Bu kitabın özü de hece harfleridir:» Sözü ile Hz. Ebû Bekir´in: «Her kitabın bir sırrı vardır. Allah´ın Kur´an´ındaki sırrı da sûre baş­langıçlarıdır.» sözü bu anlamdadır. Eser ehli İbnu Abbas ve Hulefa-i Raşi-dînden şöyie dediklerini naklederler: «Bu harfler gizli bir ilim ve kapalı bir sırdır. Allah onları bilmeyi kendine mahsus kılmıştır.» [314] Hatta bu harfle­rin ne anlama geldikleri üzerinde duranlar bile, kesin bir görüş ileri sürme­miş, kendi görüş açılarını açıkladıktan sonra gerçek tevillerini Allah´a ha­vale etmişlerdir. Bu harflerin ezeliliği - diğer sözlere nazaran - daima bir esrarengizlikle çevrili olmalarına sebep olmuş ve bu esrarengizlik de onla­rı bâtınî tefsirlerle çevrelemiştir. Ayrıca bu bâtını tefsirler onlara, gereksiz ve dayanaksız kapalılık elbiselerinin giydirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Bu konuda ileri sürülen görüşlerin en kapalı olanlarından biri «cüm-mel» hesabına göre bu harfleri sayarak İslâm ümmetinin ömrünü yahut bir şahsın veya gurubun yüceliğini tesbit etmeye çalışan görüştür..

Ve işte es-Süheylı şöyie diyor: «Sûrelerin başındaki harflerin mükerrer olanları atılırsa geri kalan harfler bu ümmetin bekasına işaret eder.» Ve işte ei-Hûbî, [315] bazı âlimlerin sözünden Beytü´l Mukad­desin 583 senesinde müsiümanlar tarafından fethedileceğini çıkardıklarını rivayet eder. Nitekim dediği gibi de olmuştur. [316] Yine el-Izz b. Abdisse-lam, Hz. Ali´nin âyetinden Muaviye vak´asını çıkardığını rivayet eder. [317]

Şia´dan bazısı, sûre başlarındaki harflerin mükerrerleri hazfedilirse geri­ye kalan harflerden Ali´nin hilafetini veya onun yolunun doğruluğuna de­lâlet eder mahiyette sözünü çıkarırlar. Latifeden hoşlanan bazı sunniler de, mükerrerler dışında kalan aynı harflerle şu ne­ticeyi çıkarırlar: [318]

Bu nevi hesaba dayalı neticeler Ebû Câd´ın hesabı» ola­rak isimlendirilir ki, âiimler şiddetle buna karşı çıkmış ve ondan sakınmış-iardır. İbnu Haeer el-Askalânî [319] bu hesabı «batıl sayarak ona itimât et­menin caiz olmadığını söyler. İbnu Abbas´ın Ebû Câd hesabından sakındırdığı ve onu sihir cümlesinden saydığı sabittir. Aslında bu uzak da değildir. Bu hesabın şeriatte yeri yoktur.» [320]

Hiç şüphesiz sofilerin bâtını tefsirleri hakkındaki görüşleri lafzen da­ha garip, mânâ bakımından da daha girifttir. Bu hususta eş-Şeyh Muhyid-din b. Arabtnin «el-Futûhâtu´l - Mekkiyyey- isimli kitabındaki sözleri en gü­zel delildir. O, özet olarak şöyle demektedir: [321]

«Bilesin ki, bilinmeyen sûre başianmn sûre başlarının hakikatini ancak mana ehli bilir. Allah onları 29 sûre kılmıştır ki bu, en mükemmel şekildir. «Aya da Menziller takdir ettik.» 29 feleğin temel direği olan kutubtur. O, varlığının illetidir ki, bu da, Âlu İmrân süresidir. Bu olmasaydı 28 i sabit olmazdı. Tamamı - harflerin tekrarı ile birlikte - 78 harftir. 8 sayı­sı biz´ (kusur) in hakikatidir. Rasûlüllah (s.a.v.)

buyurmaktadır. Bu harfler de 78 dîr. Bir kul sûrelerinde geçen bu harflerin hakikatini bilmeden imanın sırrını tamamlayamaz...» Nihayet başka bir yer­de de şöyle demektedir: «Daha sonra Allah Teâlâ bu harfleri mertebe mer­tebe kılmıştır. Kimi mevsûl ve kimi de maktûdur. Kimi müfred, kimi tesniye ve kimi de cem´dir. Sonra, her vasılda katı´ ve her katı´da vasıl bulunduğu­na dikkat çekmiştir. Vasi! da fasıl da, hem cern´de ve hem de Cem´în dı­şında sözkonusudur. Vasıl yalnız başına farkın kendisindedir. Bundan yal­nız başına zikrettiği, ezelde kulun resmînin fenasına işarettir. Tesniye kıl­dığı ise, şu anda kulluğun resminin varlığına işarettir, Cem´ kıldığı da, so­nu gelmeyen mevârid ite ebede işarettir. İfrâd, ezelî deniz. Cem´ ebedî de­niz ve tesniyede beşerî olan Muhammedi berzah içindir. Sözkonusu ettiği­miz bu meselede elif, tevhide işaret, mim, yok olmayan mülke ve araların­daki lâm ise aralarında bir bağdır...» [322]

Sûfîierin bu şatahâti, kendi özel görüşlerini haber verir. Oünkü sadece kendi zevk ve vecdleıine dayanır. O halde b´u gibi görüşler sûrelerin baş-iangiçian hakkında İstâmî tefsirle ilgili doğru bir düşünce vermekten uzak­tır.

Bu keşıiıekeşlik ve muammalık çerçevesinde bazı kimseler de, ne mu­tasavvıfların ıstılahlarını kullanırlar ve ne de Ebû Câd ve diğerlerinin he­saplarına dayanırlar. Bunlara göre de, sûreleri başlatan bu hece harflerin­den her biri, Allah Tealâ´nın isimlerinin birinden alınmıştır. Yahut her harf­ten bir kelime kurarak cümleler .kurup bu cümleler ve sonraki âyetlerle arasında ilişki kurdular. Yahut bu cümlelerle, sûrenin maksadını ifade et­meye çalıştılar. İbnu Abbas´ın hakkındaki sözü buna misaldir.Ona göre Kerîm, HâdîHakîm, Alîm da Sadık

[323] isimlerinden alınmıştır. Yine onun {Ben Allah´ım, görürüm)

[324] « ufall ı (Ben Allah´ım açıklarım) [325] manasında olduğunu söyle­mesi de bu tür tefsire girer. harflerinin (Tur-ı Sına ve Musa} anlamında olduğunu söyleyenlerin görüşü de buna dahildir. Bunlara göre bu harflerle başlayan iki süre de Hz. Musa´nın Tûr-i Sina´da başından ge­çen haberleri anlatılmaktadır. [326]

Bütün görüşlerdekî tahmin ve zanlar herkes tarafından açıklıkla görü­necek durumdadır. Zikrettiğimiz harflerin hepsi için çeşitli görüşler ileri sü­rülmüş ve herkes ayrı bir yol takip etmiştir.[327] İbnu Abbas´ın kendisinden

hakkında başka bir görüş nakledilmiştir. Buna göre de bu harfler, kelimelerinden alınmıştır. Yine ona nis-bet edilen bir rivayette ıj»« dili » kelimesinden, kelimesinden kelimesinden, da, kelimesinden alınmıştır. Ona nisbet edilen başka bîr rivayette ise şöyle denilmektedir: «Bu harfler: kelimelerinden alınmışlardır.»[328] Bu hecelerin kendileri hakkında bazıları, bazen onun bu görüşlerine benzer ba­zen de fazlalık veya eksiklik ihtiva eden değişik görüşler söylemişlerdir. ei-Kirmânî, «el-Acaib» isimli kitabında ed-Dahak´a göre «Ben Allah´ım, daha iyi bilirim ve daha yüceyim» [329] manasına geldiğini riva­yet eder. îbnu Abbas´a göre ise değişik sûrelerin başında bulunan harflerini bu harflere ekleyecek olursak kelimesi çıkar. [330]

Ama harflerine gelince bir defasında bunların manasının «Ben doğru olan Allah´ım» olduğu rivayet edilirken başka bir defasında, Allah´ın ismine delâlet ettiği söylenir. Diğer bir defasında ise üç ayn isme işaret olduğu ileri sürülür: «Elif isminden, «mîm» isminden «Sâd» isminden alınmıştır. [331] Bütün bunlardan da daha garibi Sprenger gibi büyük bir müstesrik´in, hakkında söyle­nenler kendisini doyuramayınca bu harflerin * kelimelerinden en dikkat çekici harfler alınarak meydana getirildiğini söylemesidir: kelimesinden harfikelimesinden de harfleri alınmıştır. Müsteşrik Blachere «Kur´an Çalışmasına «Giriş» kitabın­da, titizliğine rağmen müsteşrik Lotfı´un da bu saçma görüşünde Spren--ger´e tabi olduğunu zikreder. [332]

Sûre başlangıçlanyla ilgili tahminlerin sonu gelmediği ve belli bir sı­nırda durmadığı muhakkaktır. Bunların hepsi şahsî tevillerden ibaret olup her tevilde bulunan kendi hevâ ve şahsî arzularından kaynaklanmaktadır. Meselâ neden harfi isminin ilk harfinden alınmış oluyor da isimlerinden alınmış olmuyor? harfi ne-den den alınmış oluyor da den alınmıyor.harfi ne­tten ´a delâlet ediyor delâlet etmiyor? « ,jı » harfleri neden nın bariz harfleri sayılıyor da, in bârız harflerisayılmıyor? Hem neden den alınmış olmasın? Bu konularda delili­miz nedir?» [333]

Bir topluluk da, her harfin Allah´ın isimlerinin birinden alındığı görüşü­ne iltifat etmez ve bu harflerin hepsinin çeşitli şekilleriyle Allah´ın îsm-i Azam´! olduğunu ileri sürer. [334] Allah, alışa geldiğimiz sözün dışında olan muhtelif ifadelerle onu ifade etmektedir. [335] Sûre başlarının birer yemin o!up Allah bunlarla kendi zatına yemin etmektedir, diyen görüş de buna yakındır. [336] Çünkü her başlangıç, Allah´ın isimlerinden biridir. Bu harf­lerin, Kur´an´ın yahut başında bulundukları sûrelerin özel isimleri olduğunu söyleyen görüş de bu görüşe uzak değildir.[337]

Lâkin bu konuda söylenenlerin en garibi ve haktan en uzağı. Alman müsteşrik Noldeke´nin bilâhare ondan rücu ettiği birinci görüşüdür. Bu ilk görüşüne göre bu harfler Kur´andan olmayıp sonradan Kur´an´a eklenmiş­lerdir. Noldeke´nin Schwally´!e birlikte yazdıkları «Kur´an Çalışmaları Ta­rihi» isimli eserlerinin birinci baskısında, sûre başlarında bulunan harflerin, belli bazı sûrelere sahip olan bazı sahabe isimlerinin ilk veya son harfle-Tinden alındığı kaydedilmektedir, harfi, Sa´d b. ebi Vakkas´ın, harfi, el-Muğire´nin harfi Osman b. Affan´ın, harfi, Ebu Hureyre´nin isminden alınmıştır, vs. [338] Görünen o ki, Noldeke bu görüşün yanlışlığını anlamış ve daha sonra ondan rucû etmiştir. Ama Schvvally, ikinci baskıda böyle birşeyden bahsetmemiştir. Lâkin müsteşrik Buhl [339] ve Hirschfeld [340] yeniden bu görüşe sarılmış ve selim mantıkla ne kadar çeliştiğinden gafil kalarak onu benimsemişlerdir. Ama müsteşrik Blachere, bu nazari­yenin kabul görecek ve saygı duyulacak bir tarafının bulunmadığını belir­tir. Az önce ismi geçen sahabenin takva sahibi kimseler olduklarını, bun­ların, Kur´an´dan olmayan birşeyi ona eklemelerinin düşünülemeyeceğini belirtir. Ancak zayıf iman sahipleri, Kur´an´dan olmayanı ona ekleyebilirler. Blachere, bundan da öteye giderek şöyle der: «Çeşitli mushaf sahiplerinin kendi mushaflarında, bile bile çağdaşlarının isimlerinin baş harflerini bu­lundurmaları akılla bağdaşamaz. Ayrıca Ubeyy, Ali ve İbnü Mesud gibileri­nin, isimlerinin başharflerini kendi nüshalarına almalarını kabullenmek mümkün değildir. [341]

Blachere, çeşitli görüşleri zikredip kendisince gereksiz bulduklarını da atlayarak aralarında karşılaştırmalar yaptıktan sonra bu konuda İslâmî na­zariyenin kendisine dönmekten başka bir yol bulunmadığını belirtir. Ve şu neticeye varır: «Bu harflerin esrarını çözme teşebbüslerini boş bir çalışma olarak değerlendiren müslüman müttakîler şüpheye yer vermeyecek şekil­de sadece kendilerinin akıllı ve hikmet sahibi olduklarını isbatlamışlardir.» [342]

Bizce akıl ve hikmet yönünden bunlardan geri kalmayan diğer bir top­luluk vardır ki, evlere kapılarından girmek istemiş ve sûre başlangıçların­dan maksadın ne olduğu hususunda en açık ve net olgun bir görüşe var­mışlardır: Düşünceleri üç merhaleden geçip olgun bir görüşe ulaşmıştır.

Baktılar ki bazı Kur´an sûreleri bu harflerle açılmaktadır. Nitekim Ka­sideler de «Y» ve «J:»gibî kelimelerle açılıyor. Onun için başlangıçta bu harflere fevatih - açanlar ismini vermekten öteye geçmediler. Onları, Al­lah´ın Kur´an´ına vazettiği açıcılar olarak kabul ettiler. Allah, dilediğini ya­par. Nitekim Araplar da kasidelerinde bu tür açıcıları kullanmışlardır. Tabi­înin büyüklerinden Mücahid bu görüştedir. [343] Bu harfler, bazılarına göre tenbih edatları olarak değerlendirilince bu düşünce daha bir açıklık ve da-´ ha geniş bir mana kazanmıştır. «Bu heceler arasında ve gibi ke­limelerin kullanılmamış olması, bu lafızların insanlar arasında alışılagei-, mis lafızlar olmasından ve Allah kelâmının insan sözüne benzememesindendir. O halde, alışılmamış tenbih edatlarının kullanılması uygundu. Çünkü böylece daha etkili olacaklardı. [344] Bu manayı kabul eden el-Hûbî, [345] bu tenbihin peygambere yönelik olduğunu söyler. Ona göre «Allah Teâlâ peygamber (s.a.v.) in dünya âleminde meşgul olduğunu bildiğinden Cebra­il´e vahyi indirirken, peygamberin uyarılması ve vahyedilene kulak vermesi gibi lafızlar kullanmasını emredebilir.» [346]

Lâkin meşhur el-Menâr tefsirinin sahibi Üstad Reşid, Rıza, tenbihin peygambere yönelik olmasını uzak görür. «Çünkü Ruhu´l Emîn´în sırf ona inmesi ve ona yaklaşması, uyarılması ve ruhanî duyguların ona galebe ça!-ması için yeterliydi. Nitekim bu durum, vahyin inişiyle ilgili sahih hadisler­den de anlaşılmaktadır. Bazı sûreler için böyle özel bir duruma ihtiyaç gösterecek herhangi bîr husus da yoktur.» [347] Reşid Riza´ya göre «bu tenbih (uyan) önce Mekke´de bizzat müşriklere idi. Daha sonra ise Medi­ne´de Ehi-i Kitaba yönelikti. «Reşid Rıza, önceleri kendisinden önce böyle bir tevile gidenlerin bulunduğunu bilmiyordu. Ama daha sonra İmam er-Râzî´nin et-Tefsîru´l - Kebır´in aynı tevilin İbnu Rauk [348] ve Kutrub´a [349] nisbet edildiğine şahit oldu. «Kâfirler: Sakın bu Kur´an´ı dinlemeyesîniz, okunduğunda kuru gürültüde bulunun. Değilse ona mağlub olabilirsiniz.» diyor ve böylece Kur´an´dan yüz çevirmeyi biribirierine tavsiye ediyorlardı. Ama Allah onların ıslah ve faydasını dilediği için, onları susturacak ve Kur´-an´ı dinlemelerine sebep olacak alışageimedikleri harfler indirdi. Bu harfle­ri duydukları zaman, hayretler içerisinde: Dinleyin bakın, Muharnmed´e ne­ler geliyor, diyorlardı. Susup kulak verdiklerinde de, Kur´an saldırısına baş­lıyordu. (Böytece bu harfler, Kur´an´ı dinleyip ondan istifade etmeleri için bir vasıta oluyordu. [350] ez-Zerkeşî el-Burhan´da [351] es-Suyûtî e!-itkan´-da [352] ve İbnu Cerir [353] ile İbnu Kesir [354]da tefsirlerinde bu ahlama işaret etmişlerdir.

Bizce bazt Kur´an sûrelerinin huruf-u mukatta ile başlamasından mak­sadı izah etme bakımından en açık ve tutarlı görüş, Reşid Rıza´nın görü-

şudur. Onun İçin ifadesini aynen alıyoruz: «Gayesi, ikna etme ve etkile­meyle birlikte meramı ifade edebilme olan hüsn-İ beyan ve belağatten biri de, muhatabı söylenecek sözün önemi ve ilk hedef konusunda uyarmaktır. Konuşmacı diler ki dinleyici, anlatmak istediğinin hepsini anlasın ve nihâî derecede onu etkilesin. Bu sebeple, sözlerinden birşey kaçırmasın diye onu uyarır. Araplar tenbih «h» sini ve istiftah edatını bunun için kullanırlar. Be­lagat ve beyanda icaz derecesine ulaşmış olan, ıslah ve hidayette önder olduğu gibi bu hususlarda da örnek durumda olması gereken Kur´an´ın, Arapların bu kullanışlarına İlavelerde bulunmasında garipsenecek bîr hu­sus voır mıdır? [355]

Vahyin inişi anında kendilerine hitap ettiği kimseler açısından bu hik­metin psikolojik vakıaya uygun düşmesi sebebiyle bu görüşü tercih ettik. Ayrıca başlarında mukattaa harfier bulunan bütün sûrelerde Kur´an ve va­hiyle peygamberlikten bahsedilmiş olması, bu görüşü tercih etmemizi teyid etti. [356] Bilindiği gibi el-Bakara ve Alu îmrân sûreleri hariç, mukattaa harflerle başlayan sûrelerin hepsi Mekkî´dir. IVlekkî sûrelerin muhtevası ise, peygamberlik ve vahiy hususunda müşriklere çağrıdır. Medenî olan ez-Zehravân (el-Bakara ve Alu İmrân) sûreleri ise, Ehl-i Kitapla en güzel şekil­de tartışma konularını ihtiva ederler. [357] Sûre başlarındaki bu harfler, müşriklerle Ehl-i Kitabı, kendilerine anlatılacaklardan bîrşey kaçırmamaları için bir uyarı idi.

Bu harfler, garip karşılama etkenleri olarak devam edegeimişlerdir. Garip karşılama ancak önem vermekten doğar. Önem vermeyi tahrik ise, ancak uyarma ile sağlanır. İnsanların uyarılması ve dikkatlerinin çtekümesi en güze! şekliyle, göğün yeryüzünün kulağına fısıldadığı bu harflerle sağ­lanmaktadır. [358]

Kıraat İlmi Ve Kur Raya Kısa Bir Bakış

Bir önceki konuda Kur´an´ın indirildiği yedi harften maksadın meşhur yedi kıraat, olamıyacağına dikkat çekmiş ve sebeplerini orada anlatmıştık. Buna dikkat çekmemize sebep, bu kıraatlerden maksadın yedi harf oldu­ğunu önceki ve sonrakilerden, pek çok kimsenin sanmasıdır. Ebu Şâme «el-Murşidu´l Veciz ilâ Utûmin Teteailaku bi´l - Kur´ani´l - Azîz» İsimli kita­bında şöyle der: «Bir cemaatin zannına göre, Hadisten maksat, şu anda mevcud yedi kıraattir.» Bu, bütün ilim ehfinin icmaına muhaliftir. Ancak câ­hil kimseler böyle bir vehme kapılabilir. [359]

Bu vehme saplanmada en büyük pay, «İbnu Mucahid» olarak şöhret bulan ve Hicrî üçyüz tarihi başlarında Bağdatta, Haremeyn, Irak ve Şam´­da kıraatle şöhret bulan kurrârnn kıraatlerini toplayan büyük İmam Ebu Be­kir Ahmet b. Musa b. el-Abbas´ındır. Oysa onun bu kıraatleri toplaması bir tesadüf ve tevafuktan başka birşey değildi. Çünkü tesbit ettiği kurrâdan daha değerli kıraat imamları vardı. Sayıları ise, küçümsenmeyecek kadar çoktu. [360] İbu´l Abbas b. Ammar, İbnu Mücahid´i kınamakta ve ifadesin­de kaîı davranarak şöyle demektedir: eBu yedi kıraati, tesbit eden, olma­ması gereken birşey yaptı. Onun bu davranışı, dar görüşlü kimselerin, bu kıraatlerin hadiste zikredilen yedi harf olduğunu sanmalarına sebep oldu. Bu şüpheyi izale etmek için keşke yediden daha az veya daha fazla kıraat tesbit etmiş olsaydı. [361]

Âlimler kıraatle ilgili eserler vermeye başladıklarında İslâm âleminde «yedi kıraat» ifadesi bilnmiyordu. Bu konuda ilk eser veren Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Ebu Cafer et-Taberî ve Ebu Hatim es-Sicistanî eserlerin­de bu kıraatların katlarcasını zikretmişlerdir. Yedi kıraat ifadesinin şöhret bulması ikiyüz yıllan başlarında halkın bazı kıraat imamlarının kıraatlerine yonelip diğerlerine rağbet göstermemelerinden doğdu. Mekke´de Abdullah b. Kesir ed-Dâbî´nin kıraati [362] (öl. 120) meşhur oldu. Bu zat, Ubeyy b. Ka´b, Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre ile yetmiş tabiînden kıraet dersi almıştır. Şam´da İbnu Âmir olarak şöhret bulmuş Abdullah el-Yahsûbî [363] (Öl. H. 118) kıraati, el-Muğire b. ebi Şihab el-Mahzûmî kanalıyla Osman b. Affan´dan almış ve sahabeden en-Nuam b. Beşir ve Vasile b. el-Eska´la karşılaşmıştır. Bazıları, Hz. Osmanla karşılaşıp bizzat

ondan ders aldığını söyler. Basra´da Ebu Amr ile Yakub´un kıraatleri şöh­ret bulmuştur. Ebu Amr [364], Zebban b. el-Al´a b. Ammar olup H. 154 yı­lında vefat etmiştir. Ebu Amr, Mücahid b. Cübeyr ve Said b. Cubeyr kana­lıyla Abdullah1 b. Abbas ile Ubeyd b. Ka´b´tan rivayette bulunmuştur. Ya-kub´a gelince, [365] o, İbnu İshak el-Hadramî´dir. (öl. H. 250) Sellâm b. Süleyman et-Tavîl kanalıyla Âsim ve Ebu Amr´dan kıraati almıştır. Kûfe´de Hamza ile Asım´ın kıraati şöhret bulmuştur. H´amza, [366] İkrime b. er-Ra-bî´ et-Teymî´nin (öl. H. 188) mevlâsı olup İbnu Habîb ez-Zeyyât´tır. Süley­man b. Mehran el-Ameş, Yahya b. Vessab, Zirr b. Hubeyş´ten kıraati arz yoluyla almıştır. Âsım´a [367] gelince o, İbnu Ebi´n-Necûd el-Esedî´dir. (öl. H. 127) Kıraati, Zirr b. Hubeyş´ten almış ve o da Abdullah b. Mesud´dan al­mıştır. Burada Arap asıllı kurranın azlığı ve mevâlî kurrâmn çokluğu göze çarpmaktadır. Özellikle İran asıllı olanlar daha çoktur. «Bu yedi kurrâdan sadece İbnu Âmir ve Ebu Amr Arab asıllıdır.» [368]

İbnu Mücahid bu yedi İmamın kıraatlerini toplarken Yakub´un ismini atmış ve onun yerine el-Kisaî´yi (Ali b. Hamza öl. H. 189) eserine almıştır. [369] Oysa biz biliyoruz ki el-Kisaî Kûfe´li ve Yakub ise Basraİıdır. Sanki İb­nu Mücahid Basra´nın bir Karîsî ile yetinmiş, ki o da Ebu Amr´dır. Diğer ta­raftan Kûfelilerden üç kişiyi zikretmiştir: Hamza, Asım ve el-Kisaî.îbnü Mucahidden sonra bu yedi imamın kıraati geniş bir şöhrete ulaş­mış ve - daha önce belirttiğimiz gibi - birçok kimse, hadiste zikredilen ye­di harfden maksadın bu yedi kıraat olduğunu sanmıştır. Ama gerçek o ki, kabulü gerekli olanları da tesbit edecek olursak, bu tesbit neticesinde kı-raat-r aşr (on kıraat) ve kıraat-ı arbaa Aşer (ondört kıraat) şeklinde oku­nacak da vardır. On kıraat dediğimiz, sözü geçen yediye ilaveten, yukarıda kendisine dikkat çektiğimiz Yakub´un kıraati, Haleff b. Haşim´in [370] (öl. H. 229) kıraatini ve bir de Ebu Cafer olarak şöhret bulan Yezid b. el-Ka´ka´nın [371] kıraatini zikrederiz. Ondört ise, yukarıda adı geçen on kişinin kıraat­lerine meşhur Hasan-i Basrî´nin (öl. H. 110) kıraati, [372] İbnu Muhays´ın olarak bilinen Muhammed b. Abdurrahman´ın [373] (öl. H. 123) kıraati, Ya­kub b. el-Mübarek ei-Yezîdî´nin [374] (öl. H. 202) kıraat! ve Ebu´l Farac Mu-hammed b, Ahmed eş-Şenbuzî´nin [375] (öl. H. 388) kıraati ilâve edilir.

Kıraatlerin karilerden birinden diğerine bir silsile takip etmesinde mu-haddislerin senetlerinin büyük etkisi vardır. Âlimler, şer´i hükümlerle tefsir usulü kurallarını nasıl ki senedi sahih rivayetlere dayanarak çıkarıyorlarsa kurrâdan birinin kıraatinin kabul edilebilmesi için müşafehe ve sema yoluy­la senedinin, Rasulullah (s.a.v,) den Kur´an´ı direkt olarak dinleyen bir sa-habiye ulaşması şarttır. Bu sebeple helal-haram, nuzûl sebepleri yahut âyetlerin açıklanması ile ilgili olarak kendilerinden rivayette bulunulan sa-habilerin isimleri bu senetlerin başında da tekerrür etmektedir. [376] İşte kurranın senedinde mevcud olan bu teselsül, âlimlerin, kıraatleri tevkifi ol­makla nitelemelerine zemin hazırlamıştır. [377] Böylece mutlak kıyası red­detmişlerdir. [378] ez-Zemahşerî gibi «kıraetlerin fesahat sebepleriyle bela­gat ehlinin görüşlerine göre ihtiyari olduğunu» [379] söyleyenlerin görüşle­rini kabul etmemişlerdir. Onun için Arap dili kurallarına ve Kur´an´ın resmi­ne uyduğu halde güvenilir muhaddislerin isnadı gibi sahih bir isnatla gel­memiş olan kıraat reddedilir. Ayrıca nice kıraatler vardır ki bazı nahiv ehli yahut onlardan pek çoğu onları reddetmiş ama bu reddetmeleri nazar-ı iti­bara alınmamıştır (Ye´murkum) (Bâri´kum) kelimele­rinin sakin okunması kelimesinin mecrur okunması, in mansub okunması ve iki muzafın arasının ayrıldığı vs, misallerinde olduğu gibi. [380] Onun için nakle yahut Kur´an´ın resmine aykırı olsa bile kendisince Arab bakımından daha doğru bulduğu kıraati tercih eden Ebu Bekir b. Miksem´e [381] karşı bir tavır takınmalarında şa­şılacak bir durum yoktur. Onlar bir meclis akdedip onu bundan men etme­ye ittifakla karar almışlardır. Ayrıca Ubey b. Ka´b ile İbnu Mesud´un kıraati üzere Kur´an yazan İbnu Şenbuz´un [382]tevbe etmesi için başka bir otu­rum akdetmiştir. [383]

Her iki meclis de, yedi kıraati ilk olarak derleyen kurranın şeyhi İbnu Mücahid´in emriyle akdolunmuştur. Halbuki İbnu Mucahid kıraati İbnu Şa-zân er-Râzî´den almıştı ve İbnu Miksem ile İbnu Şenbuz da ondan almışlardi. Ama üçünün aynı hocadan ders almış olmaları, İbnu Mucahid´în diğer kurra iie birlikte rivayetlerden daha sabit ve nakii daha sahih olanı, dilde daha yaygın ve Arap diline daha uygun olana tercih etme hususundaki ic-rnaa katılmasına ve aynı hocadan ders aidığı iki arkadaşına karşı sert ta­vır almasına [384] engel olmamıştır. [385]Bununla birlikte bazı dilci ve rva-hivciler şâz kıraatleri tesbit işine yönelmiştir. İbnu Haieveyh (öl. H. 370) bu kıraatlerle iigili bir eser hazırlamış ve ona «el-Muhtasar fî Şavâzzı´l-Kıraât» [386] ismini vermiştir. İbnu Cinnî [387]«el-Muhteseb fî Tevcih´l-Kıraâtış-Şâzze» isimli eserini telif etmiştir Ebu´l Beka ei-Ukberî [388] ise, daha ge­niş ve şümullü bir eser hazırlamış ve ona: «İmlâu mâ Menne bihi´r-Rahma-nu min Vucuhi´l - İ´râbı ve´l-Kıraâtİ fî Cemîi´İ -Kur´an» ismini vermiştir. Bu­nunla birlikte bazt âlimler, «Şaz kıraatlerin tevcihi sanat bakımından meş­hur kıraatlerin tevcihinden daha kuvvetlidir,» [389] sözünü genel olarak zik­retmekte tereddüt etmemiştir. Onlar, şâz kıraatin tevcihini, te´vilin sıhhati­ne yardımcı, bulmuşlardır. Meselâ, yerine İbnu Mesud´un kıraatinin, hırsızlıkta hangi elin kesileceğinitesbit etmeye dair yardımcı olmuştur. Sa´d b. Ebi Vakkas´ın [390] kıraati, mirasla ilgili bu teşriî meselede kardeşliğin nev´ini tasrih etmiştir. İmam Ebu Hanîfe´den de rivayet edilen Ömer b. Abdtfaziz´tn [391] İsm-i Celâi´inmerfu ve kelimesinin mansub okunması şeklindeki kıraati, âlim­lerin haşyetle tahsis edilmelerinden maksadın, onların mertebelerini ve Al­lah yanındaki değerlerini ortaya çıkarmak olduğunu açıklamıştır. ez-Zerke-şî´nin de belirttiği gibi bunun te´vili: Burada «haşyet» değer verme ve yü­celtme anlamındadır, korku anlamında değildir.» [392] ez-Zerkeşî, ilave ede­rek şöyle der: «Bu ve benzeri harfler (kıraatler), Kur´an´] açıklar mahiyet­te olmuştur. Tefsir konusunda Tabiînden de buna benzer şeyler rivayet edi­lir ve hoş karşılanırdı. O halde sahabenin büyüklerinden rivayet olunan ve bizzat kıraatin içinde olan bu harfler (kıraatler) nasıl hoş karşılanmasın ki!

Bu durumdaki kıraatler, hem tefsirden daha çoktur hem de daha güçlüdür. En azından tevilin sıhhati konusunda bunlardan istifade edilir. [393] Onun için âlimler arasında şu söz şöhret bulmuştur: «Kıraat ihtilafları, ahkâm ihtilafını ortaya çıkarır.» [394]Ancak bazı kıraatlerin tevcihi, tekeliüften hali değildir. Bazen ilk bakışta nahoş görünür ve bu nahoşluğu ancak tevil giderir, et vav ve re harfinin fethi ile olan kıraatte olduğu gibi. Burada kelimesi ism~i mef´ul olarak okunmaktadır. Bunun tevili yapılırken, bu keSime, fiil gibi amel eden keli-meşinin mef ulu olduğu söylenir. Yani «şekillenmişi yaratan» demektir. [395]

Bazı vecihferden garip teviller çtkarmak için şâz kıraatlerin tevcihi, İslâm âlimlerinin Kur´an´ı ilgilendiren çeşitli ve geniş çalışmaları arasında meftun oldukları bir nevi ilmî israftır: Kur´an âyetlerinin sayısını, [396] en uzun ve en kısa [397] kelimeyi tesbit etme, harekeli harflerden Kur´an´da en çok bulunanlar hangileridir? [398] İslâm âlimieri ancak çok nadir du­rumlarda ve pek az faydası olabilen bu ve benzeri meselelerle uğraştıkları gibi, sadece araştırma alanını genişletmek için şâz kıraatler hakkında ça­tışmalara da meyletmişlerdir. Değilse, onlar da kesinlikle biliyorlar kî, Kur´­an olması kesinleşmeyen bir kıraat,kendileri için de başkaları için de onu narnazöa veya diğer zamanlarda okumak eaiz değildir ve hiç kimse onlara inanmaya mecbur tutulamaz. en-Nevevî, «Şerhu´l-Muhezzeb» [399] isimli kiapta şöyle demektedir: «Şaz kıraati ne namazda ve ne de başka zaman okumak caizdir. Çünkü o, Kur´an değildir. Çünkü Kur´an, ancak tevatür ile sabit olur. Şâz kıraat ise, tevatür derecesine ulaşmamıştır. Bunun dışında bir söz söyleyen ya yanılmıştır veya cahildir. Şayet muhalefet eder de şâz kıraatle okursa, gerek namazda okumuş olsun, gerek başka zamanlarda okumuş olsun okuyuşu reddedilir. Bağdad fakihteri, şâz kıraatle okuyanın tevbe etmesi gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. İbnu Adiller, saz kıraatle okunamayacağına dair icmaın bulunduğunu ve şâz kıraatle okuyanın peşinde namaz kılınamayacağını nakleder.» [400] Onun için İmam Ma­lik, Mushaf´a aykırı düşen İbnu Mesud´un ve sahabeden başkasının kıraati iie okuyanın «peşinde namaz kılınamayacağını» söylemiştir.» [401]

Âlimlerin, takvasına, vara´ ve derin ilmine rağmen İbnu Mesud´un kıra­atine karşı takındıkları tavır, belki de el-Muavvizateyn ve el-Fatiha sûrele­rinin Kur´an´dan olduğunu reddetmesi hususunda yaygınlaşan haber sebe­biyledir. Her ne kadar pek çok müfessir onun bu tasarrufunu mantıkî bir şekilde açıklıyorsa da. İbnu Kuteybe «Müşkilu´l-Kur´an» da şöyle demekte­dir: «İbnu Mesud, el-Muavvizeteyn´in Kur´an´dan olmadığını sanıyordu. Çünkü Peygamber (s.a.v.) in Hasen ve Hüseyn´in (kötülükten) korunması için bu iki sûreyi okuduğunu görmüştü ve zannı üzere devam etti. Tabi ki bu sözümüzle, onun isabet ettiğini ve Muhaeir le Ensar´ınyanıldığını söy­lemek istemiyoruz. İbnu Kutoybe dedi ki: Fatiha sûresini mushafına alma­ması onun Kur´an´dan olmadığını sanmasından dolayı değildir, -bundan Ai-lah´a sığınırız!- Lâkin o, şüpheye düşülmemesi, unutulmaması ve ona ziya-delik ve eksikliğin ânz olmaması İçin Kur´an´ın yazıldığı görüşündeydi. Fa­tiha sûresinin kısalığı ve herkesin onu ezberlemek mecburiyetinde olması sebebiyle bu sûreden emin idi. İşte bu sebebten onu rnushafına almamış­tı. [402]Ubey b. Ka´b´ın kıraati da şâz olma hususunda İbnu Mesud´un kıraati gibidir. Çünkü iki sûre imiş gibi istiîtah duası ile kunût duasını mushafının sonuna eklemiştir. [403] «Oysa onun indirilmiş Kur´an olduğuna dair delil yoktur. Aksine o, bir nevi duadır. Şayet Kur´an olsaydı, Kur´an´ın nakledildi­ği gibi nakledilir ve sıhhatına dair kesin bilgi hasıl olurdu. [404]

Âlimler makbul kıraatleri şazlarından ayırmak için üç şartlı bir. ölçü tesbit etmişlerdir. Bunlardan biri, kıraatin, takdîren olsa bile Osmanî mus-haflardan birinin resmine uymasıdır. İkincisi, bir vecihten bile olsa Arap di­line uygun düşmesidir. Üçüncüsü ise, meşhur yedi ve on kurranın kıraatin­den başka olsa bile senedinin sıhhatidir. [405] İbnu´l Cezerî «MunciduS-Mukrıîn» isimli kitabında, isnadın sıhhati şartının bu ölçüde, tevatür ifade­siyle değiştirilmesi gerektiğini belirtir. Çünkü Kur´an ancak mütevatir is­natla sabit olur. On üzere ilave edilen dört kıraat, sened bakımından sahih olmakla birlikte âhâd haberlere dayanmaktadır. Mütevatir değildir. Bu se­beple onunla ibadet edilen ve namazda okunan Kur´an değildir. Ümmet ta­rafından kabul gören ve bize ulaşıncaya kadar bir nesilden diğerine aktarı­larak tevatür derecesinde bulunan kıraatlar, on kıraattir. Bu gün İçin bu on kıraatin dışında mütevatir kıraat yoktur.

es-Suyûtî, [406] İbnu´l Cezerî´den, Sünnet yönünden; kıraat çeşitlerinin altı olduğunu nakleder-

Birincisi:Mütevatir kıraattir ki, yalan üzere ititfak etmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından başkasına aktarılarak rivayet edilendir. Bunun misali, yedi kıraat imamından nakli üzere senetlerin ittifak ettiğidir. [407] Kıraatler­de galip durum budur.

İkincinsi: Meşhur kıraattir ki, ister yedi imamdan olsun, ister on imamdan olsun ve ister bunların dışında kalan makbul imamların birinden olsun âdil bir raviden, benzeri diğerine aktarılarak sahih senetle gelen, Os-manî mushaflardan birine uyan ve kurrâ nezdinde şöhret bulup yaniış ve şaz olarak görülmeyen, ancak tevatür derecesine ulaşmayandır. Bunun mi­sali, yedi imamdan nakli hususunda senetlerin ihtilaf ettiği, bazı raviler onu rivayet ettiği halde bazılarının rivayet etmediğidir. Bu iki nevi kıraatle ilgiii teliflerin en meşhurları ed-Dânî´nin et-Teysîr´i, [408] eş-Şatîbiyye [409] ve Ttbetu´n-Neşr fi´l-Ktraâti´t-Aşr´dır. [410]

Sözkonusu bu iki kıraatle Kur´an okunur. Onlara itikat etmek vacib olup onlardan birşeyi inkâr etmek caiz değildir.

Üçüncüsü: Senedi sahih olduğu halde mushafın resmine veya Arap diline ya da yukarıda zikredilenin şöhretine ulaşmayandır. Bu nevi kt-raatle Kur´an okunamayacağı gibi ona inanmak da vacip değildir. e!-Haki-"min Âsim el-Cühderî kanalıyla ve onun Ebu Bükre, onun da Peygamber (s.a.v.) okuduğunu rivayet ettiği kıraat gibi. [411] Yine [412] «fe» harfi-nin fethiyle olan kıraatte olduğu gibi.

Dördüncüsü: Şâz kıraattir ki, senedi sahih olmayandır. İbnu´s-Sumeyfİ´in noktasrz «ha» harfi ile kelimesinde «lam» harfinin fethi ile [413] olan kıraatte olduğu gibi.

Beşincisi: Mevzu kıraattir ki, aslı olmaksızın birine nisbet. edile­ne denir. Bunun misâli, Muhammed b. Cafer el-Huzaî´nin [414] derleyip Ebu Hanife´ye nisbet ettiği kıraattir, !sm-i Celâl´in refi ve kelime­sinin nasbi Üe olan kıraatinde olduğu gibi.

Altıncısı: Hadis nevilerinden müdrece benzeyenidir ki bu açıklama kabilinden kıraate yapılan ilavedir. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın “” lafızlarını ilavesiyle “” ve “” lafızlarının ilavesiyle “” kıraatlerinde olduğu gibi.

Şunu öa belirtelim ki, Kur´an okuyucusu on kıraatin tamamını ve on-dört kıraati ezberiese bile kurrâ´dan sayılmaz. Kurrâ´dan sayılabiîmesi için kıraate tam hakim olması ve onu sema ve müşafehe ile almış olması şart­tır.

Bu özetle kıraatin hakikati hakkında bir düşünce vermek istedik, Ça­lışmamızın konusu olan, Kur´anîliği tevatür ile sabit olan Kur´anî nassı anla­ma temel gâyemi2e ulaşmak için kurrâ hakkında genel bir bilgi verdik. Kur´an yedi harf üzerine indiğine göre, bunların hepsini tevatür derecesine ulaşmış kıraatlerde araştıracağız. Bu hususta sahih dayanağımız, nakildir. Arap dili kuralları değil. .

Çünkü biz, bu kuralları Kur´ana hakem değil, Kur´ant bu kurallara ha­kem kabul ediyoruz, Astında Nohivciler, kaidelerine temel kaynak olarak ön­ce Kur´an ve hadisi, ikinci plânda da Arap sözünü kabul etmişlerdir. [415]

Nasıh Ve Mensuh

«Kur´an´ın Taksit Taksit indirilişi ve Bunun Sırları» faslında vahyin he­men teşri konularını getirmediğini, aksine. Peygamber (s.a.v.) in kalbine peyderpey, olay ve vak´alarla birlikte tedrici olarak indirildiğini görmüştük. Bu tedrîcîük aynı zamanda duygusal âdetlerle içtimaî gelenekleri de kap­samıştır. Kur´an bu Konularda aceleci bir tavır takınmamış, zamanı kolla­mış ve planlamayla birlikte bu gecikmenin daha yararlı olacağına inanmış­tır. O biliyordu ki, acelecilik, anarşi ve kargaşanın doğmasına sebeptir.

Biribirini takip eden Kur´an´ın Mekkî ve Medenî merhalelerini inceler­ken bu adımlara ışik veren onları dikkatle tesbit ve çizmeye yardımcı olan Kur´anî bir ilme şiddetle ihtiyaç vardır: Bu ilim, vahyin nüzulünde bir nevî tedriç olarak kabul edeceğimiz nâsih ve mensuh ilmidir. Onun sahih olanı­nı tesbit, Kur´an´dan önce ve sonra nazil olanı belirlemeyi kolaylaştırır. İn­sanları eğitme hususunda Allah´ın hikmetinin bir yönünü görmemize yar­dımcı olur. Kur´an´ın hakiki kaynağını idrak etmemizi sağlar: O da, âlemle­rin Rabbı Allah´tır. Çünkü O, dilediğini siler ve dilediğini bırakır. Bir hükmü kaldırır ve onun yerine başkasını ikâme eder. Bunu yaparken de hiçbir ya­ratığın, hatta peygamberlerin sonuncusunun bile etkisi olmaz.

Neshin terim olarak ne anlama geldiği hususunda âlimler uzun tartış­malarda bulunmuşlardır. Bunun sebebi, nesh kelimesinin birkaç mânâya gelmesidir. Bu kelime izale etmek (yok etmek) mânâsına gelir. Yüce Al­lah´ın şu âyetinde bu anlamda kullanılmıştır: Nihayet Ailah, şeytanın ikna edeceği (o fitneyi) giderir, ibtal eder. Yine Allah âyetlerini sabit (ve mahfuz) kılar.» [416] Yer değiştirmek mânâsına gelir. Şu âyette olduğu gibi jteC «Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirdiğimiz vakit...»[417] Tahvil mânâsına gelir. Mirasçıların tenasühü gibi [418]. Ayrıca bir şeyi bir yerden başka bir yere taşımak anlamına gelir. Bir kitaptaki lafızların ve yazının benzeri baş­ka bir kitaba nakledildiğinde denir. [419] Bazı ´âlim­ler bu son vechi reddederler. Çünkü burada nakleden, naklettiğini lafzıyla getirmiyor, başka lafızla getiriyor. [420] Lâkin es-Sa´ds [421] bu görüşü kabul eder ve buna delil olarak «Şüphe yok ki neler yapıyor idiyseniz biz (hepsini meleklere) yazdırıyorduk. [422] âyetiyle «Şüphesiz o (Kur´dn) nezdindeki1 ana kitapta (sabit), çok yüce, çok kıymetli (bir kitaptır)» [423] âyetini zik­reder. es-Sa´dîye göre «Ana Kitap», Levh-i Mahfuz yahut korunmuş kitap­tır ki «tam olarak temizlenmemiş olanlardan başkası ona" dokunamaz.»´ [424]Kur´an´ı nakleden. Ana Kitaptan onu lafzıyla taksit taksit taşımış­tır. [425]

Neshin tarifi konusundaki tartışmanın kaynağı, gözetilmesi kaçınılmaz olan kelimenin kelime ve terim anlamiarı arasındaki bağı tesbif etmeye ra-cidir. Tâki Kur´an-ı Kerîm[426] âyetinde bu kelimeyi kullanıp, İslâm´da büyük öneme haiz bir meseleyi ifade eder­ken Arapların üslûbundan başka bir uslûb kullanmamış olsun. Kur´an her nerede kullanmışsa mutlaka hakiki manasında, ve şayet tartışma rağbeti olmasaydı herkesin içinden geçirdiği aslî manasında kullanmıştır. Ama her asırda îafzî ihtilafa ve aklî israfa sempati duyulmuştur. Bu konuda da ihti­lafın menşeî bizee bundan başkası değildir. Onun için neshin tarifini yap­tıklarında, «şer´î bir delil ile şer´î bîr hükmü kaldırmaktır» sözleri, bu lafzın en mükemmel istilânı tarifidir. Bu tarif, neshin izale etmek ve kaldırmak manasına geldiği Arap diline uygun düştüğü gibi aynı zamanda aneak ilim­de derin olanların sır ve hikmetlerini bildikleri bilinen bazı vak´alarda apa­çık ve güçlü delillerle hükmü kaldırılmış bazı şer´î nasslann mevcudiyetine de uygundur.

Neshin tarîfindeki ihtilaf, bu önemli konuda başka ihtilaf nevilerinin de bulunduğuna işaret etmektedir. Bazıları, neshi Kur´an´ın kendisine hasret­mişlerdir. Kur´an´ın Kur´an´ı neshetmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bu konuda neshin cevazına dair aklî ve naklî deliller mevcuddur. Âlimlerin ço­ğunluğu, sünnetin Kur´anla neshedildiğini de kabul etmişlerdir. Sünnetle sabit olan Âşura orucunun, Kur´andaki Ramazan orucu ile neshedilişi gi­bi. [427]

Kur´an´ın sünnetle neshi meselesine gelince, Şafii bunu reddetmiştir. Nitekim «er-Risaİe» isimli kitabında zikredilen bir sözden de bu anlaşılmak­tadır. [428] Lâkin bu meselede söz söyleyenler, Şafiî´nin ne demek istediği­ni anlamamışlardır. O, Kitap ve Sünneti yüceltmeyi hedef edinmiş onların biribiriyle uyum içerisinde olduklarını söylemiştir. Onlar herhangi birşeyde ihtiiaf etmezler. Eğer bir ihtilaf söz konusu ise, mutlaka benzeri biriyle {ya­ni Kur´an Kur´anla ve sünnet sünnetle) neshedilmiştir. [429]

Sünnetin sünneti neshine gelince, âlimlerin çoğu bunda bir sakınca görmemektedir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) başlangıçta birşey emretmiş ve­ya neshetmişse, her iki davranışında da Allah´tan gelen bir ilhama daya­nır. [430] işlerinde «hevâsından konuşmaz. O, ancak vahyedîlen bir vahiydir.» Buna misal olarak, Rasuiuüah (s.a.v.) in, ateşin dokunduğu ko­yun etini yemekten dolayı abdest almasinın neshi ve artık abdest almama­sını söylerler.

Ancak bir burada Kur´an´ı ilgilendiren meseleler üzerinde durduğumuz için, ancak Kur´an´ın Kur´an´la neshi meselesini ele alacağız. Tâ ki kitabı­mız, genel usûlî konulan efe alan bir kitap hüviyetine girmesin. Hatta Kur´an´ın Kur´anla neshi konusundaki lafzî ihtilafı da suskunlukla geçiştir­mek istedik ki, Allah´ın Kitabında neshin hakikatini isbat konusunda her iki tarafın delillerini ve biribirlerini reddederken bakış açılarının tasvirini zikretme mecburiyetinde kalmayalım. Lâkin İslâmî teşrîde ve Kur´an´la ilgili çalışmalarda derin yankıları bulunan böyle bir konuyu geçiştiremezdik. İs­ter istemez bu konudaki anlaşmazlığın temel meselelerine işaret etmeliy­dik.

Cumhur - Ebu Müslim el-Isfahanî [431] gelmezden önce - tereddüt göstermeden neshin cevazını kabul ediyordu. Bazılan bu hususda çok aşın gitmişse de âlimler, mensuh âyetleri sıralamada sıkıntı çekmiyordu. Lâkin Ebu Müslim nesh konusundaki görüşünü açıklayınca onu ne topluca ve ne de tafsilath olarak reddetti. O, muhakkik bir âlimdi; nesh olunmuştur de­nilen âyetleri okumuş ve incelemişti. O, sadece «ki ne önünden, ne ardın­dan ona hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelemez. (O), bütün kâinatın hamdettiği, o

Yegâne hüküm ve hikmet sahibi (Allah) tan indirilmiştir.» [432] âyetine ters düştüğünü sandığı nesh çeşitlerini reddetmiştir. Allah´ın indirdiği Kur´anî bir hükmün ortadan kaldırılmasından sakınmak için neshe tahsîs ismini vermiştir.

Lâkin âlimler Ebu Müslim ve benzerlerine karşı çıkarak onlara nesh ile tahsîs arasındaki farkı açıkladılar: Tahsisin tarifi «Âm olanı ferdlerinden bazısı üzerine hasretmektir.» Bu hasr´da ise, fertlerin bazısında hükmü ha­kiki manada kaldırma anlamı yoktur. Çünkü sadece bazı fertleri içine al­ması, ancak mecazîdir.. Âm lafzı, aslında fertlerin hepsi için konulmuştur. Onun bazı fertler üzerine hasredilmesi ancak tahsisini gösteren bir karine ile olur. Neshe gelince, onda mensuh nas, kendisi için vazedildiği hususta kullanılışı devamlıdır.. Hqt zaman için kullanılması devam eder. Sonra Al­lah´ın bildiği bir hikmete mebnî olarak ancak nâsih bir nasla hükmü kal-, dirilir. [433]

Tahsiste ya daha önce, ya daha sonra veya o anda sözkonusu olan bir karine gözetilir. Nesh ise, ancak mensuhtan sonra gelen bir delil ile vukubulur. Ayrıca tahsis ihbarî hükümlerde de diğerlerinde de vukubulur. Nesh İse, ihbarî hükümlerde olamaz. [434] Tahsis konusunda Kitap ve sün­netin yanında his ve akıl da delildir. Meselâ Allah Teâlâ´nın: «Erkek hırsız­la kadın hırsızın ellerini kesin» [435] sözünü Rasûlullah (s.a.v.) «Ancak çeyrek dînar ve yukarısında kesme vardır.» hadîsi tahsîs etmiştir. Neshte ise, delil şer´î dolup sadece Kitap ve Sünnetindir. Tahsis ile neshin ara­sında mevcut olan bu farklar neticesinde, tahsisten sonra âmdan geri ka­lan hususlarda amel edilir. Yani tahsisten sonra âmı deül olarak getirmek bâtıl değildir. Ama mensuh nassın hükmü kaldırılan hususlarla ne amel edi­lir ve ne de delil olarak getirilebilir. [436]

Şayet Ebu Müslim el-lsfahanî ve benzerleri neshle tahsisi biribirine karıştırıp kendi uydurdukları tahsis lafzını Kur´an´ın açıkça zikrettiği nesh lafzına tercih etmekle Allah´a karşı edeblerini takınrnamışlarsa, ; neshin var olduğunu söyleyenlerde bu hususta aşın gitmişlerdir. Onlar da, tahsis edilen omlardan birçoğunu mensuh saymışlar ve nesh ile bedâyı, [437] .nesh ile unutturmayı ve hükümlerin neshi ile haberlerin neshini biribirine karıştıranların önüne kapıyı ardına kadar açmakla Allah´a karşı kötü edep içerisine girmişlerdir.

Tek âyeti bölümlere bölerek, âyetin evvelinin ,mensuh ve son bölü­münde de nasih olduğunu söylemeleri, mübalağadan başka birşey değil­dir. Meselâ´«Ey iman edenler, siz nefisleriniz (ıslah etmeye) bakın. Kendi­niz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar vermez.» [438] âyetinin son ta­rafı, iyiliği emretmeye ve kötülükten sakındırmaya davet etmektedir. Böyle­ce - İbnu Arabi´ye göre - bu son taraf, baş tarafta olan «siz nefislerinizi ıs­lah etmediniz» [439] kısmını neshetmiştir. Hatta İbnu Arabi´ye göre «Sen (güçlülüğü değii) kolaylığı (sağlayan) yolu tut. İyiliği emret. Cahillerden yüz çevir.» [440] âyetinin evveli ve sonu mensuh, orta kısmı ise, muhkem­dir. [441]

Kur´an´ın ortadan kaldırdığı cahiliyet âdet ve geleneklerini de mensuh arasına sokmaları hayret verici mübalağadandır. Babanın hanımlarının ha­ram kılınması [442]diyetin emrediimesi,[443] kısas[444] boşamanın üçe hasredilmesi,´ [445] bizden önceki dinlerin hükmü kaldırılan emirleri: Daha önce haram kılınan bazı yiyeceklerin helal kılınması gibi. Âlimlerden mu­hakkik olanlar bütün bu hususların neshe girmediği görüşündedirler. Şa­yet bunların hepsi nesh konusuna girmiş olsaydı, Kur´an´tn hepsi ona gi­rerdi: Çünkü Kur´an´ın tamamı veya büyük çoğunluğu, daha önceki kâfir­lerin üzerinde bulundukları davranışları ortadan kaldırmaktadır. Oysa nâ-sih ve mensuh, bir âyetin, başka bir âyetin hükmünü kaldırması şeklinde olmalıdır. [446]

Kur´an âyetlerinde neshi keşfetmeye olan düşkünlük onları metod ba­kımından bir takım hatalara sürüklemiştir. Halbuki onlara yakışan bu gibi hatalara düşmemeleriydi ve bundan sakınmalarıydı. Tâ ki cahiller bunları Allah´ın Kitabına yüklemeyeydî. Kur´anîliğin ısbatı için tevatürün mutlaka gerekli olduğu hiçkimse için gizli değildir. Ayrıca biliyorlardı ki, âhâd ha­berler zannîdir, kesin değildir. Ama bununla birlikte Kur´an´daki neshi üçe ayırmışlardır: a- Manası mensuh, lafzı bakî, b- Lafzı mensuh manası bakî ve c- Hem manası ve hem de lafzı mensuh.. Birinci nevi neshi diledikleri kadar çoğaltsınlar. Çünkü Kur´anî nassa yakından - uzaktan bir zararları dokunamaz. Çünkü âyetin okunuşu nesholunmamış, Allah´ın bildiği tevbi-yevî ve teşriî sır ve hikmetlere binaen hükmü kaldırılmıştır. Ama garip cü­ret, ikinci ve üçüncü nevi nesihtir ki, burada - onların iddiasına göre- belli âyetlerin lafızları ya manaları ile birlikte nesholunmuştur veya manaları ha­riç lafızları nesholunmuştur.

Onların bu yaptıklarını gözden geçiren hemen içine düştükleri hatanın farkına varacaktır. Çünkü meselelerin nevilere taksim edilebilmesi için her nevin pek çok veya yeterli derecede de misalleri olmalıdır. Tâ ki ondan bir kural çıkarmak mümkün olabilsin. Halbuki nesh âşıkları bu iki nevi nes­he ancak bir veya iki misal getirebilirler. [447] Kaidı ki bu iki neshe getir­dikleri misallerin hepsi âhâd haberlerdendir. Halbuki birşeyin Kur´an´dan olduğunu veya neshedildiğini söyleyebilmek için «âhâd haberlere itimat et­mek caiz değildir. Bu konuda âhâd haberler delil olamaz.» [448] İbnu Zufer [449] «el-Yenbû» isimli kitabında bu isabetli görüşü benimsemiş ve bu nevinin, lafzı nesholandan oluşunu reddetmiş ve şöyle demiştir: «Çünkü âhâd haber, Kur´an´ı ısbat edemez.» [450]

Nesh âşıklarının, zannî âhad haberlerden çıkardıkları bu neviler yetmi­yormuş gibi, daha da aşırı gidip her yolu denemeye kalkışıp nihayet nâsihin

Lafzıyla birlikte manası da neshoiunmuşa misal ise, Hz, Aişe´den yapılan meş­hur rivayettir.

de neshedilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Buna misal olarak da: «Sizin dini­niz size, benim dinim bana» [451] âyetini zikrederler. Onların iddiasına gö­re bu âyeti, «müşrikleri öldürün» [452] neshetmiştir. Sonra bu emir de, «... hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelH ve hakîyr olarak kendi el(ler)iy!e cizye verecekleri zamana kadar, savaşın.» [453] sözüyle nesholunmuştur. heri sürdükleri bu misalin en komik tarafı, cizye âyetinin Ehİ-iKitabf ilgilendirdiğidir. Ehi-iKitap hakkında inen bir âyet nasıl o!up da müşriklerle ilgili olarak inen bir âyeti neshedîyor? [454]

Bazı âlimlerin nâsih ve mensuh konusundaki mübalağaları, bedahete ters düştüğü gibi eşyanın mantığına da aykırıdır: İşte Hîbetuliah Selâme [455] «cel-İnsan» süresindeki neshten bahsederken iki âyetle bir âyetin bir kısmı hariç [456] bütün âyetlerinin muhkem olduğunu söyler. Görünen o ki, bir âyetin bir kısmından kasdı, «Yemeğe olan»[457] sevgilerine ve iştah­larına) rağmen «esiri» kelimesi mensuhtur. Bundan maksat, kıble ehli ol­mayan müşrik esirlerdir. Ona göre seyf âyeti ile müşrik esirlerin yedirilme­si neshedilmîştir. [458]

İbnu Seiâme´nin «en-Nasih ve´l-Mensuh» kitabıonun yanında okundu. Kizı da orada hazır bulunuyordu. Bu konuya geldiğinde, babasının neshe olan düşkünlüğünün ona İslâmda sabit oian hatta bütün dinlerin ittifak et­tiği ahlâkî bir kuralı unutturduğunu gören tazı dehşete kapıldı ve: Baba bu kitapta yanılmışsın, dedi. Babası ona: Nasıl? diye sordu. Kızı şöyle dedi: Bütün müslümanlar, esirin açlıktan ölüme terkedilrneyip yedirileceği husu­sunda icma etmişlerdin Babası: Doğru söylüyorsun, karşılığın) verdi. [459]

Nasihin mensuhu neshettiğini inkâr edenler bunun tahsis olduğunu söylemişlerse, nesh taraftarları da aksine davranarak mahsusu da men­suh arasında saymışlardır. Nice âyet istisna [460] ve gaye edatiyla veya başka bir âyetle tahsis edilmiş ama onlar onun yukarısıyla ilişkisine ve metin içerisindeki yerine aldırmadan ona nesh karakterini vermişlerdir, es-Suyutî [461] şöyle demektedir: «Bir kısmı da mahsus kısmındandır, metisuh kısmından değil. İbnu´l-Arabı onu ayıklamaya önem vermiş ve bunu başar­mıştır. Nitekim o şöyle demektedir: «Muhakkak insan kesin bir ziyandadır.

Ancak iman edenlerle güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar.....böyle değil.» «Şairler(e gelince), onlara (ifrata) mübalağaya düşegeldikte-rini ve hakikaten yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını gör­medin mi-? Ancak iman edip de iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanlar, Al­lah´ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarından sonra öçlerini alanlar böy­le değildir.» [462] «Allah´ın emri gelinceye kadar şimdilik onları bırakın, serzeniş de etmeyin.» [463] Bu ve buna benzer istisna ve nihayet edatları ihtiva eden âyetleri mensuh Grasina sayanlar hata içerisindedir.» [464] O, yine şöyle der: « (Ey mü´minler) Allah´a eş tanıyan kadınlarla (müşriklerle) onlar imana gelinceye kadar, evlenmeyin.» [465] âyetinin «.... kendilerine sizden evvel kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar...» [466] âye-îiyie neshedildiğini söylemek de yanlış olup aksine bu son âyet birincisini tahsis etmiştir.»

Hatta Mensuhun sayısını kabartanların mensuhtur dedikleri pek çok âyetin ne neshle ne de tahsisle bir ilişkisi vardır. [467] «... kendilerine nzık olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar» [468] âyeti İle zekat dı­şında Allah yolunda harcamayı tavsiye eden âyetlerin hepsinin farz otan zekâtı emreden âyetle neshedildiğini- söyleyenleri [469] buna misal olarak verebiliriz. Oysa muhakkik âlimler infâk âyetinin, muttaki kimseleri övme sadedinde bir haber olduğu ve bunun zekâtla açıklanabileceği gibi aileye intak ve yardım etme ve misafir için harcama şeklinde de açıklanması mümkün olduğu, bunun zekat dışında vacip bir nafaka olduğuna delâlet eden bir delilin bulunmadığı görüşündedirler. [470]

Basit düşünceli bazı müfessirlerin «Allah, hakimlerin hakimi değil mi?»[471] âyetinin, seyf (kılıç) âyetinin neshettiği âyetler arasında olduğunu sanmaları da bu nevidendir. Bu âyetle ne kadar da âyet neshetmişler! [472] Halbuki bu âyet ne neshi, ne de tahsisi kabul eder. Alİah her zaman için hakimlerin hakimidir... [473]Hiç şüphesiz nesh düşüncesinin bu mü­fessirlerin kafasında tahayyül edilmesi, her ne kadar burada neshi iş´ar eden ifadelerini inceltmeye gayret etseler de Allah´a karşı bir sui edebtir. Öyle ki onlardan biri şöyle diyor: Bu âyetin lafzı değil, manası mensuhtur. Seyf âyeti manasını neshetmiştir. Sanki Allah Teâiâ şöyie demiştir: Onları bırak ne yapsalar yapsınlar. [474]

Lâkin nesh taraftarlarının, araştırma ve te´vil konusunda karşılaştıkla­rının neshten çok inşâ (sonraya bırakma)ya daha yakın olduğunu bile bi­le nâsih ve mensuh sayısını çoğaltırken meseleye ciddiyetle eğiimemeleri Allah´a karşı gerçek bir edepsizliktir. Bir sebep için emredilip sonra sebe­bi ortadan kalkanı da mensuh arasında saymışlardır. Müslümanlar zayıf ve sayıca az iken, Allah´a kavuşmayı uman kimselere sabır ve af dilemenin em­redilip [475] sonra bunun seyf âyeti ile neshedilmesi gibi. Halbuki bunun nesh ile bir ilişkisi yoktur. Bu bir nevi nes´ olup ihtiyaç anına kadar hük­mü açıklamayı ertelemektir. Nitekim Allah Teâlâ « l^; / » «sonraya bıra­kırız» [476] demektedir. Nesh hakkında ciddi bir araştırmada bulunan, bu konuda sıralanan âyetlerin çoğunun nes´ ite ilgili veya mücmel hükmü açık­layan âyetler olduğunu görecektir. [477] Savaşma emri, müslümaniar güç-leninceye kadar ertelenmiştir. Güçsüz oldukları zaman ise, eziyyete sab­retmekle emroiunmuşlardır. [478] Bu konuda şu yorumu yapan ez-Zerkeşf gayet yerinde bir yorum yapmıştır: «Bu tahkikten, müşriklere karşı gevşek davranmayı emreden âyetlerin hepsinin seyf âyeti ile mensuh olduğunu söyleyen pek çok müfessirin bu görüşlerinin zayıflığı ortaya çıkmaktadır. Mensuhtur dedikleri bu âyetler neshfe değü, nes´ ile ilgilidir. Yani, o hükmü ilgilendiren bir illetten dolayı belli bir zamana kadar o hükme uyma emre­dilmiş ve illet kalktıktan sonra başka bir hüküm devreye girmiştir. Görüldü­ğü gibi bu nesih değil, nes´tir. Çünkü nesih, bir daha uyulması caiz olmaya­cak şekilde de hükmü kaldırmaktır. [479]

İsiâmın - müslümanlara şefkat ve acıma duygusuyla-davetin başlangı­cında Allah Teâlâ´nin «Ey iman edenler, siz nefisleriniz (i ıslah etmey) e bakın. Kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar vermez.» [480] bu­yurması, sonra İsiâm dâvası güçlendiğinde onlara iyiliği emredip kötülük­ten sakındırmayı ve bu yolda savaşmayı emretmesi yine neshle ilgili olma­yıp nes´le iigilidir. Allah {c.c.) Peygamber (s.a.v.) ile mü´minleri kuşatan her zaman ve şartlara uygun olanı göndermiştir. Bu durum bazı âlimlerin. Peygamber (s.a.v) in «İslâm garip olarak başladı ve tekrar garip olarak dö­necektir.» [481] hadisi tahakkuk edip müslümanlar zayıf düşünce münker ehli ile savaşmaktan vazgeçip onlarla barış içerisinde yaşamanın gerekli olduğuna dair fetva vermelerine sebep olmuştur.

Yine « (Velilerden) kim zengin ise (yetimin malını yemeye tenezzül et­mesin) kaçınsın. Kim de fakir ise o halde örfe göre (birşey) yesin.» [482] âyetini mushaf´ın mevcud tertibinde ondan daha sonra olan: «Gerçek, ye­timlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.»[483] âyetini neshettiğini söylerler ki, burada da nâsih-mensuh sözkonusu değil­dir.. Aksine birinci âyette yetimlerin malından yenildiğinde zulüm sayılma­yacak durum açıklanmaktadır. [484]

Ne gariptir ki bazı müfessirler haberleri ihtiva eden hususlarda da neshi söylemekten geri kalmamışlardır. Halbuki akıl, davranış ve bu arada geçen sözleri ihtiva eden vukuu sabit bir olayda neshin vukuunu hiç bir zaman mümkün göremez. Buna misal, seyf âyetinin, «insanlara güzellikle söyleyin,» [485] âyetini de neshettiğini ileri sürmeleridir,. Halbuki bu söz, âyetin siyakından da anlaşılacağı gibi, israiioğullarından alınan teminatlar arasında zikredilmiştir. [486]

Nesh âşıkları, uzun müddet kendileriyle amel edildiği halde daha son­ra neshedilen âyetler üzerindeki perdeyi aralama yansında nihayet bir âyet buldular?! -Keşke bulmaz oiaydılar!- Onlara göre neshedümeden önce onaltı yıi yürürlükte kalan el-Ahkaf süresindeki: «De ki: «Ben peygamber­lerden ilk defa (gelmiş biri} değilim. Bana ve size ne yapılacağın; bilmem.» [487] âyetinin e!-Feth sûresinin baş taraftaki âyetîeriyle neshedildiğini söy­lerler. İbnu Seleme´ye göre bu âyetin baş tarafı muhkem ama «Bana ve si­ze ne yapılacağını bilmem.» kısmı mensuhtur. Ona göre Rasululiah (s.a.v.) Mekke´de on yıl bu âyetle amel etmiş ve müşrikler bundan dolayı onu ayıp-lamışlarrdır. Daha sonra Medine´ye hicret etmiş ve altı yıi boyunca yine onu ayıpiamışlardır. Müşrikler şöyle diyorlardı: Ne kendisine ve ne de etbaına ne yapılacağını ´(akıbetlerinin ne olacağını) bilmeyen birine nasıl tabi ola­biliriz? Daha sonra ei-Feth sûresinin baştaraftaki âyetleriyle bu âyet nes-hedümiş ve müşrikler Peygamber (s.a.v.) in artık kendisine ve ashabına ne yapılacağını bildiği neticesini çıkarmışlardır. [488]

Allah´ın kelâmını nesh, neshedümeden önce mensuhun geçerli kaldığı müddetin tesbiti ve âyetlerin indiği zaman iie daha sonra hükümleri başka âyetler ile değiştirilmesi gibi hususlarda gösterilen gevşeklik, başkalarının, bu korkunç nesh karaltısını Allah Kitabından uzak tutmaya çalışmalarına sebep olmuştur. Sanki onlara göre nesh, bedâ´ derecesindedir. Yahut -en azından- bedâ ile ifade edilebilecek durumdadır. Her yer ve zamanda hik­met dolu nesh ile bütün çirkinlik ve cehalete dalâleti mtiva eden bedâyı bi-ribirine karıştırmaları için cahillere izin vermektir!

Bedâ, bir görüş ileri sürdükten sonra başka görüşü tercih eden kişi­den sadır. olur. [489] Daha önce yahudiler de, bedâya kail olma durumuna düşmemek için neshi kabul etmekten kaçınmışlardı. Âyet indikten ve onun-

ia amel edildikten sonra neshediimesinî, Allah´ın daha önce bilmediği bir şeyi sonradan öğrenip hükümleri ona göre değiştirmesi şeklinde san­dılar. Böyle bîr şey ise, Aliah İçin caiz değildir. Bazı müslüman araştırma­cılar da, yahudilerin bu zannına kapılarak neshten sakındılar ve onu bedâ gibi kabul ettiler. -Hele müfessirlerin hiç bir deüle dayanmadan neshin sa-yısmı kabarttıklarına şahit olduktan sonra.- Aslında her iki taraf da aşırı gitmiştir. Ne nesh taraftarlarının, nesh sayısını çoğaltmaya ve andan olma­yanı onun şümulüne dahil etmeye haklan vardı ve ne de neshi reddedenle­rin,.ona delâlet eden âyetler ve onu ısbatlayan vakıalar bulunduğu holde ona karşı çıkmaya ve onu bedâya benzetmeye hakları vardı. ,

Neshi inkâr edenler - ez-Zerkânî´nin de dediği gibi [490] şunu unutuyor yahut unutuyor görünüyorlar: «Allah Teâlâ bazı hükümlerini bazılarıyla nes-hedince daha önce kendisince gizli olan birşey ortaya çıkmış ve daha önce mevcut olmayan yeni bir görüşe sahip olmuş değildir. Ailah, kullarına onla­rı emretmeden önce, nâsihi de, mensuhu da biliyordu. Onun bu bilgisi eze­lîdir. Yaratıklar yaratılmazdan önce gök ve yer henüz yok iken mevcuttu. Ancak - hikmetinin bir gereği olarak - biliyordu ki, neshedilen ilk hüküm, belli bir zamana kadar devam edecek bir hikmet veya maslahata uygun idi. Bunun yanında, belli zamanda yine hikmet ve maslahata mebni olarak nâsih hükümün geleceğini de biliyordu. Hiç şüphesiz hikmet ve maslahat­lar her insana göre farklıdır. İnsanların içinde bulundukları şart ve durum­lar yenilendikçe o da yenilenir. Ayrıca ahkâm ile hikmetleri ve insanlarla maslahatları beraberdir. Nâsih olanlar da mensuh olanlar da Allah tarafın­dan daha önceden biliniyordu. 0´n.un için hiç birşey gizli değildir. Nesh hu­susunda yeni olan, Allah´ın bildiğini kullarına açıklamasıdır, yoksa daha sonra başka bir kanaate sahip olması değildir,»

Kaidıki, nâsih ile mensuhu kendisiyle bildiğimiz metod, nesih ile bedâ-yı, tahsis, inşa´, veya mücmeli açıklamayı biribirine karıştıracak bir metod değildir. Çünkü neshin dayanağı Rasulullah (s.a.v.) veya bir sahabîden, «şu âyet, şu âyetle neshedildi» şeklinde sarih bir nakildir. Ayrıca ancak kesin çelişki ve hangi âyetin daha önce ve hangisinin daha sonra indiğini tesbit etmek için tarihî bilgi mevcut olduktan sonra neshe hüküm verilir. Nesh hu­susunda avamdan bir müfessirin hatta müctehidlerden bir müctehidin sözü muteber değildir. Sahih bir nakil ve belli bir çelişkinin mevcuduyeti şarttır. Çünkü nesih, Rasûlüilah (s.a.v.) zamanında kesinleşen bir hükümün kaldı­rılmasını ve yerine başka bir hükmün ısbatını ihtiva eder. Onda re´y ve içti­hada değil, nakil ve tarihe itimat edilir. [491] Âlimierden muhakkik olanlar, müfessirlerin nesh olarak sandıklarından çoğunun «neshle ilişkisinin olma­dığını, nes´ ve geciktirme, ya da mücmel olup. ihtiyaç hasıl oluncaya dek açıklaması ertelenmiş ya başka bir hitabın araya girdiği bir hitap olduğu­nu, ya umûmu tahsis olduğunu tasrih etmişlerdir. Hitabın pek çok çeşiti

vardır. Nesh olmadığı halde bazılarını neshin çerçevesine sokmuşlardır. .Kur´an, biribirini destekler. Onun korunmasını Allah tekeffül etmiştir: «Zik­ri (Kur´an´ı) biz indirdik. Onu koruyacak olan da biziz.» [492]

Neshi çoğaltanlar neshi ihtiva eden ve etmeyen sûrelerin taksimatını yapınca şöyle bir taksimatta bulunmuşlardır: İçinde nâsrh ve mensuh bu­lunmayan sûreler: 43 tane. Nâsihi ihtiva ettiği halde mensuhu ihtiva etme­yen sûreler: 6 tane. Mensuhu ihtiva ettiği halde nâsih ihtiva etmeyen sûre­ler: 40 tane. Hem nâsih ve hem de mensuh bulunduran sûreler: 31 tane.[493] Bu taksimatta geçen sûrelerin isimleri bizi ilgilendirmiyor. Çünkü bu isimler aşırı ve zorlanmadan doğan fasit bir temele dayanan bir taksima­tın sonucudur. Neshten haii olan muhkem sûrelerin - bu taksimata göre -. kırküç sûreden fazla olmaması onun ne kadar yanlış olduğunu göstermeye yeterlidir. Sanki Kur´an´da aslolan muhkem olma değil de neshtir. Yine sanki Kur´an sûrelerinde asi olan, nâsih veya mensuhu ihtiva etmeleridir!

Gerçek o ki, Kur´an âyetlerinin hepsinde asi olan nesh değil, muhkem oimaktır. Ancak apaçık bir delil bulunur ve ondan başka çıkar yol bulunma­dığında nesh söz konusu olur. Muhakkik âlimler, mensuh olduğu söylenen âyetleri çeşitli yönleriyle araştırarak sayılarını nihayet çok az bir miktara indirmişlerdir. Hatta başkaları bu az sayının kendisini de tahkik ederek bunlardan bir kısmının da muhkem olup neshle ilgilerinin bulunmadığını söylemiş ve mensuh sayısını daha az sayıya hasretmişlerdir. Mesela es-Suyûtî, bazıları ihtilaflı´olmak üzere yirmibir âyette neshin sözkonusu oldu­ğunu söyler. [494] Daha sonra isti´zan ile kaseme âyetini [495] bunlardan istisna edip esahha göre bunların muhkem olduklarını belirtir. Böylece ona göre mensuh âyetlerin sayısı ondokuzdan fazla değildir. Şayet konuyu uzatmamış olsaydık âyetleri teker teker ele alacak ve bunlardan mensuh olmaya elverişli olan âyetlerin on âyetten fazla olmadığını görecektik. An­cak bunu okuyucuya havale etmeyi tercih ettik. Okuyucu anlattıklarımızın ışığı altında es-Suyûtî´nin zikrettiği âyetleri teker teker ele alıp incelesin, bunu kendisinin de farkedeceğini umuyoruz. Görecektir ki, bu âyetlerin bir kısmı tahsise yahut açıklaması sonraya bırakılmış mücmele veya inşâya girmiş olup, geri kalanlar ise, ancak neshe girebilir. Herşeye Kadir olan Aliah bu mensuh âyetlerden daha güzelini veya benzerini onların yerine in­dirmiştir. [496]

Kur´an’ın Resmi

Hz. Osman (r.a.) zamanında çeşitli-bölgelere gönderilecek Mushafları çoğaltmak için kurulan dört kişilik heyet, Kur´an´ın kelime ve harflerinin yazılışı hususunda Halife Hz. Osman´ın da rıza gösterdiği özel bir metod takip etti. İşte âlimler bu metoda terim olarak «Resmu´l Mushaf» ismini vermişlerdir. Çoğu zaman da bu resmi, ona rıza gösteren halifeye nisbet. ederek «Resmu Usman veya er-Resmu´l Usmânî» derler. Bu resmin tazim ve takdis çemberiyle çevrelenmesi kaçınılmazdı. Çünkü ona rıza gösteren ve onu uygulayan halife büyük bir şehittir. Huşu içinde ve ibadet ederek Allah´ın Kitabını okuduğu bir sırada vurulmuş ve şehit düşmüştür. [497] İş­te bu durum, halkın eski her bir el yazması Mushafla karşılaştıklarında onun Osman Mushafı veya mushaflarından biri olduğu kanaatına varma­larına sebep olmuştur. Hatta bazılarına göre, o, şehit Halifenin kanlarının izini taşıyan mushaftır. [498]Bazıları bu Kur´ânî resmin tevkîfî olduğu ve Peygamber (s.a.v.) in biz­zat vazettiği bir metod olduğunu ileri sürünce aşırılık zirvesine ulaşıyor. Ra-sûlullah yazı bilmeyen ümmî biri olduğu halde vahiy kâtiplerinden biri olan Hz. Muaviye´ye şöyie dediğini ona nisbet ederler: «Divitin mürekkebini öl­çülü ve kalemin ucunu incelterek eğik kıl. Bö harfini dikleştir. Sin harfini biribirinden ayır. Mim harfinin içini doldurma. Allah kelimesini güzel yaz. er-Rahmân kelimesini uzat. er-Rahîm kelimesini tecvitii yaz. (Yazmaya ara verirken) Kalemini sol kulağının üstüne koy ki, gerektiğinde onu daha çabuk hatırlamana sebep olsun.» (487-a) Bu görüşe şiddetle taraftar olanlardan biri, İbnu´l Mübarek´tir, İbnu´l Mübarek «eî-İbrîz» isimli kitabında hocası Abdülaziz ed-Debbağ´dan şöyle dediğini nakleder: «Kur´an´ın resminde ne sahabenin ve ne de başkalarının kıl kadar bir payı vardır. O, tamamen tev­kifi olup Peygamberdendir. Bilinen şekli üzere yazılmasını o emretmiştir. Nerede zaid elif yazılacak, nerede eksik yazılacak. Bu akılların bulamaya­cağı bir sırdır. Allah bu özelliği, diğer semavî kitaplar arasında Kur´an´a has kılmıştır. Kur´an´ın nazmı mu´ciz olduğu gibi resmi de mu´cizdir! Akıl­lar, aynı vezinde olmasına rağmen « üj » kelimesinde elif bulunmadığı halde kelimesindeki fazla elifinkelimelerin­de fazla «ye» harfinin sırrını nasıl bulsun? Akil, el-Hacç sûresinde kelimesinin elif ile ve Sebe´ sûresinde aynı kelimenin eiifsiz olarak şeklinde yazılışını nasıl izah etsin? Heryerde kelimesinin elif ile yazılmasına rağmen el-Furkan sûresinde eiifsiz olarak şeklinde ya-

zılmasının sırrını itası! bulsun? kelimesinde elif eklendiği halde eS-Bakara süresindeki kelimelerinde efif neden yazîlrna-mıştır? de elif yazıldığı halde en-Nisâ süresindeki de neden elif yoktur? Akıl, benzer bazı kelimelerden bazi harfier atıldığı halde diğerlerinde neden yazıldığını nereden anlasın? Meselâ Yusuf ve ez-Zuhruf sûrelerinde kelimesinden elif hazfeditdiği halde diğer yer­lerde neden yazılmıştır9 Fusstlet sûresinde « kelimesinin vâv har­finden sonra elif yazıldığı halde diğer yerlerde neden yoktur? « jUil » ke­limelerinin hepsinde yazıldığı halde et-Enföl sûresinde geçen aynı kelime­de yazılmamıştır. kelimesi her nerede geçmişse elif yazıldığı halde el-Furkan sûresinin bir yerinde yazılmamıştır. Bütün bunların sırrı nedir? Bazı yerierde «te» harflerinin atılıp biribirlerine bağlanmaları ne­dendir? Bütün bunlar ilâhî sırlar ve nebevi maksatlardır. Bâtınî sıriar ol­dukları için insanlardan gizlenmişlerdir. Onlar da, sûre başlarındaki Huruf-ı Mukattaa gibi ancak Rabbani bir fetih ile anlaşılabilirler. Onların pek yüce sırları ve pek çok manaları vardır. İnsanların çoğu bunların sırlarını idrak edemez, kendisine işaret oldukları ilâhî manaları idrak edemez. Kur´andaki resmin durumu da, harf harf budur. [499]ez-Zerkânî «Menhel»inde bu temele dayanmakta bir sakınca görmeyip Resmi Osmanî´nin meziyetlerini ona dayanarak sıralar: Bu resmin gizli ma­nalara delâleti gayet mükemmeldir. Meselâ sözünde kelimesinin şeklinde yazılması, Ailah´m kendisiyle göğü bina et­tiği gücünü tazim manasını taşır. Ona benzer bir güç yoktur. Çünkü Arao dilinde harflerin arttırılması manayı güçlendirir. [500]

Hiç şüphesiz bu, Resm-i Osmanîyi takdis hususunda bir aşırılık ve an­layışta zorlanmadan başka birşey değildir. [501] Kur´an resminin tevkifi oluşunun mantıkla hiç bir ilişkisi yoktur. Sûre başlarındaki Huruf-u Mukat-taa´ya benzer sırları da yoktur. Onun tevkifî olduğuna dair Rasûlüllah´tan gelen sahih bir hadis de mevcud değildir. Ayrıca Kur´anîliği mütevatir olan Huruf-u Mukattaa iie bunu karşılaştırmak doğru olmaz. Bu, ancak Hz. Osman zamanında kâtipler arasında bir ıstılah olup Halifede bu ıstılaha rıza göstermiştir. Hatta yazı hususunda Halife onlara bir kural öğretmiş ve he­yet içerisinde olan üç Kureyşiiye, sizinle Zeyd b. Sabit arasında bir ihtilâf zuhur ederse, onu Kureyş lehçesiyle yazın, çünkü Kur´an onların lehçesiy­le inmiştir, [502] demişti.

Osmanî resme saygı duymak ve ona uymayı iyi karşılamak başka,

onun tevkifi olduğunu söylemek başkadır. Arada, temelde bir fark vardır. " Bu resmin almışının zarûrîliği konusunda âlimlerin pek çok görüşü vardır. Öyle -ki, Ahmed b. Hanbel şöyle demektedir: «Osmanî mushafın hattına muhalefet haramdır.» Velevkİ bir vav, bir elif, bir yâ veya başka bir harfte olsun.» [503] İmam Malik´e soruldu: «Ne dersin, biri bir mushaf yazmak is­tese bugün insanların çıkardığı yeni hece harfleriyle yazaeak olsa doğru olur mu?» İmam Malik şöyle cevap verdi: «Hayır, uygun görmem. İlk yazıl­dığı şekil üzere yazsın.» [504] Şafiî ve Hanefî fıkıh kitaplarında da buna benzer ifadeler vardır. Lâkin bu imamlardan hiç biri bu resmin ne tevkifî ve ne de ezelî bir sır olduğunu söylemiştir. Onlar, bu resme bağlanmanın, sözün birliği ve ümmetin aynı şiara ve aynı ıstılaha uyması bakımından ge­rekli olduğu görüşündeydiler. Kuralları tesbit eden Hz. Osmandır, ve onla­rı uygulayan da Zeyd b. Sabittir. O Zeyd ki, «RasûlûMah´m emîni ve vahyi­nin kâtibi idi.»

Kaldı ki âlimlerden bazısı, Osmanî resme muhalefetin mubah olduğu­nu söylemekle kalmamış, yazının bir ıstılahları öte birşey olmadığını söyle­mişlerdir. Bu görüşte olan âlimlerin başında Ebu Bekr el-BakıIlânî gelir, [505] «el-İntisâr» isimli kitabında şöyle der: «Yazıya gelince, Allah ümmet üzerine bundan birşeyi farz kılmamıştır. Çünkü Kur´an kâtiplerine ve mus­haf lan yazanlara belli şu yazıyı kullanacak ve diğerini kullanmayacaksı­nız diye emir verilmemiştir, Böyle bir emrin vucubiyeti ancak duymakla ve (vahyin) tevkifi ile olur. Kur´an´ın nassiarında ve nassların mefhumunda Kur´an resminin ancak belli bir vecih üzere caiz olduğu ve bunun dışına çıkmanın caiz olmadığına dair bir delil olmadığı gibi Sünnette de bunun vucûbüne delil yoktur. Ümmetin icmaında ve şer´i kıyaslarda da böyle bir mecburiyet mevcud değildir. Aksine, Sünnette, hangi vecih daha kolay ise onun kullanılmasının cevazına işaret vardır. Çünkü Rasûlûllah (s.a.v.) Kur´an´tn yazılmasını emrediyordu ama ne belli bir şekil üzere yazılmasını em­retmiş ve ne de kimseyi yazısından dolayı sakındırmıştır. Onun için, mus-hafiarın yazıları değişik olmuştur. Kimi, ağızdan çıkan sesi esas olarak ya­zıyordu. Kimi de yazının bir İstılahtan ibaret olduğunu ve insanlar için duru­mun gizli olmadığını bildiği için bazı harfleri eksik veya fazla yazıyordu. Bundan dolayıdır ki, Kur´an´ın kûfî harflerle ve ilk yazı ile yazılması caiz olduğu gibi lam harfinin kef harfine benzer şekilde yazılması, eliflerin uç­larının kıvrılarak ve başka şekillerde yazılması caizdir. Yine mushafın eski yazı ve harflerle yazılması caiz olduğu gibi yeni yazı ve harflerle ve daha başkalarıyla yazıiması da caizdir.

Mushafın yazı ve harflerinin birçoğu değişik ve farklı şekillerde olun­ca ve âlimler, herkesin âdeti olduğu üzere yazmasına ve daha kolay, daha meşhur ve daha evlâ olanı seçmesine müsaade ettiklerine ve bunu ya­panları reddedmeyip günaha girdiklerini söylemediklerine göre, buradan da anlaşılıyor ki, insanlar, kıraatlerde belli ölçülerin dışına çıkmamaları ern-rolunduğu gibi burada belli bir yazı ile emrolunmamışlardır. Bunun sebebi, yazıların ancak birer alâmet ve sembol oluşlarıdır. Onlar sadece işaret ve rumuz mesabesindedir. Kelimenin okunacağı şekle uygun düşen her yazı, caizdir.

Kısacası insanların belli bir resmi (yazı çeşidini) kullanmalarının vacib olduğunu iddia eden, iddiasını ısbatlamak için delil getirmek mecburiyetin­dedir. Ama delili nereden getirecek?» [506]

Kadı Ebu Bekr´in bu görüşü alınmaya değer, delili apaçık ve uzak gö­rüşlü bir görüştür. O, Allah´ın Kitabının yazısını ilgilendiren dinî bir mesele­de selefi yüceltme duygusallığı ile delil getirmeyi bîribirine karıştırmamıştır. Kur´an resminin tevkîfî ve ezelî olduğunu söyleyenlere gelince onlar duygu­larına başvurmuş ve kendi zevk ve vecdlerinin duygusallığına teslim olmuş­lardır. Halbuki´ zevkler nisbî olup dinin bu konuda bir fonksiyonu yoktur. Zevklerden şer´î bir hakikat çıkarılamaz.

Lâkin biz Kur´an´ın resmi konusunda bundan daha isabetli olan bir gö­rüşü benimsiyoruz." el-Bakıltânî´nin sıraladığı delillere bakarak Osmanî res­me muhalefet etmenin caiz oimadığı kanaatindeyiz. Biz bu konuda el-İzz b. Abdisselâm´ın görüşünü daha isabetli buluyoruz. O, şöyle der: «Şu anda Mushafın ilk resimler (yazı) ile yazılması caiz değildir. Ümmet artık şu an­da kullanılan resim üzere anlaşmış ve bu yazı bir istilah halini almıştır. Ak­si, ilmin kaybolmasına sebep olacaktır. Daha öncekilerin geliştire geliştire sağlamlaştırdıkları birşey cahillerin cehli gözetilerek terkedilmez. Yeryüzü Allah için delil getirenden hali olmaz. [507]

Bu son görüş özet olarak şunu ifade etmektedir. Avam tabakası Kur´-an´ı eski resmi ile okuyamaz. O halde Kur´an´ın kendi çağlarında yaygın olan İstılahlarla yazılması daha iyi, hatta vacibtir. Lâkin bu, eski Osmanî resmi ilga etmek anlamına gelmez. Çünkü onu ilga etmek, ümmetin ittifak ettiği ve onun sayesinde ihtilaftan kurtulduğu değeri büyük dinî bir sembo­lü bozmak olur. Ümmet içerisinde Osmanî resim metodunda bu ufak - te­fek farkları göz önünde bulunduran âlimler mevcud olacaktır. Bununla birlikte el-Ezher dergisinin de teklif ettiği gibi her sayfanın altında, yazı ve imlâ bakımından yeni istilahtan farklı birşey varsa onun. not edilmesi müm­kündür. [508]

Muhkem Ve Müteşabih

Şayet Kur´an´ın ihkâmından kastımız onun lafız ve manalarına zarar ´vermeyecek şekilde sağlamlığı ve nazmının güzelliği ise, tamamının muh­kem oiduğunu söyleyebiliriz. Yüce Allah´ın: «Bu, âyetleri muhkem bir kitaptır.» [509] sözünden ´kasdı da budur. Yine âyetlerinin bela­gat, icaz ve bir kısmını diğerine üstün tutmak hususundaki güçlülüğü kas-dedecek olursak, hepsinin müteşâbih olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Yüce Allah"in: «Allah, kelâmın en güzeli -olan Kur´an´ı biribirine benzer ve çift çift olarak inzal etti.» [510] âyeti bu anlamdadır.

Yukarıda geçen âyetlerdeki ihkâm ve îeşâbüh, Kur´an´ın muhkem ve müteşabihini konu alan bu incelememizin dışındadır. Bizim burada incele­me konusu yaptığımız, Âlu İmrân sûresinin şu yedinci âyetidir. Yüce Aiiah bu âyette şöyle buyurmaktadır:

«Sana Kitabı indiren O´dur. O Kitapta, kitabın aslı olan muhkem âyetler ve •diğer müteşâbih âyetler vardır. Kalblerinde, bâtıla meyi olanlar, fitne ve te­vil isteyerek müteşâbih âyetlere uyarlar. Halbuki onun tevilini, ancak Allah ve ilimde râsih olanlar (yüksek payeye erenler) bilirler. Ve onlara iman et­tik, hepsi Rabbimiz tarafındandir derler. Onlardan kâmil akıl sahiplerinden başkası iyice düşünmez.» [511]

Apaçıktır ki bu âyette muhkem, müteşâbihin karşıtıdır. Yine ilimde râ­sih olanlar, kalbierinde bâtıla rneyl bulunanların karşıtıdır. Bu karşıt oluş, âlimleri, muhkem ve müteşâbih olanlar için (sınır çizerek) çeşitli tarifl&r yapmaya sürükiemiş ve bu konuda pekçok görüşler ve baksş açıları ortayn çıkmıştır. [512] Lâkin yaptıktan tarifler neticede muhkemin, manasına deiâ-leti apaçık olan ve bu hususta gizliliği bulunmayan, müteşâbih ise, manası­nın ne olduğu hususunda tercih edilebilecek apaçık bir delili bulundurma­yan noktasında düğümlenmektedir. Böylece muhkemin şümulüne nass ve zahir girmiş olmaktadır. Nassa gelince, o, hemen akla gelen râcih mana için konulmuş lafızdır. Müteşâbihin şümulüne de mücmel, müevvel ve müşkil girmektedir. Çünkü mücmej, açıklanmaya muhtaçtır. Müevvel de, ancak te´vi! edildikten sonra manaya delâlet eder. Müşkil ise, delâleti gizli olan; onda kapalılık ve iltibas bulunandır. [513]

Muhkemin delâletinin apaçık olması, onu inoeleme konusu yapmamı­za ihtiyaç bırakmamaktadır. Çünkü onu okumamız, manasının ne olduğu­nu anlamamıza yeterlidir. Lâkin Müteşâbihin kapalılığı, üzerinde bir miktar durmamızı gerekli kılmaktadır. Ta ki, onun ne olduğunu bilelim ve ondan sakınalım. Kaiblerinde bâtıla meyil bulunanlar gibi biz de ona tabi olmaya­lım.

Âiimierden çoğu, müteşâbihin te´vilinin sadeoe Allah tarafından bilin­diği görüşündedir. Onun için onlara göre okurken lofza-i Celâl´de durmak gerekir, tümde bir payeye ulaşmış râsih âlimlerin, Kur´an´in te´vili hususun­daki ilimleri şu sözde son bulur: «Ve onlara iman ettik, hepsi Rabbimiz ta­rafı ndandir.»

Lâkin Ebu´l-Hasan el-Eş´arî, âyette geçen üzerinde-durulması gerektiği görüşündedir. Böylece ilimde rasih olanlar, müteşâbi­hin te´viiini bilmiş oluyorlar. Ebu İshak eş-Şirâzî [514] bu görüşü açıklaya­rak onu destekler ve şöyle der: « (Kur´andan) Allah Teâlâ´nın, ilmini sade­ce kendisine mahsus kıldığı birşey yoktur. Aksine, âlimleri o ilme vâkıf kıl­mıştır. Çünkü Allah Teâlâ bunu âlimleri medh sadedinde söylemiştir. Şayet onun manasını bilmiyecek olsalar, avam tabakasına ortak olmuş olurlar.» Rağıb el-İsfahanî araya girerek manasını anlama yönünden müteşâbihi üç kısma ayırır:

a) Manasına vukuf mümkün olmayan müteşâbih. Kıyametin ne zaman kopacağı ve âhir zamanda çıkacak dâbbe´nin ne zaman çıkaca­ğı gibi.

b) İnsanın bazı vasıtalarla manasını bilebileceği müteşâbih. Garip lafızlarla muğlak hükümleri gibi.

c) Yukarıdaki iki durum arasında olan, ancak ilimde rusûh sahiplerinin bilebileceği ve başkaları için manası kapa­lı olan müteşâbih. Rasûiullah (s.a.v.) in İbnu Abbas için söyledği «Allah´ım, onu dinde fakih kıl ve ona te´vili öğret.» [515] sözünde işaret buyurduğu kısım budur.

Hiç şüphesiz er-Rağıb´ın bu sözünde ölçülülük ve itidal vardır: Allah´ın zatı ve sıfatlarının hakikatini ancak Allah bilir. Şu duada kasdedilen budur: «Sen, kendini övdüğün gibisin. Seni gereği gibi övemem.» Gayb ilmi de, Allah´ın kendisine has kıldığı ilimdir. Nitekim âyeti Kerîmede şöyle buyrul-maktadır: «O saatin (kıyametin) ilmi şüphesiz ki Allah´ın nezdindedir. Yağ­muru (mukadder olan vakitte ve mahalde) O indirir, Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir. Her şeyden haberdar­dır.» [516]

Sûre başlarındaki Huruf-u Mukattaa konusunu işlediğimizde bu harf­lerin hakikatini te´vil konusunun nasıl bir vara1 atmosferi içerisinde yapıldı­ğını görmüş ve âlimlerin görüşlerinin, bu harflerin hakikatini tesbit çevre­sinde değil, varlıklarınının hikmeti çevresinde döndüğünü müşahade et­miştik. Bu gibi konuların gizliliği ve insanın onlara ulaşma hususundaki ac­zi kişinin gururunu azaltarak ve tekebbürünü frenleyerek şöyle demesine sebep olur: «Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yok. Çünkü (her şeyi) hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ´ki Sensin Sen.» [517]

«Rahmgp, Arş´a istiva etti.» gibi Allah´ın sıfattan hakkında vârid olan müşkil âyetler, insanların manasını kavrayamayacakîarı müteşabîhie ilgili âyetlerin en önernlilerindendir. İbnu´l-Lebbön «Reddu´l Müteşâbîhât ile´l-Âyâtri-Muhkemât» [518] isimli kitabında bu. tür âyetleri bir araya getirmiş­tir. er-Râzi müteşâbih sıfatların hikmetini şöyle açıklar: «Kur´an havas ve avam için gelmiştir. Avam tabakası, bir çok konuda hakikatleri idrâk et­mekten uzaktır. Bu tabakadan biri, ne çişim olan, ne yer .kaplayan ve ne de kendisine işaret edilebilen bir varlığın isbatını ilk olarak duyduğunda bu­nun yokluk ve mahza nefiy anlamına geldiğini zannederek ta´tile düşer. O halde en uygunu, hayal ettikleri varlığa münasip düşen bazı lafızlara mu­hatap olmaları gerekiyordu. Ancak bu, apaçık hakka delâlet eden Kelime­lerle de beraber olmalıydı. Birinci kısım müteşâbih ki henüz başlangıçta onunla muhatap oidukları-dır. İkinci kısım ise, apaçık hakkı ortaya koyan muhkemdir.» [519]

Müteşâbih âyetler konusunda âlimlerin iki mezhebj vardır

Birincisi- Selef mezhebidir kî, bu müteşâbihiere iman ve ma­nalarını bilmeyi Allah´a havale etmektir. İmam Malik´e «istivamdan soruldu­ğunda şu cevabı vermiştir: «İstiva malumdur. Keyfiyeti ise meçhuldür. On­dan soru sormak ise, bid´attır. (Soru soran kişiye hitabederek) Öyle sanı­yorum ki sen kötü bîr kişisin. (Yanında bulunanlara) Bunu benden uzaklaş­tırın.» [520]

İkincisi: Sonraki âlimlerin mezhebidir. Bu mezhebe göre, ma­nası açık olarak bilinemeyen lafız, Allah´ın zatına layık bir manaya hamle­dilir. Sözkonusu olan bu görüş, İrnamu´l-Harameyn [521] ile müteahhif âlimlerden bir cemaate nisbet edilir.

Her iki mezhebi vuzuha kavuşturmak için müteşâbih sıfatlarla bazı âyetleri zikretmek isteriz. «Rahman, Arş´a istiva etti.» [522] «O, kulla­rının üzerinde kahr u galebe sahibidir.» [523] «Rabbın geldi ve melekler de saf saf olarak» [524] «Allah yanında işlediğim kusurlardan dolayı vay has­ret (ve nedâmet)ime!» [525] «Rabbının vechi bakî kalır.» [526] «Sana kar­şı (Ey Musa) gözümün önünde yetiştirilmen için...» [527] «Allah´ın eli, elle­rinizin üstündedir.» [528]«Allah size (asıl) kendi nefsinden korkmanızı em­rediyor.» [529]

Selef Allah´ı kendisi için mümteni olan bu gibi zahir şeylerden ten­zih eder ve gayb âleminde, Allah´ın onları zikrettiği gibi inanır, hakikatle­rinin ilmini O´na havale eder. Sonraki âümier ise, istivayı hiç kimsenin yar­dımı olmaksızın işleri tedbîr hususunda manevî üstünlük île izah ederler. [530] Ayrıca Allah´ın gelişini, emrinin gelişine [531] üstte oluşunu cihet yö­nüyle değil, manevî yüceliğe, [532] yanında olmayı, O´nun hakkı.üzere ol­maya, [533]vechini zatına, [534] gözünü inayetine, [535] elini kudretine, [536] ve kendi nefsini cezasına hamlederler. [537] Sonraki âlimler Allah´ın rızası, sevgisi, gazabı, kızgınlığı, hayası gibi hususların hepsini - bu minval üzere - en yakın mecazî manasıyla izah ederek şöyle derler: «Bu lafızlar­dan ancak lâzımı olan şeyler kastedilir.» [538]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] el-En´am: 82.

[2] el-Burhan, 1/14.

[3] Lokman: 13.

[4] Müslim, 8/229. Kars. «Ulûmu´i-Hadis vo Mustalahuhu» isimli eserimiz, s. 8.

[5] Müslim, 8/229. Kars. «Ulûmu´i-Hadis vo Mustalahuhu» isimli eserimiz, s. 8.

[6] Bk. ei-Fihrist, s. 33.

[7] Şu´be b. el-Haccâc b. el-Verd el-Akîî el-Ezdî el-Vasıtî: Basra muhaddisi olup hadis­te mü´minlerin emridir. Künyesi: Ebu´l-Bestâm´dir. Enes b. Malik (r.a.)ı görmüş ve dörtyüz tobiîdenhadis duymuştur. Mezhep imamlarının hepsi onu hüccet olarak ka­bul eder. H. 160 yılında vefat etmiştir.

[8] Süfyan b. Uyeyne el-Hilâlî el-Kûfî: Tefsir ve hadiste hicaz ehlinin şeyhidir. H. 188 yı­lında vefat etmiştir. (Bk. Tezkiratu´i-Huffâz, 1/242.)

[9] Ali b. Abdillah b. Ca´fer: Künyesi Ebu Ca´fer olup H. 234 yılında vefat etmiştir. (Bk.

Tezkiratu´l-Huffaz, 2/15-16; Şezeratu´z-Zeheb, 2/81).

[10] Eserinin ismi «Fadıilu´l-Kur´an» olup ez-Zahİriye kütüphasinde eksik bir nüshası mevcuttur."

[11] el-Fihrist´te ismi geçmekte olup yirmiyedi cüzdür.

[12] Bir nüshası İskenderiye Belediye Kütüphanesindedir.

[13] Bk. ed-Dİbâc, s. 195.

[14] Muhammed b. Aziz b. el-Azîzî es-Sİcİstânî. H. 330 yılında vefat etmiştir. (Buğyetu´l-Vuât, s. 72) es-Suyûtî (el-ltkan´da 1/193) es-Cicistânî´nin «Garîbu´i-Kur´an» isimli ese­rini zikrederken bu eseri onbeş yılda hocası Ebu Bekr b. el-Enbâri ile birlikte hazır­ladığını zikreder.

[15] Bir nüshası Murad Molla Kütüphanesindedir.

[16] Yazmasında «e!-İstiftaJ» şeklinde okunması mümkün ise de «eI-İstiğna´» şeklinde zabtını uygun gördük.

[17] Ali b. İbrahim b. Said, el-Hûfî el-Mısrî, eel-Burhan fî Ulûmi´l-Kur´an» ile «İ´rabu´l-Kur´­an» isimli eserlerin müellifidir. H. 430 yılında veîat etmiştir. (Husnu´l-Muhadara, 2/228; ıhbarur-Ruvat, 2/219).

[18] Abdurrahman b. Abdillah b. Ahmed es-Suheyl. Künyesi Ebu´l-Kasım olup H. 581 yıiın-da MerâkeştG vefat

etmiştir. Eseri: «Mubhemâtu´l-Kureyş» dır. Keşfu´z-Zunûn müel­lifi kitabının ismini: «et-Ta´rîf ve´l-İ´lâm bimâ Ubhime fi´l-Kur´an mine´l-Esmâl ve´l-E´lâm» şeklinde verir ki, bu isim kitabın muhtevası hakkında bize bilgi vermektedir. Kâhire´de Daru´l-Kütüb ve Teymûriye Kütüphanesinde yazma nüshaları mevcuttur. es-Sûheylinin ayrıca İbnu Hişam siyerini şerh mahiyetinde «er-Ravzu´l-Unf» İsmin­de bir eseri vardır. (Haltercemesi için bk. İnbahu´r-Ruvat, 2/162.

[19] Şeyhu´l-İslâm Ebu Muhammed Abdülaziz b. Abdüselâm: el-İzz olarak meşhurdur. H. 660 yılında vefat etmiştir. (Tabakatu´ş-Şafiiyye, 5/310).

[20] Ali b. Muhammed b. Abdissamed: es-Sahavî olarak meşhurdur. H. 643 yılında vefat etmiştir.

[21] Kur´anda varid bedi´ çeşitlerinden bahseden bir İlimdir.

[22] Cedelu´l-Kur´an olarak da isimlendirilir. Bu İlimden maksat, Allah´ın Kitabının bütün burhan ve delillerden bahsettiğidir. Lâkin Arabların uslûbleri üzere, kelamcıların me-todları üzere değil. Necmu´d-Din et-Tûfî (Süleyman b. Abdu´l-Kavî b. Abdilkerim (âl. 716) bu konuda müstakil eser yazmıştır. (Bk. ed-Dûreru´l-Kâmine, 2/154.) Bu ilimle ilgili olarak (bk. el-ltkan. 2/229-233; el-Burhan, 2/24-27.)

[23] Bu ilimle ilgili bazı örnekler için bk. el-ltkan, 2/222-225.

[24] Bu olayı Celâluddin el-Bulkinî «Mevakiu´l-Ulûm min Mevakii´n-NucÛm» İsimli ese­rinde zikretmiştir. Bk. Menahilu´l-irfan, 1/26.

[25] el-Teymuriyye kütüphanesinde de-Funûnu´l-Efnân´ın eksik bir nüshası vardır. No: 222-Tefsir.

[26] Keşfü´z-Zunûn´den anlaşıldığına göre «Cemalu´l-Kurra´ ve Kemalu´l-İkra´» kıraat, tec-vid, vakf ve İbtidâ ile nasih ve mensuh ilimlerini ihtiva etmektedir.

[27] Bedruddin Muhammed b. AbdîHah b. Bahadır ez-Zerkeşî, Müfessir ve usûlcülerin ileri gelenlerindendir. 745 yılında doğmuş ve 794 yılında vefat etmiştir.

[28] Abdurrahman b. Resiân, Ebu´l-FazI Celâtuddİn el-Bulkînî: Fıkıh, usûl, Arap dili, tef­sir, maânî ve beyan alanlarında ileri bir seviyeye yükselmiştir. (Bk. Şezeratu´z-Zeheb 7/166). .

[29] el-ltkan, 1/3.

[30] Muhammed b. Süleyman b. Sa´d b. Mesud, Muhyiddin Ebu Abdullah el-Kâfiyeci: Nahiv dalında el-Köfiye ile çok meşgul olduğu için onunla tanınmıştır. es-Suyutî on-dört sene onunla beraber olmuştur. Tefsir, fıkıh, dil ve nahiv alanında pek çok eser sahibidir. es-Suyûtî´nin el-itkan´da ismini zikretmediği eserini el-Buğye´de oet-Teysirft Kavaidit-Tefsir» olarak isimlendirir ve bu kitap için şöyle der: el-Kâfİyeoİ diyordu ki: Bu İlmi ortaya koyan kendisidir ve daha önce hiçkimse bu konuda eser verme­miştir. Çünkü el-Kâfiyeoi ne ez-Zerkeşî´nİn «el-Burhan»ını ve ne de Celâiuddin ei-Bulkî´nin «Mevakiu´l-Ulûm» unu görmüştü. H. 879 yılında vefat etmiştir. (Bk. Buğye-tu´1-Vuât, s. 48).

[31] et-ltkan, Kahirede defalarca basılmıştır. es-Suyutî, bu eserinin büyük bir kısmında ez-Zerkeşînin «el-Burhan´ından» İstifade etmiş, bazen kaynak belirtmiş ve bazen de ismini anmadan nakillerde bulunmuştur. Es-Suyûtî´nin «el-Burhan» hakkında, söyle­dikleri için bk. el-itkan, 1/6-8.

[32] Son senelerde Kuran´la ilgili yeni ve faydalı çalışmalar yapılmıştır. Genel dinî tev-clhatı hedef alan Muhammed el-Gazzöli´riin «Nazaratun fi´l-Kur´an» isimli eseri ile Kur´an´ın edebî yönü ve üslûp güzelliği üzerinde duran dostumuz Muhammed el-Mû-barek´in «el-Menhelu´1-HaüdB isimli eserini bunlar arasında zikredebiliriz.

Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 97-102.

[33] Ibnu Abdi Rabbih, e!-lkd, 5/220.

[34] es-Suyutî, Esbabu´n-Nuzûl, s. 2.

[35] el-Vâhidî, Ali b. Ahmed: Künyosi Ebu´l-Hasan olup dilci ve müfessirdir. H. 427 yılın­da vefat etmiştir. (İnbahu´r-Ruvât, 1/19.)

[36] el-Vâhidî, Esbâbu´n-Nuzût, s. 3. İbnu Teymİyye şöyle der: «Nuzûl sebebini bilmek, âyeti anlamaya yardımcıdır. Sebebi bilmek, müsebbebin ilmini sağlar.» İbnu Dakik el-İd de şöyle demektedir: aNuzûl sebeplerini bilmek, Kur´an´ı anlamak için güçlü bir yoldur» Bk. el-ltkan, 1/48.

[37] Âlu İmrân: 188.

[38] Sahihu´l-Buharî, Kitabu´t-Tefslr, 6/40; Tefsiru´bnu Kesîr, 1/436; el-Itkan, 1/48; el-Bur-han, 1/27.

[39] el-Maide: 93.

[40] el-Burhan, 1/28. (Kars. el-Vahidî, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 96; Tefsirubnu Kesir, 1/97; ei-Itkan, 1/53. •

[41] el-Bakara: 115.

[42] el-Vâhidî, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 25.

[43] el-ltkan, 1/53.

[44] el-ltkan, 1/222.

[45] Bu sözleri onlardan nakletmişierdir. Hz. Ali´nin yemin ederek şöyle dediği rivayet edilir: «Allah´a yemin ederim, hiçbir âyet inmemiştir ki, o âyefin ne hususta indiğini biimemiş olayım» Abdullah-b. Mesud da ayni şeyi yemin ederek belirtmiştir. İbnu Mesud ise «kim hakkında indiği» İfadesini kullanmıştır.

[46] «Ulûmü´i-Hadis ve Mustalahuhu» adlı kitabımızda sahabenin, Peygamber´in söyledi­ği her hadisi yazmalanndaki güçlüğü anlatan bölümle karşılaştır. Çünkü her iki ko­nu biribirine benzerdir. Hatta her ikisi temelde bir konu çerçevesine girmektedir.

[47] Muhammed b. Sîrin el-Basrî: Künyesi Ebu Bekir´dir. Hadis ve rüya tabirciliğiyie şöh­ret bulmuştur. Çağında Din İlimlerinde Basra halkının imamıdır. H. 110 yılında vefat etmiştir. (Tehzibu´t-Tehzîb, 9/214).

[48] el-ltkan, 1/52.

[49] Muhammed Ali Seleme, Menhecu´l-lrfan, s. 39. {Bk. el-ltkan, 1/52.)

[50] Sahabe Nuzûl sebeplerini, olayları cevrele/en karinelere dayanarak tesbit eder. Ba­zen olayın nuzûl seoebi olup olmadığına tam karar vereme2. Ne «bu âyetin şu olav

üzerine indiğini sanıyorum» ifadesini kullanırlar. Nitekim altı hadis İmamının Abdul­lah b. ez-Zübeyr´den yaptıkları bir rivayet bunun delilidir. Bu rivayette Abdullah şöy­le diyor: «Ensâr´dan birisi Harre yöresindeki hurmalıkları suladıkları su yollarından ve su nöbetinden dolayı Rasûlûllah (s.a.v.) e Zûbeyr´i şikâyet etti. Rasûlüilah (onla­rı dinledikten sonra): Yâ Zübeyr, tarlanı suia. Sonra suyu alıkoyma, komşuna salı­ver, buyurdu. Ensârî, bu duruma hiddetlenerek: Ya Rasûiallan, halan oğlu olduğu [çin mi? deyip (Zübeyr´i kayırdığını imâ etti). Bu söz üzerine Rasûlûllah (s.a.v.) in yüzünün rengi değişti. Bu olayı nakleden Zübeyr: Öyle sanıyorum «Hayır, Rabbı-na and olsun ki o (inanıyoruz diyenler) aralarında çıkan İhtilafta seni hakem yapıp sonra verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir güçlük duymayarak tam bir teslimi­yetle teslim olmadıkça iman etmiş olmaza âyeti bu olay üzerine inmiştir, (el-ltkan, 1/52. Yine bk. el-ltkan, 1/229).

[51] el-Vahîdi, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 3-4.

[52] el-Vahidî, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 4.

[53] el-ltkan, 1/43.

[54] İbrahim b. Amr b. İbrahim; e!-Ca´berî lakabıyla meşhurdur. Diğer bir lakabı «Burha-■ nu´d-Dîn» dir. Değerti eserleri vardır. (Mushafların resmi ile ilgili) «Ravzatu´t-Tarif9

bunlar arasındadır. H. 732 yılında vefat etmiştir. (ed-Dureru´l-Kâmİne, 1/50).

[55] ibnu Hacer el-Askalânî: Hafız ve tarihçidir. İsmi Ahmed b. Ali, Ebu´l-Fazl Şihabu´d-Din´dir. Filistindeki Askalana nisbet edilir ki, doğumu da burada olmuştur. Hadis ezberleme çalışmalarına yönelmiş, bu alanda eser vermiş ve kendisi henüz hayattay­ken eserleri devlet başkanları tarafından biribirlerine hediye edilmiştir, Matbu değerli eserleri şuniardır: «Lisanu´l-Mîzan», «Tehzlbu´t-Tehzîb» «el-İsabe fî Temyizi´s-Saha-be», «ed-Dureru´!-Kâmine fî A´yani´l-Mieti´s-Sâmine» «Tacîlu´l-Menfea bi Zevaldi-Ricâli´l-eimmeti´l-Erbaa» «Bulûğu´i-Meram fî Edilleti´l-Ahkâm» ve sTabakatu´l-Mudelii sin» Basılmaya layık elyazması eserleri: tei-ihkâm Lî Beyanî mâ fî´l-Kuranı mine´l-Ah-kâm», Nuzhetu´l-Eibâb fî´l-Eikab» «Tuhfetu Ehli´l-Hadis an Şuyuhi´l-Hadis» ve «el-Mu´cemu´l-Müesses bi´l-Mu´cemi´l-Mufehres». İbnu Hacer H. 852 yılında vefat etmiş­tir. (el-A´lâm, 7/173). . .

[56] el-ltkan, 1/43.

[57] el-Bakara: 114. .

[58] el-Vahidî, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 24.

[59] Kars. Tefsîru´l-Menar, 1/431.

[60] Burada her İki rivayet de İbnu Abbastan gelmiştir vo biribfrieriyle çelişkilidirler. An­cak rivayetlerin biri el-Kelbî. diğeri Ata´, kanalıyla gelmiştir! Ne gariptir ki ibnu Ab-bas´ın kendisi bir defasında âyetin Bizanslılar hakkında indiğini ileri sürerken ikin­cisinde Araplar hakkında indiğini söylemektedir.

[61] Onun için Üstad İmam Muhammed Abduh, el-Menör, 1/431 tefsirinde âyetin her İkt duruma hitap edebileceğini ileri sürer. Alah´ın mescidlerinde adının anılmasına en­gel olanlar, Mekke Müşrikleridir. Onları yıkanlar ise. Roma Müşrikleridir. İki İşi bir arada zikretmesi ise, çirkinlikte her ikisinin ayni seviyede olduklarını belirtmek İçin­dir. / ,

[62] Tefsiru´I-Menâr, 1/431.

[63] Tefsıru´t-Taberî, 1/397. ´

[64] el-Vahîdi, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 203. Hadis, Sahabt Sa´d b. Ebl Vakkas´ın rlvayetlerln-dendir.

[65] Sa´dîn rivayet ettiği hadisin kendisi de buna delâlet etmektedir: Dediler ki: Ya Ra-sûlallah, bize anlatsan. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Allah, sözün en güzelini Müteşabih bir Kitab olarak indirdi...» âyetini İndirdi. Sa´d daha sonra şu sözlerle YC"">-irnu-nu yapar: «Bütün bunlar, Kur´an´a inanmaları İçindir.» Bk. el-Vahidi, Esbâbu´n-Nu-zûl. S. 301.

[66] el-Kehf. 83. Kars. el-Vahîdî, Esbabu´n-Nuzûl, s. 225.

[67] Bu İfade ez-Zerkeşi´nin olup (el-Burhan, 1/31-32) es-Suyutî onu özetleyerek al­mıştır, (el-ltkan, 1/53.)

[68] el-Buhârî, 6/99.

[69] en-Nur: 6.

[70] Olayın ayrıntıları fçln bk. Tefsiru´bnu Kesir, 3/265. Ayrıca Kars. el-ltkan. 1/56.

[71] el-ltkan, 1/56

[72] en-Nahl: 126-129.

[73] El-ıtkan,1/54.

[74] et-Tevbe:113(Bk:el-Buhari,Kitabu’t-Tefsir,6/69)

[75] El-Burhan,1/31.

[76] el-Burhan,1/30.

[77] el-Burhan,1/29.

[78] Bu ibare es-Suyutî´nm olup [eMtkan, 1/55) onu Sahih-i Buharîden nakletmiştir. Buhgrî´nin bu konuda başka bir rivayeti mevcut olup lafız bakımından es-Suyûtî´nin naklettiğinden az farklılıklar gösterir. (Bk. Kitabu´Mefsir, 6/87.) İbnu Kesir de tefsi- rinde (1/60) Ahmed´in Abdullah b. Mesud senediyle yaptığı rivayetle bu hadise işa­ret eder.

[79] el-ltkan, 1/55.

[80] el-ltkan, 1/55.

[81] el-Buhârî, 6/182.

[82] el-ltkan, 1/45.

[83] et-Tevbe: 74.

[84] el-Mücaclile: 18.19.

[85] Alu Imrân: 195.

[86] en-NIsâ: 32.

[87] el-Ahzâb: 35.

[88] Âlu İmrân: 195.

[89] el-ltkan. 1/57-58.

[90] el-Burhan, 1/25-26.

[91] el-Burhan, 1/26.

[92] en-Nisâ´: 51.

[93] Kars. Tefsıru´t-Taberî, 5/85.

[94] en-Nisâ´: 58.

[95] Tefsiru´bn-u Kesîr, 1/515. Ayrıca kafş. Tefslru´t-Taberî. 5/91-92.

[96] Ebu Bekr b. Muhatnmed: Şafiî mezhebinde fakih olup Hafızdır. el-Muzenî´ye talebe­lik yapmış ve sonra Irak´ta Şafiîlerln imamı oim-jştur. H. 324 yılında vefat etmiştir. (Şezerâtu´z-Zeheb, 2/302). " .

[97] el-Burhan, 1/36.

[98] el-Bakara: 189.

[99] Tefsîru´t-Menâr, 2/197.

[100] el-Ğâşıye: 17-20.

[101] Kars. Fî Zilâli´l-Kur´an, 30/149.

[102] et-Burhan, 1/45. .

[103] el-Kıyame: 16.

[104] el-Kıyame: 14-15.

[105] el-Kıyame: 20-21.

[106] ez-Zamahşerî´nln bu fevkalade kavrayışındaki üstün edebî zevkini takdir etmemiz, ona karşı bir görevimizdir. Bu âyetlerin tefsirinde o, şöyle diyor: Lâ «Hayır, Hayır!» ifadesi Rasûlûllah (s.a.v.) i acelecilik geleneğinden alıkoyup durdurmaktır. Ağırbaş­lılık ve teenniye teşviktir. Allah Teâlâ ardından «Aksine siz çarçabukluğu seversiniz» sözüyle uyarı daha da etkinleştirilmiştir. Sanki şöyle buyuruyor. Aksine siz, ey Âdem oğulları! Acelecilik üzerine yaratılmış ve karakteriniz o şekilde teşekkül ettirilmiş gibi her şeyde acele edersiniz. Onun içindir ki çarçabuk gelip geçen (dünyayı) se­ver ve âhireti bırakırsınız. (el-Keşşâf, 4/165).

[107] el-A´raf: 26.

[108] Tefsîru´I-Keşşâf, 1/59; Ayrıca karş. «I-Burhan, 1/49.

[109] el-Enfâl: 5.

[110] el-Enfâl: 4.

[111] Tefsîru´i-Keşsâf, 1/114.

[112] el-Fâtiha: 6.

[113] Kars. el-Burhan, 1/38.

[114] Sebe´: 54.

[115] el-Burhan, 1/39.

[116] el-Burhan, 1/39.

[117] Kasas: 8.

[118] el-Bürhan, 1/38.

[119] Bk, Tefsirubnu Kesîr, 4/318-322.

[120] en-Nur: 7-9.

[121] en-Nur: 4.

[122] el-ltkan, 1/51.

[123] el-Munâfikûn: 4. O münafıkları tasvir eden İbnu Kesir´in Tefsirlndekl İfadelerine (4/368) müracaat et: «Cüsseleri muntazam ve fesahat, sahibi kimselerdi. Düzenli ko­nuşabildikleri için dinleyici onlara kulak verir dinlerdi. Allah Teâİâ: «Her çığlığı aleyhlerine sayarlar» buyuruyor. Yani her bir mesele yahut olay veya korkulu birşey olduğunda ödlekliklerinden dolayı kendileri hakkında olduğunu sanırlar.»

[124] Kars. Tefsîru´l-Menâr, 1/148-149.

[125] Kars. Tefsîru´bnu Kesir, 1/47. .

[126] Tefsîrubnu Kesir, 1/43.

[127] en-Nisâ: 72-73.

[128] Tefsiru´t-Taberî, 5/105.

[129] Müfessirlerin imamı Taberî de bunu benimsemektedir, 5/105.

[130] Hümeze: 1-3.

[131] Tefsirubnu Kesîr, 4/548.

[132] el-Keşşaf, 4/232.

[133] el-Burhan, 1/32.

el-Burhan, 1/32.

[134] Yûnus: 12.

[135] Seyyid Kutub, et-Tasvlru´1-Fennî fî´I-Kur´an; İkinci baskı, s. 178. Okuyucuya bu kitap­ta «Nemazicu İnsaniyye» konusunu okumalarını tavsiye ediyorum. Arap dili ve Kur´-an´ın belağatiyle ilgili büyük ciltlere ihtiyaç bırakmayacak bir mükemmeliyette.

[136] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 103-132.

[137] Yunus: 16.

[138] Kars. Tefsîru´t-Taberî, 1/671, Rivayet Katade´den yapılmıştır.

[139] BlachĞre, Kur´an´ı Kerime yaptığı tercümenin mukaddimesinde bu görüşü ileri sü­rer Bk. Blachere, Traducti on, t. II, P. 1.

[140] Bk. Lammens, l´Age de Mahomet et la Chronologie de la Sira, (Journal Âsiatiq´.(c, 1911).

[141] Blachere, Almanyada neşredilen Zeitschrift der Deutschen Morgen! Ândischen Ge-sellschaft dergisinde

yayınlanan iki makaleye dayanarak bunu söyler.

[142] Bk. es-Suyutî, Tedrîbu´r-Râvî, s. 93; es-San´ânî, Tevzîhu´l-Efkâr, 2/47; Subhî es-Salih, Ulûmu´l-Hadîs, s. 193.

[143] Bu rivayetlerin en önemlileri İçin bk. İbnu Sa´d, eî-Tabakatu´1-Kubrâ 2/82.

[144] Misal olarak bk. İbnu Kesir, 2/410. İbnu Kesir burada, Peygamber (s.a.v.) İn Pey­gamberlikten önce kırk yıl kaldığını söyleyen meşhur görüşü nakletmekle başlar. Sonra otuzüç sene kaldığını bildiren Saîd b. el-Müseyyeb´in görüşünü nakleder ve birinci görüşün sahih olduğunu belirtir.

[145] Daha önce yedi harfle ilgili söylediklerimize bak.

[146] Bir önceki bölümdeki açıklamalara bak.

[147] Bu tarifler için bk. el-Burhan, 1/187, el-ltkan, 1/13-14.

[148] Bu sûrenin iniş kıssası için bk. İbnu Hİşam, Sîretur-Rasû!, s. 16-17.

[149] ei-Burhan, 1/195.

[150] ei-Burhan, 1/195.

[151] Nahivci ve Müfessir olup kıraat ilminde çağının imamıdır. H. 406 yılında vefat etmiş­tir. (Buğyetu´l-Vuât, s. 227.)

[152] el-Burhan, 1/192; el-ltkan, 1/12-13.

[153] Cühfe: Medine yolunda bir köy olup Mekke´den dört konak uzaktır.

[154] el-Burhan. 1/192.

[155] Bu söz Hz. Aişe´ye nisbet edilir. (Bk. el-Burhan, 1/198) es-Suyûtî İse «el-ltkan, 1/34 de) şöyle demektedir: «Gündüz inene misal pek çoktur. Ibnu Hubeyb diyor ki:

. Kur´anın çoğunluğu gündüz inmiştir.» O halde es-Suyûtî bu sözü Hubeyb´e nisbet et­mektedir. Bu zat, yukarıda adı geçen Ebu´l-Kasım el-Hasen b. Muhammed b. Hu­beyb en-Neysâbûrî´dir.

[156] et-Tabarânî Hafız olup çokça hadis rivayet edenlerdendir. Faydalı telifleri vardır. En meşhurları el-Kebîr, es-Sağîr ve el-Evsaf isimli üç lügattir. H. 350 yılında vefat et­miştir. (Bk. el-Kettânî. Muhammed b. Ca´fer er-Rîso!etu´l-Mustatrafe, s. 30).

[157] el-ltkan, 1/35.

[158] Sahihu´l-Buharî, 6/135.

[159] el-Burhan, 1/198.

[160] Âlu İmrân: 128 {Bk. el-ltkan. 1/36.

[161] el-Maide: 67.

[162] et-Tevbe: 118.

[163] Sahıhu Müslim, (el-ltkan, 1/38).

[164] el-Ahzâb: 9. Hadisi. el-Beyhakî «Delâilu´n-Nûbuvve´de zikreder. (Bk. ~el-ltkan, 1/37).

[165] et-Tevbe: 81. (Bk. el-ltkan, 1/31).

[166] el-Maide: 3. (Bk. el-ltkan, 1/31).

[167] el-ltkan. 1/32.

[168] el-ltkan, 1/32.

[169] el-Bakara: 189. (Bk. el-ltkan, 1/30). Bazılarına göre ise fetih savaşında ya da veda haccında inmiştir.

[170] el-İsrâ: 76. (Bk. el-ltkan, 1/32).

[171] el-ltkan, 1/30-34

[172] ez-Zuhruf; 45

[173] el-Burhan, 1/197.

[174] el-ltkan, 1/38.

[175] Bk. el-Burhan, 1/196.

[176] Tefsîru´i-Kurtubî´de (9/110-111) bu âyetin Ebu´l-Yusr b. Amr İsminde Ensördan biri hakkında indiği söylenmektedir. el-Burhan´da (1/196) ise, Ebu Mukbil el-Huseyn b. Ömer b. Kays ile ondan hurma satın alan kadın hakkında İndiği ifade edilir. Ayet, Hud: 114.

[177] el-Enfâl: 32. (Bk. el-Burhan, 1/197). Bazı âlimler de Medenî olan el-Enfâl sûresinde ki: «İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamaK veya öldürmek, ya da sürtneK İçin düzen kuruyorlardı.» (Âyet 30) âyetinin Mekkî olduğunu söylerler. Lâkin Suyûtî eel-ltkanda 1/24» bunu doğru bulmaz ve der ki: tlbnü Abbas´tan yapılan ve bizzat bu âyetin - Esbabu´n-Nu2ÛI´da belirttiğimiz gibi - Medine´de indiğini bildiren Sahih rivayet bu görüşü reddetmektedir.

[178] el-Bakara: 217.

[179] Tefsîru´t-Taberi, 2/201-206; el-Burhan, 1/203-204.

[180] Ebu Abdtllah Muhammed b. Ahmed b. Ebİ Bekr b. Ferec el-Ensarî el-Harrecî el-En* delûsî: Kurtubî lakabıyla şöhret bulmuştur, «el-câmt´ li Ahkâm i´I-Kur´an» isimli tefsk. rin müellifi olup H. 671 yılında vefat etmiştir.

[181] e!-Bakara: 278.

e!-Bakara: 278.

[182] Tefsîru´l-Kurtubî, 3/363-364. -

[183] Misal olarak bk. Blachere, Intro., Cor., s. 252.

[184] Bk. H. Grimme, Mohammed, 2e partie (Münster-1895); cf. BlachĞre, Intro., s. 250.

[185] Noldeke´nin Görüşleriyle uyuştuğu noktalardan bazıları İçin bk. Geschicte des Qo-rane, s. 73.

[186] Bu görüşleri Muİr´in şu İki kitabında müşahede etmek mümkündür: Lifo of Maho-met, London-185.8-61. The Coran, its Composition and Teachıng. London - 1878.

[187] Cf. Blach, Intro., Cor., s. 248.

[188] G. Weil, Historisch-Kritische, Einleİtung in der Koran (Bielefeld, 1844; 2e ed Leİbzig. 1872.

[189] Bk. Blach., Intro., Cor., s. 251.

[190] Araştırmamızda birçok defa başvurduğumuz meşhur kitabı: Geschichte des Ûorans.

[191] R. Bell, the Qur´an. Translated With Critical Re-Arrangement oî the Surahs, Edin-burg. 1937.

[192] A. Rodvvell, the Koran, Translation With the Suras Arranged İn Chronological Order, London-1861.

[193] BlachĞre, Le Corrn, Traduction Selon un Essai de Reclassement des Sourates, Pa-ris-1949-51.

[194] id. İbid. S. 253.

[195] Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib el-Bakıllâni.

[196] el-Burhan, 1/191, {Ayrıca bk. el-ltkan, 1/14).

[197] el-ltkan, 1/14. Hadis, Buharı tarafından rivayet edilmiştir.

[198] «Nuzûl Sebepleri» konusunda sahabenin bu gibi meselelerle İlgili maiumatlarıyla İlgili anlattıklarımıza müracat ediniz.

[199] Ebu Ca´fer en-Nahhâs, Ahmed b. Muhammed b. İsmail b. Yûnus el-Muradî: Mısırda İlim ve lügat iraamlarındandır. H. 338 yılında vefat etmiştir, Nösîh va Mensuhla il­gili değerli bir kitabı vardır. {Bk. İhbohu´r-Ruvât. 1/101).

[200] en-Nisa´: 58.

[201] el-ltkan, 1/19.

[202] el-ltkan, 1/23.

[203] el-İsrâ´: 73.

[204] el-Kurtubî el-Câmiu li Ahkâmi´l-Kur´an. 9/299.

[205] el-Hasen b. e[-Hısar «en-Nasih ve´l-Mensuh» kitabında birtakım beyitler söyler ki bu beyitlerden âlimlerin, yirmi sûrenin Medeni oluşunda ittifak ettikten anlaşılmak­tadır. Sözkonusu sûreler şunlardır: el-Bakara, ÂIu İmrân, en-Nisâ´, el-Maide. el-En-fal, et-Tevbe, en-Nûr, el-Ahzâb, Muhammed, el-Feth, el-Hucurat, el-Hadid, el-Mücâ-dile, el-Haşr, el-Mümtehine, el-Cumua, el-Munafıkûn, et-Talâk, et-Tahrîm, en-Nası Sûreleri. Oniki sûre hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Onlar hakkında çeşitli rivayetleı vardır. Bu sûreler de şunlardır: el-Fatiha, er-Ra´d, er-Rahman, es-Saff, et-Teğabun et-Tatfif, el-Kadr, el-Beyyine Hilzâl, İhlâs, el-Falak ve en-Nâs sûreleri. Geri kalan lar ise, ittifakla Mekkîdir. (Bk. el-Itkan, 1/17-18.} es-Suyutî do Ibnu´l-Hısar´ın düzen lediği beyitleri nakletmektedir. Buna göre Mekkî sûreler sekseniki sûredir. Çünki Kur´andaki bütün sürelerin sayısı yüzondörttür.

[206] Misâl olarak bk. el-Burhan, 1/193-194. ez-Zerkeşl, hakkında İhtilaf bulunan sûrele­rin çoğunun Medenî olduğunu söylemektedir. Ona göre Mekkî sûrelerin sayısı sek-senbeştir. Medenî sûreler ise yirmldokuzdur.

[207] İbnu Abbas, ed-Dahhcık, Mukatil ve Atâ Mekkl olduğunu söylemektedirler. Müca-hid´e göre İse Medenîdir. {el-Burhan, 1/194).

[208] el-Burhan, 1/29.

[209] el-itkan, 1/18; Ayrıca Kars. el-Burhan, 1/207.

[210] el-Vahidî, Esbâbu´n-Nuzûl, s. 13.

[211] Blachere, Intro,, Cor., s. 263.

[212] el-Burhan. 1/189; el-ltkan. 1/29.

[213] el-ltkan, 1/29. Müsteşrik Buhl, Allah´ın «Rahman» Itminln Medenî sOrelerdo zlkre-dümedlğini, bunun, Mekkî sûrelerin özelliklerinden olduğunu zikreder. «er-Rahman» sûresinin Medeni olduğunu söyleyen görüşe göre Buhl´u reddetmek çok basittir, Lû-kin cumhur, bu sûrenin Mekkî olduğunu söylemektedir, (el-ltkan, 1/20). Ayrıca bk. Encyci. de l´lslam, 11/1137. Ancak el-Bakara sûresinde geçen

âyetle ona daha açık bir şekilde cevap vermek mümkündür. Çün-kü bu surenin Medenî oluşunda ihtilaf yoktur.

el-ltkan, 1/29. Müsteşrik Buhl, Allah´ın «Rahman» Itminln Medenî sOrelerdo zlkre-dümedlğini, bunun, Mekkî sûrelerin özelliklerinden olduğunu zikreder. «er-Rahman» sûresinin Medeni olduğunu söyleyen görüşe göre Buhl´u reddetmek çok basittir, Lû-kin cumhur, bu sûrenin Mekkî olduğunu söylemektedir, (el-ltkan, 1/20). Ayrıca bk. Encyci. de l´lslam, 11/1137. Ancak el-Bakara sûresinde geçen

âyetle ona daha açık bir şekilde cevap vermek mümkündür. Çün-kü bu surenin Medenî oluşunda ihtilaf yoktur.

[214] ed-Dîrînî şöyle der:

«Medine´de inmedi. Bilesin. Kur´anda, yukarı yarısında da geçmez.»

el-Ammânî bunun hikmeti üzerinde durarak şöyle demektedir: «Bunun hikmeti. Kur´-an´ın son yansının çoğu Mekkede inmiştir ve Mekkedekilerin çoğu zalimdir. Onları tehdit ve onlara karşı sert davranmak ve davranışlarını şiddetle reddetmek İçin tek­rar tekrar kullanılmıştır. Halbuki Kur´an´ın ilk yarısı için buna ihtiyaç yoktur. Bu bö­lümde yahudîier hakkında İnenlerde buna ihtiyaç yoktu. Çünkü yahudil«r zelil ve zayıftı. (Bk. el-ltkan, 1/29. Ayrıca karş, el-Burhan 1/369.J

[215] el-Hacc: 77i Bunun karşılığında hitabını İçeran her sûre Mede-. nîdir. (Bk. el Burhan 1/189 Lâkin ez-Zerkeşî bu kurala karşı çıkarak şöyle demek­ledir: «Şayet bu söz mutlak olarak alınırsa, duraklamak garakir. Çünkü el-Bakarasûresi Medenîdir ve No: 2I " öyeti il° c âyetini No: 168 - İhtiva etmektedir., Yine Medenî olanen-Nisa sûresinde a e Ayst: 133 - öyetleri mevcuttur, Ayrıca Mekkî olan el-Hacc sûresin-de geçen » No: 77 Ûyotinde 3 hitabı vardır. Şayet mûfessirler, bu kuralın genellikle geçerli oldu­ğunu söylemek İstiyorsa bu doğrudur.

[216] el-itkan, 1/29. , .

[217] eİ-Burhan, 1/189.

[218] el-Burhan, 1/188. Mana ve üslüb bakımından Mekkî olması daha muhtemeldir.

[219] Genelde geçerli olan bu alâmetler hakkında Brockelmann´n İslâm Ansiklopedisinde) güzel görüşleri vardır. Uslûb çalışması açısından bu görüşlerin birçoğu doğrudur. (Bk. Enclopediö da l´slam, ort Arabîe, 44/a.)

[220] el-ltkon, 1/29´ .

[221] el-Burhan, 1/188, ´ ´

[222] el-Bakara, Alû İmrân, en-Ni*ö;, el-Maido ve et-Tevb« sûrelerind» olduğu gibi.

[223] el-En´am: 33.

[224] el-En´am: 34.

[225] et-Hicr: 14-15.

[226] Burada okumaktan maksat, Allah´tan gelen bir ilham ile Peygamberin, vahyin getir­diğini okumasıdır. Yoksa, bir kitaptan okuma şeklinde değildir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) ûmmî idi: okuma-yazma bilmezdi. Onun için Cebrail´e: «Okuyucu değilim» kar­şılığım vermiştir. Bu konuda Buhl´un İslâm Ansiklopedisinde yazdığı makaleye katı­lıyoruz. (Bk. Buhl, Encyclopedie de l´İslâm, 2/1124).

[227] Kars. Tefsiru´l-Taberî, 30/161.

[228] Vahiy konusuna bk. Ayrıca karş. Sahihu´l-Buharî, 6/101.

[229] Karş. Tefsîrupt-Taborî, 29/90.

[230] Bk. Tefsiru´r-Râzî. 8/337.

[231] Henüz erken dönemlerde; Mekkenin ilk merhalesinde âyet-i kerime islâm dâvasının genel ve âlemşümul bir dâva olduğunu belirtiyor. «O, âlemlere bir öğüttür» âyetinin. zikrettiğimiz İslâm dâvasının alemşumulluğundan başka bir izahı yoktur. Yine alem-şumûlluk konusunda yahudilerin etkisi olduğu zannının da tutarlı bir tarafı yoktur. Çünkü bu sûrenin Mekkî oluşunda âlimler ittifak halindedir. Hatla Mekkenin ilk mer­halesinde indiği kesindir. Müsteşriklerin kendileri bile burada âdetleri olan jurnalcili­ğe fırsat bulamamış hepsi bu sûreyi Mekkîlerin İlk merhalesi içerisinde zikretmiş­lerdir. Ama yine de bazıları. Acaba «âlemlerden» maksat alemşumulluk değil de çev­renin hepsi olamaz mı? Acaba bu kelime Fransızcadaki «monde» kelimesinin kar­şılığı olamaz mı? şeklinde soru sormaktan geri kalmıyor. Yine de bu âyetin İslâml ufukların genişliğini açıklamada büyük bir değere sahip olduğunu itiraf etmek mec­buriyetini hissediyorlar. (Bk. Blachere, Trad., 2/39.

[232] Sûrenin tefsiri için bk. el-Beyzavî, 2/398 ve en Nesefî, 4/260. ´

[233] Burada sözün gelişinden İslâm dâvasının henüz Mekkî merhalenin başlangıcında alemşümul ve akidesinin de, semavî dinlerin akidelerinin aynı olduğu anlaşılıyor. Ayrıca burada Hz. İbrahim ile Hz. Musa´nın sahifelerinden bahsedilmektedir. Kur´an-ı Kerim, yahudilerin Peygamberi Hz. Musa´nın sahifelerinden bahsetmek için Peygamberin Medine´ye hicret edip yahudilerle karşılaşmasını beklememiş aksine, dâvanın âlemşumulluğunu ve akidenin birliğini pekiştirmek için daha Mekke´de Hz. Musa ile Hz. ibrahim´den bahsetmiştir. (Bk. Horovits, Koronische Untersuchengen, s. 68).

[234] Sûrenin Tefsiri için bk. Tefsiru´t-Taberî, 30/138.

[235] Kars. Tefsiru´r-Râzî, ´8/428.

[236] Sûrenin tefsiri için bk. el-Keşşâf, 4/328.

[237] «et-Tekâsür» sûresinin tefsiri için bk. el-Keşşâf, 4/230.

[238] Bk. Tefsîru´r-Râzî, 7/690; en-Nesefî, 3/82; et-Taberi, 27/24.

[239] Burada da Cebrail fen bariz vasıflarıyla zikredilmiş oma ismiyle anilmarrtışttr. Mu-semmâ, isme ihtiyaç bırakmamıştır. Yaratılış şekli, zatının özünün yerin© kaim ol­muştur. Nitekim «et-Tekâsür» sûresinde de ayni yol takip edilmiş, orada da gayb hakikatlerinin anlatımında tedrici bir yo! izlenmiştir.

[240] Sayın okuyucum müsteşrik Caetani´nin, müslüman mufessirlerin bu sûre hakkında dinî vs sembolik anlam taşıyan tefsirlerine karşı çıkarak ve hiçbir delile dayanmadan bu yerirj Mekke´ye yakın ve «Sidretu´l-Munteha» ismini taşıyan bir yer olduğunda İsrar ettiğini gördüğü zaman hayretin son bulmayacaktır. (Bk. Caetani, Annalı deli" islâm, s. 231.)

[241] Kur´amn ilgîncliklerindendir ki - çeşitli yerlerde -Melekleri cem-l müennes salimin vastedildiği gibi vasfetmesidir. Bunu bu sûresinin ilk âyeti olan « U* O´il-JU » âye­tinde ve el-Murselât Suresinin ilk âyetinde müşahade ediyoruz. Müfes-sirler müenneslik emarelerini, sıfatlan bu olan meleklerden bazı gurup­ları kasdetmekle izah etmişlerdir. Aslında bu izahları uzak değildir. Arap dilinde bunun pekçok benzerleri vardır. Lâkin -Allahu alem- bize öyle geliyor ki, Kur´an, onların zikrettikleri sebepten daha derin bir sırrı gözetmiştir. O. Arap mitolojisinin melekleri dişi saymasının saçmalığına kesinlikle inanmaktadır. Bu düşüncenin özüne ve temeline saldırıp onu iptal ettikten sonra artık melekler için müennes lafız mı kullanmış yoksa müzekker lafız mı kullanmış bu bir şeyi değiştir­mez. Ayrıca Kur´an-ı Kerim meleklerin müennesliğini kesinlikle reddetmişse bu, on­ların müzekker olduğunu ileri sürmüş olması anlamına gelmez. Çünkü melekler gayb âlemindendir ve bu konuda Kur´anda yahut Masumun dili üzere bir açıklama yoksa kesin bir hükme varmamız mümkün değildir. Alah, meleklerin cinsini tesbit etmeklo bizi sorumlu tutmamıştır: Dişi midirler, erkek midirler? Bu sorular üzerinde durma­malıyız. Aksine, Allah´a itaat hususunda bazı, vazifelerini zikrederken bazen onları müenneslik alâmetleriyle bazen de müzekkerlik emareleriyle zikretmiştir. Nite­kim Alah´ın huzurunda saf halinde dizilmelerini bu sûrenin başında ifadesiyle cem-i müennes salim olarak, ayni sûrenin sonlarında da meleklerin dili üzere denilmiştir ki cem-i müzekker sığası kutlanılmıştır. Ayrıca meleklerin müzekker lafzıyla kullanılması daha çoktur. Meselâ:

[242] Bu kitabın «Vahiy Vakıası» bölümüne bak.

[243] Bu Sûrenin tefsiri İçin bk. et-Taberî, 30/32. Ayrıca karş. ez-Zamahşerî, 4/184.

[244] Müberek Meyvelerle incir ve Zeytine, işaret edilmektedir. Özellikle onlardan maksat yetiştikleri yer olan Şam civarındaki Tin dağı ile Beytu´l-Makdisteki Zeytûn dağına işaret ise. Mukaddes mekânlardan maksat da, Sînâ dağı ve emîn belde olan Mekke´­dir. «et-Tîn» ve «ez-Zeytûn» hakkındaki ihtilâf meşhurdur. Ancak cnlar hakkında ka­bul edeceğimiz, et-Taberî´nİn kabul ettiği şu görüştür: «Bizce bu konuda doğru gö­rü? şudur: «et-Tîn, yenen incirdir. Ez-Zeytun ise. kendisinden, yağ çıkartılan Zeytin­dir. Günkü Arapların bu kelimelerden anladıkları budur. Ne Tin diye isimlendirilen bir dağ vardır vs ne de Zeytûn diye isimlendirilen bir dağ vardır. Ancak biri çıkıp: Rabbımız incir ve zeytine yemin etmiş ve buradaki yeminden maksat İncir ve zeyti­nin yetiştiği yerlerdir* derse o başka» (Tefsîru´t-Tcherî, 30/154}.

[245] Bu aûrsmrı telsin için bek: es-Suyutî, ed-Durru´l-Mensûr,´4/365; er-Râzî, S/431.

[246] Bk. Burada er-Razî 8/259 vd. Müracaat et.

[247] el-Kıyame sûresinin tefsiri ipin bk, et-Taberi, 29/108. Ayrıca karş. el-Keşşaf, 4/IP3 ve en-Nesefî, 4/235.

[248] Sûrenin yemin matlaının tefslriyle ilgili olarak ot-Taberî. 29/140 ile er-Razî, 8/288 v© ez-Zamahşerî arasındo bir karşılaştırmaap. Bizim seçtiğimiz görüş,ez-Zamahşerî´nin görüşüne yakındır.

[249] Anlattığımız bu tabloya şu öyet-i kerime işaret etmektedir: «O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir, konak gibi de büyüktüm (Bk. el-Keşşâf, 4/174.}

[250] el-Murselât sûresinin tefsiri için bk. et-Taberi, 29/140; en-Nesefî, 4/241. Kars. el-Bey-zâvî, 2/377; ez-Zamahşert

[251] Kölelerin âzâd edilmelerine çağrının, islâmin çok erken döneminde başladığı ve he-nûz o zaman Müslümanların baskı altında ve zayıf durumda oldukları dikkat çeki­cidir.

[252] el-Beled sûresinin tefsiri için bk. et-Taberî, 30/123. Ayrıca karş. er-Râzî, 8/403.

[253] el-Hicr sûresinin tefsiri için bk. et-Taberî, 14/1; er-Rözî, 5/253.

[254] Bununla Allah´ın şu âyeterine işaret ediyoruz: «İnkâr edenler, keşke müslüman ol­saydık temennisinde bulunacaklardır. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit on­ları avundursun; ilerde öğrenecekler.»

[255] Müşrikler, Peygamberden meleklerin inmesini İstedikleri zaman Kur´an-ı Kerim on-iara şu cevabı vermiştir: cBiz o melekleri ancak gerekince veririz. O zaman da ken­dilerdi (ne) mühlet verilmez» Melekler, yalancılara ancak azab vermek üzere iner­ler, indikleri zaman da ne mühlet verme vardır ve ne de beklomo. (Kars. eMabe-ri, 14/6).

[256] el-Keşşâî´ın, 2/312 deki şu sözüyle karşılaştır: «Yani o müşrikler inatlarında o kadar

aşırı gittiler ki, şayet onlara göğün kapılarından biri açılsa, onlara bu kapıdan göğe yükselme müyessir kılınsa ve gözleriyle birtakım şeyleri görseler yine şöyle diyecek­lerdir: O gördüklerimiz gerçek değil ki, bize öyle geldi, bir

hayaldi o kadar. Aslında Muhammed bizi büyüledi.*

[257] Abdullah b. Mesud. tBiz aşılayıcı rüzgârlar gönderdik» âyetiyle ilgili olarak şöyle de­mektedir: «Rüzgâr

gönderilir ve bu rüzgâr gökten suyu yüklenir, sonra da bulutun harekete geçişi gibi harekete geçip yürür ve kartalın (havada) tur atışı gibi tur atar.* İbnu Abbas, İbrahim en-Nah´î ve Katade ayni şeyi söyler. (Tefsîru´bnu Kesîr, 2/549}.

[258] Kars. et-Taberî. 14/24.

[259] «Tekrarlanan Yecii»nin te´vili ile ilgili olarak bk. et-Taberî, 14/35-41; Ayrıca karş. İb-nu Kesîr, 2/557. Tercih edilen, et-Taberî´nin görüşü olup şöyledir: Tekrar edilen Ye­diden inaksal, Fatiha sûresinin âyetleridir: Onlar da yedi olup namazın her rekâtında tekrar edilmektedirler.

[260] O halde ilk merhale ile orta merhale arasındaki fark, orta merhalede delillerin taf­silatlı bir şekilde sıralanmasıdır. Allah´ın tevhidi, vahiy, kıyamet, ölümden sonra di­riliş ve ceza yahut mükâfat, bütün bunlar vahyin başlangıcında da sözkonusu edil­miş lâkin tafsilata girilmemiştir. O halde maksat, düşünmeyi tahrik ve îevhid akide­sine dikkatleri çekmektir. Tâ ki müşrikler bu konuda mukaddime olabilecek şeyler Öğrensinler ve Kur´an ondan sonra delillerle bunları isbatlasm.

[261] Bu faslın başka bir yerinde Mekkı merhalelerin sonuncusuna ait sûreieri serdettik: es-Sâffât, ez-Zuhruf, ed-Duhân, ez-Zâriyât, el-Kehf, İbrahim ve es-Secde sûresi. Mu-fessirie tarihçiler bu sûrelerin Mekkî son dönemlere ait olduklarına dair ittifak halin­de oldukları için onlaria yetindik.

[262] âyetinin tefsirinde et-Toberî´nin seçtiği görüş budur. Bk. et-Taberî, 23/22.

[263] Burada geçen «zikir» kelimesi umûmî bir mona ifade eden bir kelime olup onunla Allah´ı hatırlatan ve Allah´ın Peygamberlerine gönderdiği vahyi kapsayan, semavî ki­taplar kastedilir. Bu lafzın kapsamına öncelikle Kur´an-ı Kerim girdiği halde onu Kur´-an´la tahsis etmek için bir sebep yoktur. Kars. Ibnu Kesîr, 4/2.

[264] es-Saffât: 5. et-Taberî bu âyetin tefsirinde (23/23.) şöyle demektedir: «Doğuların Rabbı» sözünden maksat; Allah´ın, kış ve yaz aylarında güneşin doğuş ve batış yerlerini ve bunlar neticesinde doğan faydaları düzenlemesidir. Âyette batıların (güneşin battığı yerlerin) zikredilmemesi, sözün gelişinden anlaşılmalarından dola­yıdır.

[265] et-Taberî, «Onda ne bir başağrısı var ve ne de ondan dolayı sarhoş oiacaklar» âye­tinin tefsirinde şöyle demektedir. Bu içkiler dünya içkileri gibi sarhoş etmeyecek­tir. Onun için ondan diledikleri kadar içebileceklerdir... (et-Taberî, 23/35.)

[266] İbnu Kesîr şöyle demektedir: «Kur´an-ı Kerim bu ağacın meyvelerini - muhatapiarca bilinmiyorsa bile- Şeytan başlarına benzetmektedir. Çünkü herkesin kalbinde şeytan­ların çok çirkin olduğu hükmü kesindir.» (Bk. ibnu Kesîr, 4/10).

[267] Hz. Yunus kıssasının tefsiri için bk. et-Taberî, 23/63.

[268] Âlimlerin vs müfessirlerin coğuniuğunca meşhur olan kavle göre kurban edilmek is­tenen Hz. İsmail´dir. Ancak müfessirlerin önderi et-Taberî, Hz. İshak olduğunu söyle­yenlerin delillerini zikrettikten sonra Hz, ismail olduğunu söyüyenlerin getirdikleri de­lillere itiraz eder ve Hz. İshak olduğunu söyleyenleri destekler. Getirdiği deliller için bk. et-Taberî, 23/51-55.

[269] es-Saffât: 105.

[270] Kur´an´m hayret verici bir durumudur ki -değişik yerlerde - melekleri muennes ço­ğulun nitelendiği şekilde nitelenmektedir. Nitekim bunu, es-Saffât sûresi İle el-Mur-selât sûresinin baş taraflarında müşahede ediyoruz. Müfessirler te´nis alametleri kullanılmış olmasını, bu sıfatlarla tavsif edilen melekler guruplarıyla izah etmekte­dirler. Aslında bu izah uzak bir ihtimal değildir. Arap dilinde benzeri durumlar pek çoktur. Lâkin bize öyle geliyor ki - Allahu a´lem - Kuran-ı Kerim, zikrettikleri sırdan daha derin bir gaye gütmektedir. Arablann, meleklerin müennes olduklarına dair masallarının temelsizliği isbatlandıktan sonra, düşüncenin özüne saldırıp onu teme­linden yıktıktan sonra artık lafız olarak onları müonnes lafızla yahut müzekker lafız­la zikretmesi önemli değildir. Ayrıca Kur´an-ı Kerimin meleklerin müennesliğini red­detmesinden hareketle onların müzekker olduklarına dair kesin hüküm veremeyiz. Çünkü melekier gayb âleminden olup bu alem hakkında kesin hüküm verebilmemiz için Kur´an´da veya Rasûlüllah´ın hadislerinde sarih bir ifadeye rastlamamız gerekir. Ayrıca ne Allah ve ne de Rasûlü meleklerin cinsiyetini tesbit etmemizi emretmiyor.

Kur´an´m hayret verici bir durumudur ki -değişik yerlerde - melekleri muennes ço­ğulun nitelendiği şekilde nitelenmektedir. Nitekim bunu, es-Saffât sûresi İle el-Mur-selât sûresinin baş taraflarında müşahede ediyoruz. Müfessirler te´nis alametleri kullanılmış olmasını, bu sıfatlarla tavsif edilen melekler guruplarıyla izah etmekte­dirler. Aslında bu izah uzak bir ihtimal değildir. Arap dilinde benzeri durumlar pek çoktur. Lâkin bize öyle geliyor ki - Allahu a´lem - Kuran-ı Kerim, zikrettikleri sırdan daha derin bir gaye gütmektedir. Arablann, meleklerin müennes olduklarına dair masallarının temelsizliği isbatlandıktan sonra, düşüncenin özüne saldırıp onu teme­linden yıktıktan sonra artık lafız olarak onları müonnes lafızla yahut müzekker lafız­la zikretmesi önemli değildir. Ayrıca Kur´an-ı Kerimin meleklerin müennesliğini red­detmesinden hareketle onların müzekker olduklarına dair kesin hüküm veremeyiz. Çünkü melekier gayb âleminden olup bu alem hakkında kesin hüküm verebilmemiz için Kur´an´da veya Rasûlüllah´ın hadislerinde sarih bir ifadeye rastlamamız gerekir. Ayrıca ne Allah ve ne de Rasûlü meleklerin cinsiyetini tesbit etmemizi emretmiyor.

[271] Dipnotlarda el-Taberî ve İbnu Kesir´in yaptıkları tefsirlere yaptığımız değinmelere ek olarak es-Saffât süresiyle ilgili tefsirler için bk. er-Râzî, 7/118; el-Beyzâvî, 2/167; en-Nesefî, 4/13.

[272] İbnu İshak şöyle demektedir: «Allah oğul edindi» diyenler, Arap müşrikleridir. Çünkü onlar şöyle derler: Bizler

meleklere tapıyoruz ve onlar da Allah´ın kızlarıdır. Bk. İbnu Kesir, 3/71.

[273] Ashab-ı Kehf kıssası, beynelmilel bir kıssadır. Hirisîiyanlık hikayeleriyle onu tanır. Moğol ülkesinin çeşitli bölgelerine kadar yayılması takdir edilmiştir. Miladî beşinci asırda yazılan ve bu kıssayı anlatan hiristiyan rivayete göre bu gençlerin sayısı yedi olup İki osır boyunca mağarada uyuyakalmışlardır. Uyumaya başlamaları İmpara-

tor Dakyamus (249-251) zamanında başlamış ve milâdî 196 yılından sonra Teodisyus zamanında uyanmışlardır. (Bk. Massignon, Recherche sur la valeur eschatologigue des Sept Dormants, dans Actes xxe Cangres des Orientalistes, s. 302.J

[274] Kars. et-Taberî, 15/139.

[275] Kars. İbnu Kesîr, 4/76-77.

[276] Kars. ei-Keşşaf, 2/384.

[277] Tefsir ehü «rakımu den maksadın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları­na göre, bir kasaba veya vadinin ismidir. Bazılarına göre, Ashab-ı Kehfin dağıdır. Başkalarına göre ise, o, Ashab-ı Kehfin kıssasının yazıldığı sonra da mağaranın ka­pısına konduğu taştan kitabedir. Müfessirlerin imamı et-Taberî, bu son görüşün en doğru görüş olduğunu söyler. (Tefsîru´t-Taberî, 15/132.)

[278] Tefsir ehiinin bundan ■anladıkları budur. Bu konudaki rivayetler için bk. et-Taberî, 15/130.

[279] eî-Taberî, «Onlar hakkında bu kısaca anlatılanların dışında, kimseyle tartışma ve on­lar hakkında kimseden birşey sorma» âyetini tefsir ederken şöyle demektedri: Aliah. Peygamberine buyuruyor ki: Ey Muhammed mağara ehlinin sayısı hakkında Kitap Ehli ile tartışma.» et-Taberî, 15/150.

[280] Kars, İbnu´Kesîr, 3/79.

[281] Kur´an-ı Kerim İki denizin birleştiği yeri zikretmemîştir. Bu hususa dalmaya da ihti­yaç yoktur. Ancak tarih bilgimizin ışığında burasının, Akabe halici ile Süveyş halici­nin birleştiği yer olduğunu çıkarıyoruz. Bu gibi durumlarda tefsirlere müracaat et meye de gerek yoktur. Çünkü bu gibi durumlarda tefsir kitaplarında ileri sürülen gö­rüşlerin çoğu karanlığa taş atmaktır. et-Taberİ´nin tefsirinin kendisini de bunun dı­şında mutataa edemiyoruz. Misal olarak bk. et-Taberî, 15/176.

[282] Kars. el-Keşşâf, 2/396.

[283] İbnu Kesîr, Yüce Allah´ın Hz. Musa´nın dili üzere söylediği: «Diieseydin buna karşı bir ücret alırdın» sözünün tefsirinde şöyle der: Yani bu işi bizi misafir etmeleri kar­şılığında yapmalıydın, onlara bedava bu işi yapmamalıydın. (Bk. İbnu Kesîr, 3/98.)

[284] Bk. Tarafımızdan tahkik ediisn İbnu´I-Kayyım´in Ahkâmu Ehli´z-Zimme isimli kitabı, s. 531. Ayrıca karş. Ibnu´l-Kayyim, Şifau´l-AİÎI, s. 284.

[285] Lâkin müfessirler temini susarak geçiştirmemiş ve ana «Hızır» ismini vermişlerdir. Bu isimlendirme, insanların nesilden nesile aktordığt ve olaylarını gittikçe büyüttüğü hikâyelere dayanarak verilmiştir. Halk arasında Hızır kıssasının naşı! büyütüldüğüyle ilgili müsteşrik VVensinck´in güze! bir araştırması vardır. (Bk. wensirtck, Encycl, de l´lslöm, 2/912).

[286] Bu açıklama, hemzeli olarak «> kıraatine uygun düşebilir. Lâkin bazı bölgeler tyas lı olarak s ^L »şeklinde okumuşlar ki, bu, sıcak anlamına gelir. Müfessirle-rin önderi et-Taberî her iki kıraetin sahih olduğuna işaret eder ve sebep olarak şu­nu ileri sürer: «Güneşin, sıcak ve siyah yapışkan çamuru bulunan bir kaynar suda batması caizdir. Böylece okuyucu « demekle o kaynar suya ait olan sıcaklıkla onu tavsif etmiş olur. Böylece hem sıcak ve hem de çamurlu olduğu anlaşılmaktadır. et-Taberî, daha sonra her iki kıraatle İlgili rivayetleri zikre­der. (Tefsîru´t-Taberî, 16/10.)

[287] Onun için bu lafızlarla ne murad edildiği hususunda tefsir kitaplarına müracat etmo ihtiyacinı duymuyoruz.

[288] Bununla birlikte bazı cahil müfessirler bu mü´min ve mütedeyyin Zulkarneyn ile Ma­kedonyalı Putperest meşhur İskenderi biribirine karıştırmışlardır. Ayrıca bu karıştır­maları, bazı müsteşriklerin araştırmalarında İleri-geri konuşmalarına fırsat vermiştir. Misal olarak bk. Decourdemanche kJ.A.b La leğende d´Alexandre enez les Musul-mans, dans la Revue de l´HIstoir© des Religions, 4/1882, 98.

[289] Karş-İbnu Kesîr, 3/71.

[290]İki adamdan ve iki bahçeden sözeden âyetler bunu gayet beliğ bir uslûbla tasvir et­mektedir. İnanmış fakir kişi İki bahçe sahibi mağrur kişiye şöyle diyor: «Malca ve ev­latça beni kendinden aşağı görüyorsan, Rabbimin bana senin bağından daha hayırlı­sını vermesi, (seninkinin) üstüne ise, gökten yıldırımlar göndererek (bağının) kaypak (yalçın) bir toprak haline gelmesi, beklenen birşeydir.» Nihayet o mağrurun bol mey­ve veren bahçesi bozulmuş, çardakları yere çökmüştür. (Bk. e!-Keşsâf, 2/389).

[291] Yüce Allah´ın şu sözünde dünya hayatı İçin verilen şu darbı meselde olduğu gibi: «Onlara dünya hayatının misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda, rüzgârın savuracağı çerçöpe döner.» Bu âyetlerin tefsirine bk. el-Kessâf, 2/392.

[292] Sûrede buna en açık misal. Yüce Allah´ın şu sözüdür: eSabah akşam Rablerlnin rı­zasını dileyerek O´na yalvaranlarla beraber sen de sabret.» Bu Rabbânî hitabta zikir ehliyle oturup kalkmak emredilmektedir. Çünkü hak dâvası, onlar gibilerin omuzların­da yükselir, ister fakir olsunlar, ister zengin olsunlar ve ister güçlü olsunlar, İster zayıf olsunlar farketmez. (Kars. Ibnu Kesîr, 3/80.)

[293] «Ey Muhammedi «Size, amelce en cok kayıpta bulunanları haber verelim mi?» de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanır­lar.» âyetinin tefsirinde et-Taberi şöyle demektedir: «Bu sözle, isabetli davrandığını ve davranışıyla Allah´a itaat ettiğini ve O´nun rızasını kazandığını sanan, halbuki o davranışıyla Allah´ı kızdıran ve iman ehlinden uzaklaşan kimse kastedilmiştir.» {Bk. et-Taberi, 16/28}.

[294] Bu sûrenin belli başlı meseleleri için bk. Tefsîru´r-Râzî, 5/213.

[295] Bu, şu âyetlerde dile getirilmektedir. «And olsun ki Musa´yı âyetlerimize. «Milletini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve Allah´ın günlerini oniara hatırlat» diye göndermiş­tik, Bunlarda, çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır» «Allah´ın gün­lerini onlara hatırlat.» sözünden.ne kasdedildiğî hususunda bk. et-Taberi, 13/122. ´ İbrahim (a.s.)

[296] Kars. İbnu Kesîr, 2/540.

[297] Kars. el´Kesşâf. 2/303.

[298] ibrahim sûresinin tefeiriyto Hgffi atrfta butunctuğurauz tefsir kitaptanna ek otarctk bk. el-Beyz&vî, 485; en-Nesefî, 2/195.

[299] Bu konular için «Nasih ve Mensuh» diye isimlendirdiğimiz müstakil bir koflu ayırdı.

[300] Kars. Tefsîru´r-Râzî, 4/346.

[301] Bu sûrenin tefşiriyie ilgili olarak bk: et-Taberi, 9/114, en-Nosefî, 2/71; el-Beyzâvî, s..

[302] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 133-185.

[303] zeş. &âftr, Fussilet, eş-Şûrâ, ez-Zuhrırî, eö-Duhan, «I-Ccsiye ve ef-A´tvkSf

[304] el-Bakara, Âlu İmrân, el-Ankebut, er-Rûm, Lokman ve es~Seccfe

[305] eş-Şuara´ ve ©l-Kasas.

[306] Bk. el-Keşşâf, 1/16.

[307] Nasiruddin Ebû Sciti Abdullah b. Umar el~Beyzâvî: Meşhur tefsirin yararı oîup H. 6S5 yılında vefat etmiştir. Tefsir bölümünde ondan söz edilecektir.

Nasiruddin Ebû Sciti Abdullah b. Umar el~Beyzâvî: Meşhur tefsirin yararı oîup H. 6S5 yılında vefat etmiştir. Tefsir bölümünde ondan söz edilecektir.

[308] Müceddid İrnam TokEyyuddin Ahmed b. Teyrniyye ei-Herrânî ed-Dımeşkî, Faydalı bir­çok eserin müellifi olup H. 728 yılında vefat etmiştir. Fransız müsteşrik Henri La-oust İbnu Teymlyye´nin hayatı, İçtimaî ve siyasî görüşleriyle İlgili değerii bir eser yazmıştır. (Henri Laoust, Esçai sur les doctrines socta-les et poHtiques d´lbn Taimi-ya, ie Caire 1939.

[309] Yûsuf b. Abdurrahman, Ebul-Haccâc: Şam´ın köylerinden el-Mİzz´e nisbetle el-Miz-zî diye meşhurdur. H. 742 yılmda vefat etmiştir, (Bk. er-Risâ(etu*l-Mustatrafe, s. 126). İbnu Teymiyye el-Mizzî´nin bu görüşü desteklediktertoe dair bk. İbnu Kesir, 2/38.

[310] Boğaz harfleri attı ta-ne oiup: harfterkMr.

[311] M&b-mus harfter on oiup Cümlesirmı harftendir. Geri kfltan

horffer ise. Sesli harflerdir.

[312] el-Keşş6f, bu konudaki izahını uzunca yapar., Bk. el-Keşşâi 1/17. Ayrıca bk. el-Bur-han, 1/165-166.

[313] el-ltkan, 2/13.

[314] Bk. el-Menâr, 8/302.

[315] el-ltkan, ?./16, «el-Huveyyîn olması do mümkündür. İmam Fahruddin er-Râzî´nln dos­tu olup. Fakîh ve münazaracıdır. İsmi, Ahmed b. Halil b. Saâde´dir. H. 627 yıhnda vefat etmiştir. (Şezerâtu´z-Zeheb, 5/183).

[316] el-ltkan, 2/16:

[317] el-ftkan, 2/16.

[318] Bk. Tefsîru´l-Âtûsî, 1/104. .

[319] İbnu Hacer e!-Aska!ânİ, Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ali ..Şthabu´d-Din Ebu´l-Faz!: Hadis imamlarından ve hafızianndandır. Hal tercemesi yukarıda geçti.

[320] el-ltkan, 2/16.

[321] Âîûsî tefsirinden naklen, 1/101. ibnu Arabî, Mubammed b. Ali b. Muhammed el-Hate-mı et-Tâî ef-Endelûsî Ebu Bekr: eş-Şeyhul-Ekber oiarak lakablandınlmışîır. Dörtyüz civarında olup en meşhuru ee[-Futûhatu´l-Mekkîyye>> dür. H. 638 de vefat etmiştir. {Bk. Fevâtu´l-Vefeyât, 2/241).

[322] Âlûsî tefsirinden naklen, 1/102.

[323] el-İtkan, 2/13.

[324] el-Burhan, 1/174.

[325] et-Taberî, 4/177.

[326] Müsteşrik Bauar de bu ihtimali almıştır. Bk. Bauor, Über die Amordung der Suren und´uber di geheımnisvollen Buchstaben in ûoran. İn (Z«ltschrift der Deutschen Morgenlândischen gessüscrıaft), LxxV, Leipzig, 1921, p. 19.

[327] Bu değişik görüşler için bk. el-ftkan, 2/14. Müsteşrik Schwally´nin görüşleri için do bk. Geschichte des Oorans. 2/71.

[328] Ebu´l-Kasım Burhanu´d-Din Mahmud b. Hamza b. Nasr el-Kirmanî eş-Şafiî, Tâcu´l-Kurra olarak lakablandırılır. H. 500 tarihinden sonra vefat etmiştir. (Bk, Buğyetu´!-Vuât, s. 113).

[329] el-ltkan, 2/13.

[330] Tefsîru´t-Taberî, 11/57. (Bk. el-ltkan, 2/13).

[331] Bu görüşler için bk. el-Itkan, 2/14.

[332] Bk. Loth «O.», Tabari´s Korans Commentar´in (Zeitschrift der Deutschen... etc.J xxxv, P. 609 (Cf. Blach., kıtro. Cro., P. 148, Note 200.)

[333] Kadı el-Bakillânî de buna benzer şahsî tevillere ve zorlanmalara girişmektedir. (Bk. Tefsiru´r-Râzî 4/177) el-Bakillânî gibi bir zatın böyle tevillere kapılmasını nasıl garip­semeyelim ki meselâ nın manasının olduğunu söylemektedir. Çün-

harfi dokuz, narfi altl karşılığındadır. Bu İki sayının toplamıondört otup ayın ondördüne işaretmiş?! (Bk. el-ltkan, 2/18.)

[334] İbnu Kesîr, 1/36. (Ayrıca bk. el-ltkan, 2/15).

[335] el-ltkan, 2/152. İbnu Atiyye Abdulhak b. Ğaiib b. Abdfr-RaÛf: ael-Muharraru´l-Ve-cîz» isminde bir tefsiri vardır. İbnu Atiyye, 546 yılında Medine´de vefat etmiştir.

[336] el-ltkan, 2/15.

[337] Bk. Tefsîru´t-Taberi, 1/67 ve ibnu Kesîr, 1/36.

[338] Geschicte des ûorans, iere ed., p. 215.

[339] Cf. Blach., Intro., Cor.. P. 118.

[340] Hircshfelcl, New Researclıes into the Compositîon and Exegesis of the Qoran. A sia-tic Monographs, t. III, Londan 1302, P. 142.

[341] leCoran, Introduction, P. 148.

[342] İd. İbid., P. 149. ´

[343] el-ltkan, 2/15.

[344] el-ltkan, 2/17.

[345] Bk. el-ltkan, 2/17. e]-Menar tefsiri, İhya´nın Şerhinden naklederek (c. 8, s. 302} bu görüşün sahibinin el-Harbî olduğunu zikreder. Bu zatın «el-Hûbî» olabileceği ihtima­lini daha önce belirtmiştik. Bu gibi yanlışlara kitaplarda cokco rastlanır.

[346] el-ltkan, 2/17.

[347] Tefsım´l-Menar, 8/303.

[348] Muhammed b. el-Hasen b. Abdillah b. Ravk er-Râsibî er-Ravki: Muhaddis olup H. 163 yılında vefat etmiştir.

[349] Muhammed b. el-Mjistenîr: Meşhur dil âllmlerîndendir. Basra ekolüne mensuptu. H. 206 yılında vefat etmiştir.

[350] Tefsiru´l-Menâr, 8/302.

[351] el-Burhan, 1/175!

el-Burhan, 1/175!

[352] el-ltkan, 2/17.

[353] Tefsîru´t-Taberi, 1/69.

[354] İbnu Kesîr, 1/37.

[355] Tefsıru´l-Menar, 8/299.

[356] Bu, Meryem, el-Ankebût, er-Rûm ve Nûn sûreleri için de geçerlidir. Çünkü bu sûre­ler ne kadar Kitabın zikri ile başlamıyorlarsa da vahyin ve Peygamberliğin isbatı ile ilgili manalar ihtiva etmektedirler. Daha geniş bilgi için bk. Tefsîru´l-Menâr, 8/296-298.

. İmam ez-Zerkeşî de, el-Burhan´da (c. 1, s. 170) buna dikkat çekerek şöyle de­miştir: «Bilesin ki, Kur´an´ın geleneği, bu harflerden sonra Kur´an-ı Kerim´den bah-setmesidir.»

[357] ez-Zehravân sûrelerinin, meşhur olduğu üzere Medine´de inen ilk sûrelerden olduk­larını kabul edersek bu görüş daha da açıklık kazanmaktadır. Bu sûrelerin, bu harf­lerle başlamasıyla yahudileri yeni dine karşı uyarma konusunda ilâhî hikmet ta­mamlanmış olmaktadır. Böylece yeni dine önem verip ona kuiak vermeleri sağlan­mıştır. Bu sebeple ez-Zehrövân´dan sonra inen sûrelerde bu harflerin mevcut olma­masının hikmeti de apaçık ortaya çıkmaktadır.

[358] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 186-194.

[359] el-ltkan, 1/138. Ayrıca bk. ez-Zurkânî ala Muvatta´ Malik, 1/134.

[360] Mekkî´nin, bu kıraatin şöhret bulup diğerlerinin şöhret bulmamasının sebepleri ko­nusundaki yorumu için bk. el-Burhan, 1/329.

[361] ei-ltkan, 1/138.

[362] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/443.

[363] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/423-425.

[364] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/288-292.

[365] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 2/386-389.

[366] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/261-263.

[367] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ. 1/346-349.

[368] el-Burhan, 1/329. Ayrıca Kars. Blachere, İntro, Cor.. s. 117.

[369] e!-Burhan, 1/329. el-Kısaî´nin haitercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/535-540. Bu yedi kıraatin senedi için de bk. ed-Dânî, et-Teysîr fi´l-Kıraâtİ´s-Seb´, s. 8 vd.

[370] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 1/272.

[371] Haltercemesi için bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 2/382.

[372] Hasan b. Ebi´l-Hasen Yesâr el-Basrî olup Ensâr´ın Mevlâsıdır. Tabiînin büyüklerin­den ve zûhdle şöhret bulan âlimlerindandîr.

[373] İbnu Muhaysın, Mücahid ve Derbos´tan ders almıştır ve Ebu Amr´ın hocasıdır.

[374] Nahivci olup Bağdad´lıdır. Ebu Amr ve Hamza´dan ders almış ve ed-Dûrî ile es-Sûsî-ye hocalık yapmıştır.

[375] Üstadı İbnu Şenbuz´a nisbetle eş-Şenbûzî olarak bilinir. Muhammed b. Ahmed b. İb­rahim b. yûsuf b. Abbas el-Bağdadîdır. (Bk. en-Neşr, 1/122).

[376] Ebu Amr ed-Dânî´nin et-Teysîr s. 8 ve devamında riyayetlerin subûtu ve müşafehe ile sema hususunda alimlerin ne kadar titiz davrandıklarını gösteren yedi kıraatin senedierine dair mükemmel bir tedkiki vardır. Dileyen oraya müracaat edebilir.

[377] el-Burhan, 1/321.

[378] el-ltkan, 1/132.

[379] el-Burhan, 1/321.

[380] el-ltkan, İ/130. Misaller için bk. İthafu Fudalai´l-Beşer, s. 185. ve 217.

[381] İbnu Miksem olurak şöhret bulan Muhammed b. el-Hasan b. Yakub´dur. H. 354 yılın­da vefat etmiştir.

[382] el-ltkan, 1/132. Ayrıca bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 2/54.

[383] Muhammed b. Ahmed b. Eyyub b. Şenbûz: Bağdad´m kurrâ ve nahivcilerindendir. H. 328 yılında vefat etmiştir. (Haltercemesi İçin bk. Tabakatu´l-Kurrâ, 2/52.)

[384] Müsteşrik Blachere, buna işaret etmiş fakat bunun için mantıkî bir sebep bulama­mıştır. Bk. Blachere. İntro., Cor, p. 128, nete, 169.

Hiç şüphesiz bunun sebebi, yukarıda zikrettiğimiz üzere bu gibi konularda sa­hih rivayete itimat etmektir.

[385] el-ltkan, 1/130.

[386] Müsteşrik Bergstrasser sözkonusu kitabı Kahirede 1934 yılında neşretmiştir,

[387] Ebu´l-Feth Usman b. Cinnî: Dil âlimlerinden afup «el-Hasais» ve «Sırru´s-Smaati ve´t-Tasrif» isimli kitabtarın müellifidir. «Tevcshu´l-Kiraati´ş-Şâzze» isimli kitabının yazma bîr nüshası, Kahire´de Dârul´-Kütüb´te mevcuttur.

[388] Ebu´l-Bekö el-Ubkerî olarak şöhret bulan Abdullah b. Huseyndır. H. 616 yılında vefat etmiştir. (Haltercemesi İçin bk. Buğyetu´l-Vuât, s. 281. Sözkonusu kitabı H. 1321 yı-ltn-da Kahire´de basılmıştır.

[389] el-Burhan, 1/341.

[390] en-Nisâ Sûresi: 12. Haîs´ın kıraatinde kelimeleri yoktur.

[391] Fatır sûresi: 28. (Bk. el-Kurtubî, 14/344}.

[392] el-Burhan, 1/341.-

[393] ei-Burhan, 1/377.

[394] eMtkan, 1/141.

[395] e!-Burhan, 1/341. Bu tevildeki zorianma açıktır.

[396] Kur´an ayetlerinin sayısı hakkında ez-Zerkeşî´nin Ali, Ata´, Hamîct ve Raşid´den yap­tığı rivayetler konusunda bk. ei-Burhan, 1/251.

[397] el-Burlıan, 1/252. Ayni sayfada ez-Zerkeşt Kur´an´da en uzun ve en kısa kelimeyi nakletmektedir.

[398] El-Burhan, 1/254. ez-Zerkeşî o kadar aşırı gider ki, buna şahid olarak Yusuf Süre­sindeki âyetini zikreder ve ile kelimelerin­deki harfini harekeli olarak kabul eden kıraati söz konusu eder. İşte bu aşırılıktır ki, bu tür çalışmaları ilmî israf olarak nitelememize sebep ol­muştur.

[399] «el-Muhezzebs isimii kitap Şafiî ftkhryta İlgili olup H. 476 yılında vefat eden İbrahim b. Muhamrned eş-Şîraz´m. telifidir.

[400] e!-Burhan. 1/333,

[401] el-Burhan, 1/222. Lâkin Müsteşrikler İmam Malik´in bu fetvasını olduğundan çok büyüterek onunla, bu konuda gevşek davranan Hanefîlerin fetvaları arasında karşı­laştırmalarda bulunurlar Bk. Geschichte des Qorans, 3/108-109). (cf. Blachere, Intro., s. 114, note, 152).Mesele, Kur´an´ın ancak tevatür yoluyla sabit olduğu hususunda başla İmam Malik olmak üzere âlimierin titiz davranmalarından öte birşey değildir.

[402] eMtkan, 1/137-138.

[403] el-Burhan, 1/251.

[404] El-Burhan, 2/128. el-Bakıllâniye göre «Abdullah´a, Ubey b. Ka´b´e, Zeyd, Osman, Ali veya Rasulîah´ın akrabalarından birine, Kur´an´ın âyetlerinden birini veya bir harfini yahut onu değiştirdiğini ya da, âhâd habere.dayanarak cemaat mushafının resminin hilafına bir kıraatle okuduğunu ona nisbet etmek caiz değildir. Bu, ne duyulmuştur ve ne de caizdir. Çağımızda yaşayan alelade bir mümine bile bunun nisbet edilme­si caiz olmazken sahabeden birine nasıl nisbet edilebilir. Bk. el-Burhan, 2/127.

[405] Bk. el-ltkan, 1/129.

[406] Özet olarak ve az Dir tasarrufla el-ltkandan naklen, 1/132-133.

[407] Cumhur, yedi kıraatin mütevatir olduğu görüşündedir. (Bk. el-Burhan, 1/318.)

[408] «et-Teysir fi´i-Kıraöti´s-Sab´» kitabını müsteşrik Pretzel. tahkik ederek İstanbul´da 1930 yıiından yayınlamıştır. 8u kitap Bibüotheca İslamica´nın ikinci elidinde yer al­mıştır. Kitap, çeşitli bölgelerdeki yedi kurra´nın mezheplerini ihtiva eder. Ebu Amr ed-Dânî, kurrâdan her birinin iki rivayetini zikreder. Bk. Geschicte des Ûorans, 3/214, Sqq (cf. Blachere, Intro., Cor., P. 130, note, 172).

[409] eş-Şatibiyye, H. 590 yılında vefat eden İmam Ebu Muhammed el-Kasım eş-Şatibi´ye nisbet edilen manzumedir. eş-Şatibî, bu kitapta et-Teysir´i 1173 beyitte manzum ha­linde düzenlemiş ve ona: «Hırzu´l-Emânî ve Vechu´t-Tehanî fi´l-Kiraâtı´s-Sab´i´l-Me-sânî» ismini vermiştir. Bk. Keşfu´z-Zunûn, 1/646. Ayrıca bk. Krenkow, Encylopedie de i´lslâm, 4/349 (art. Schâtibî).

[410] Bu eser meşhur İbnu´t-Cezerî´nindir. «et-Tîbe», Yedi metni içine alan kıraatlerle bir­likte H. 1308 yılında Şeref Matbaasında basılan manzum eser olup en-Neşr kitabın­dan farklıdır.

[411] er-Rahmân sûresi: 76 Hafs kıraati şöyledir

[412] et-Tevbe sûresi: 128. Hafs kıraati şöyledir fe harfinin zammı ile.

[413] Yûnus sûresi: 92. Hafs kıraati şöyledir:

[414] Ebu´i-Fadl Muhammed b. Ca´fer el-Huzaî´. «el-Muntehâ» isimii- kitabın müelliiidir. Kendisinden önce derlenmemiş olanları bu kitapta derlemiştir. H. 408 yılında vefat etmiştir. (Bk. en-Neşr, 1/34). fb-nu´l-Cezerî´nîn onu imam olarak nitelemesi dikkate değer.

[415] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 195-203.

[416] el-Hacc sûresi: 52 Arapların «Güneş gölgeyi giderdi.». «Yaşlılık, gençliği yok etti» sözleri bu anlamdadır. (Bk. Âsasu´l-Belağe, s. 454). Kars. el-Burhan, 2/29.

[417] en-Nahl sûresi: 101. Kars. el-ltkan. 2/32.

[418] Çünkü bu, mirasın birinden diğerine tahvili anlamına gelir. Kars. el-Burhan, 2/29.

[419] Kars. el-ltkan, 2/34; el-Burhan, 2/29.

[420] Bk. e!-!tkan. 2/34.

[421] Ebu Abdillah Muhammed b. Berekât es-Sa´dî: «el-İcâz fî Ma´rifeti mâ fi´l-Kur´on min Mensuhin ve Nasihin» isminde bir eseri vardır. Dâru´l-Kütübi´l-Mısriyye´de bir el yazması mevcuttur. No: 1085-Tefsir. İstinsah tarihi: H. 653 dır.

[422] Bk. el-Burhan, 2/29. Ayrıca Kars. Âsâsu´l-Belağa, s. 454.

[423] ez-Zuhruf sûresi: 4.

[424] el-Vakıa sûresi: 78-79.

[425] Kars. el-ltkan, 2/34.

[426] «Biz neshettiğimiz veya unutturduğumuz bir âyetin (yerine) ya ondan daha hayırlısı* nı, yahut benzerini getiririz» (el-Bakara sûresi: 106).

[427] el-Burhan, 2/32.

[428] er-Risale, S. 137-146.

[429] Kars. el-Burhan, 2/32. Burada zikrettiğimiz, eş-Şafiî´nin ne demek istediğini anlama­yan İbnu Atiyye´ye ez-Zerkeşî´nin verdiği cevabın Özetidir. ez-Zerkeşî buna delil ola­rak da, vasiyyet âyetinin «mirasçıya vasiyyet yoktur» hadisiyle neshedüdiğidir. Oysa cumhura göre bu âyeti, miras âyetleri neshetmiştir. Hatta bazı muhakkikler, âyetin neshle bir İlişkisinin bulunmadığını, vasiyet hükmünü baki olduğunu ve miras âyetle­rinin ona ters düşmediklerini söylemektedirler.

[430] Ayrıca denildi ki: Sünnet sünneti neshetmez. Yine şöyie denildi: Sünnet şayet vahiy yoluyla Allah´tan gelmişse, nesheder. Ama Rasülüllah´ın içtihadı ise, neshetmez. Bu­nu İbnu Habîb en-Nisabûrî tefsirinde zikretmektedir´ (el-Burhan, 2/31.)

[431] Muhammed b. Bahr: Ebu Musiim el-İsfahânî olarak şöhret bulmuştur. Mütezilî olup müfessirierin büyüklerindendir. H. 322 yılında vefat etmiştir. Kitabfarınin en önemlisi «Câmiu´t-Te´vl!» olup tefsirle ilgilidir.

[432] Fussiİet sûresi: 42.

[433] Kars. Menahilu´l-İrfan. 2/80.

[434] Çünkü cumhura göre nesh, emir ve nehiy konularında olur. İhbarî konularda nes­hin caiz olabileceğini kabul edenler, emir ve nehyi kasteden haberlerde vukubula-bileceğini söylemişlerdir. (Bk. el-Burhan, 2/33) Onun için haberlerde mutlak olarak vuku bulabileceğini söyleyenlerin görüşüne itibar edilmez (Kars. İbnu Selâme, s. 25.)

[435] el-Maide sûresi: 38.

[436] Menahilu´l-İrfân, 2/81.

[437] Bedâ: Gizlilikten sonra açıklık, mevcut olmayan bir görüşün meydana gelmesi.

[438] el-Maide sûresi: 106.

[439] Ibnu´l-Arabİ, Ahkâmu´l-Kur´an, 1/205. Kars. el-ltkan, 2/32; İbn Selâme, en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 153.

[440] el-A´raf sûresi: 199

[441] Ahkâmu´i-Kur´an, 1/338. Ayrıca karş. ibnu Selâme, en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 170. !b-nü´l-Arabî´nin bu konuda zikrettiği dikkat çekici sözlerinden biri de, «Haram olan o aylar çıktığı zaman» (et-Tevbe: 5) sözünün yüzondört âyeti neshettiği, âyetin son tarafı olan «Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse, yollarını serbest bı­rakın» kısmının, âyetin baştarafını neshettiği şeklindeki sözüdür. (Ahkâmu´l-Kur´an,. 102.)

[442] en-Nisa süresindeki şu âyette olduğu gibi: «Babalarınızla evlenmiş .kadınlarla evlen­meyin. Ancak (cahiliyet devrinde geçen) geçmiştir.» Karş. İbnu Selâme, en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 125.

[443] Yine en-Nisâ süresindeki şu âyette olduğu gibi: a... o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir de mümin bir köle azadetmek gerektir.»

[444] el-Bakara süresindeki şu âyette olduğu gibi: «Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı. Hür, hür İle, köle, köle. ile. dişi, dişi ile (kısas olunur).» İbn Selâ­me bu âyetin, cahiliyet döneminde Arapların bu konudaki geleneklerini neshettiğini söyler. (en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 49).

el-Bakara süresindeki şu âyette olduğu gibi: «Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı. Hür, hür İle, köle, köle. ile. dişi, dişi ile (kısas olunur).» İbn Selâ­me bu âyetin, cahiliyet döneminde Arapların bu konudaki geleneklerini neshettiğini söyler. (en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 49).

[445] Şu âyette olduğu gibi: «Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır.)) Ne gariptir ki müfessirler, boşamanın üç defa ile sınırlandırıl­masını, bir sayıyla tahdid edilmeyen cahiiiyet dönemi boşaması için bîr nesh ola­rak değerlendirmişlerdir.

Karş. el-ltkan, 2/36-37.

[446]

[447] Lafzı mensuh ve hükmü bakî olana misal, en-Nur sûresinden olduğu söylenen şu meşhur misaldir: «Evli erkekle evli kadın zina ettikleri zaman Allah´tan bir ceza ola­rak onları recmedin.» (Bk. İbnu Kesir, 3/261). Rivayetin muzdarip olduğuna delil, İbnu Hibbân´ın Sahihinde, lafzı nesholunan bu âyetin en-Nur sûresinden değil, el-Ah-zab sûresinden olduğunu ifade eden rivayettir.

[448] Lafzın neshini inkâr edenlere el-Kâdî Ebu Bekr´in «el-intisâr» da söylediği budur. Ayrıca karş. el-Burhan, 2/40; el-ltkan 2/42.

[449] Ebu Abdiüah b. Zufer, Muhammed b. Muhammed es-Saklî H. 563 yılında vefat et­miştir.

[450] karş. el-Burhan, 2/36. Onun için Kur´an´m neshi hususunda bir topluluk kati davra-. narak «Kur´anla nesholunur» demişlerdir. Bu sözle maksatları: Kat´î olanın ancak

kafi olanla nesholunacağıdtr. Buna delil olarak da şu âyeti getirirler: «Biz neshetti-ğimiz veya unutturduğumuz bir ayetin (yerine) ya ondan daha hayırlısını, yahut onun benzerini getiririz.» Dediler ki: «Kur´an´m benzeri ve ondan daha hayırlısı, ancak Kur´an´ın kendisidir.» (Karş. el-Burhan, 2/31).

[451] el-Kâfirûn sûresi: 6.

[452] et-Tevbe sûresi: 5.

[453] et-Tevbe sûresi: 29. Kars. el-Burhan, 2/31.

[454] el-Bakara süresindeki: «Allanın emri gelinceye kadar şmdilik onları bırakın, serze­niş de etmeyin» âyetinin «müşrikleri Öldürün» âyeti/ie nesholunduğu ve sonra bu âyetin de «... cizye verinceye Kadar...» âyetiyle neshedildrğini söylemeleri de buna yakındır. (el-Burhan. 2/31).

[455] Hibetullah b. Selâme b. Ebi´l-Kasım el-Bağdâdî: H. 410 yılında vefat etmiştir. «Seze-ratu´z-Zeheb, (410 yıimda vefat edenler) ». een-Nösih ve´l-Mensuh» olup Mısırda H. 1315 yılındq ei-Vahidî´nin Esbâbu´n-Nuzû! isimli eserinin kenarında basılmıştır.

[456] İbnu Selâme, en-Nâsih ve´l-Mensuh, s. 320.

[457] el-lnsan {ed-Dehr) sûresi: 3.

[458] İbnu Selâme, en-Nösih ve´l-Mensuh. s. 321. Seyf âyetinden kasdı «Müşrikleri öldü­rün» ayetidir {et-Tevbe: 5).

[459] Kars. el-Burhan, 2/29; ei-ltkan, 2/39.

[460] İbnu Seiâme´nin sözleriyle karşılaştır. en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 26. «Başkaları da şöyle dedi: «Ondan « yi » ile istisna yapılan her cümlede istisna onun nâsihldir.»

[461] el-ltkan, 2/36. Ayrıca karş. İbnu Seiâms, ©n-Nâsih ve´l-Mensuh, s. 85. Bazı âlimlerin, et-Tevbe süresindeki « (Ey rn-ümlnler) sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbjr-lik (savaşa) çıkın» âyetinin el-Furkan süresindeki «gözlerinden kör olana günah yok­tur» ve et-Tevbe süresindeki s (Bununla beraber) müminlerin hepsinin (topyekun) savaşa çıkmaları layık değildir...» gibi özür âyetleriyle mensuh olduğunu söytemsle-ri bundandır. (Bk. İbnu Selâme, en-Nasih ve´l-Mensuh, s. 186.

[462] eş-Şuarâ süresi: 24-27.

[463] al-Bakara sûresi: 109.

[464] Mekkî´nin şu sözleriyle karşılaştır: «Bir topluluk, zamanlama ve belli bir nihayeti his­settiren hitapların mensuh olmayıp muhkem olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o, botfî bir zaman ile tahdit edilmiştir. Bu durumda olanda ise nesh yoktur, (el-ltkan, 2/35).

[465] e!-Bakara sûresi: 221.

[466] el-Maide sûresi: 5.

[467] el-ltkan, 2/36.

[468] el-Bakgra sûresi: 3.

[469] İbnu Selâme, en-NÖsih ve´t-Mansuh, s. 32-38.

[470] a. k., s. 329-330.

[471] et-Tîn sûresi: 8.

[472] el-ltkan, 2/36.

[473] İbnu Selâme, en-Nâsilı ve´l-Mensuh, s. 330.

[474] Kars. el-Burhan, 2/42. Bunda el-Câsiye´nin cndördüncü âyetine İşaret vardır. Bu âyet­te şöyle buyurulur: «İman edenlere söyle: Allah´ın günleri (nin çatıp geleceğini ümit etmeyenleri (n ezalarına) aldırış etmesinier.» Bu âyet Ömer b. e!-Hattab hakkında in­miştir. Mekke´de bir müşrik Hz. Ömer´e bir şeyler söylemiş ve bunun üzerine Hz. Ömer öfkelenerek üzerine yürümüştü. (Kars. İbnu Selöme, en-Nâsih ve´I-Mensuh, s. 277).

[475] İbnu Selâme, a. g. e., s. 278,

[476] el-Bakara sûresi: 106.

[477] Kars. el-Burhan, 2/43.

[478] Bk. eMtkan, 2/35.

[479] el-Burhan, 2/42; el-ltkan, 2/35.

[480] el-Maide sûresi: 105.

[481] el-Burhan, 2/43. ez-Zeıkeşj burada şu mükemmel ve yerinde olan açıklamayı yapar: «Allah, Subhanehu Teâlâ hikmet sahibidir. Peygamber (s.a.v.) güçsüz olduğu zaman ona ve etbaına olan rahmet ve şefkatmdan dolayı - bu durumuna ve müminlerin şartlarına uygun olanı İndirdi. Çünkü onlara savaşmayı emretmiş olsaydı çak me­şakkat ve zorluk çekeceklerdi. Ama Allah İslâmı güçlendirip onu üstün ve güçlü kı-ImcG Peygamber (s.a.v) e buna uygun olanı; kâfirleri İslama davet etmelerini veya -kitap ehli iseler- cizye vermeye-onları zorlamalarını, ehl-i kitap değil iseler ya isîâmı kabul etmelerini veya onları öldürmelerini ihtiva eden âyetleri indirdi. Bu iki hüküm yani güçsüz iken barışı ve güçlenince kılıcı tercih etme hükümleri - sebeplerine bağlıdır. Kılıca sarılma emri, barış içerisinde yaşama hükmünü neshetmiş değildir. Aksine, her birinin sebepleri tahakkuk edince o hükme uyulur.»

[482] en-Nisâ sûresi: 6.

[483] en-Nisâ sûresi: 10. Ayrıca karş. İbnu Selâme, a. g. g., s. 117.

[484] Burada farklı görüşler için bk. İbnu Kesir, 1/455.

[485] el-Bakara sûresi: 83. Ayrıca bk. İbnu Selâme, a. g. e., s. 37.

[486] Âyetin tamamı şöyledir: «Hani İsraiioğullarından: «Allah´tan başkasına İbadet etme­yin, anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın, insanlara güzellikle söyleyin, dosdoğru namaz kılın, zekât verin» diye (emretmiş), teminatlı söz almıştık. Sonra (bu sağlam sözünüze karşı) ikrar vermiştiniz ve hâlâ (bu yolda, aleyhinizde) şahitlik edip duruyorsunuz da.» Karş. İbnu Kesir, 1/119-120. el-ltkan, 2/36..

[487] el-Ahkaf sûresi: 9.

[488] ibnu Selâme, en-Nâsih ve´1-Mensuh, s. 279. İbnu Selame bu zorlanma ile yetinme;-, ve yeni bir zorlanma çeşidine girerek der ki: «Allah´ın kitabında bu sözlerden başka yedi âyetle neshedilmiçi yoktur. (Bk. en-Nâsih ve´1-Mensuh, s. 283}. Bu yedi âyetten kasdı, ei-Feth sûresinin başındaki yedi âyettir. İlk dört âyet, «Aliah Alîm ve Hakimdir» sözüne kadar, Rasûlüllah (s.a.v.) hakkında, beşinci âyet sahabesi hakkın-

..da ve altı ile yedinci ayet, münafıklarla yahudiler hakkındadır.» Sanırım bu zorlan­ma hakkındaki hayret giderilmiştir.

[489] El-Burhan, 2/30. el-Burhan´ı tashih eden Ebu´i-Fazi ibrahim iki yerde el-Bedâ kelime­sini «el-Budâ» şeklinde harekelemiştir. Bu, apaçık bir hatadır. Nitekim meşhur lu-gatların hepsine bakıldığında bunun hata olduğu ortaya çıkacaktır. Sedanın manası­na gelince, gizlilikten sonra ortaya çıkmaktır. Yüce Allah´ın «Onların yaptıkları amel (ve hereket)lerin kötülükleri, kendilerine ait olmak üzere açı­ğa çıkmış» sözünde bu anlamda kullanılmıştır. Bedâ kelimesinin diğer bir anlarm vardır ki, o da, daha önce mevcut olmayan bir görüşün ortaya çıkmasıdır. Kamusta şöyle denir, Yani onun bu konuda bir gö­rüşü ortaya çıktı. Yüce Ailah´ın şu sözünde bu mânada kullanılmıştır: «Sonra, bütün ,o delilleri gördüklerinin ardından mutlaka onu bir zamana kadar zindana atmaları (gö­rüşü) onlara zahir oldu.»

[490] Menahüu´l-İrfân, 2/73.

[491] el-itkan, 2/40.

[492] el-Hicr sûresi: 9. Kars. el-Burhan, 2/44.

[493] Bu taksim için bk. thnu Selâme, en-Nâsih ve´i-Mensuh, s. 14 vd. Ayrıca karş. el-Burhan, 2/33.

[494] Bk. el-ftkan, 2/37-33. es-Suyûrî burada neshe elverişli olan âyetlerin hepsini zikreder.

[495] isti´zâıı âyetinden maksat şu âyettir: «Ey İman edenler, sağ elinin malik olduğu (kö­le ve cariyeler), bir de sizden olup da henüz bulûğ cağına girmemiş (küçük) ler (şu) üç vakitte, sabah namazından önce, öğle sıcağından elbisenizi çıkaracağınız zaman, bir de yatsı namazından sonra odanıza girecek olurlarsa sizden izin istesinler...» Bu âyetin muhkem olduğunda şüphe yoktur.

Kaseme âyeti ise şu âyettir: «Miras taksim olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa kendilerini ondan (birşey vererek) rızıklandı-rın, (gönüllerini alarak) güzel sözler de söyleyin.» Bu âyetin, miras âyetiyle neshedil-diği söylenir. Ama sahih görüşe göre mensuh değildir. Hükmü, hayırlı işe teşvik ol­mak üzere bakîdir.

[496] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 204-217.

[497] Casanova, Mohammed et fa fm du monde, P. 139.

[498] Casanova, op. cit., P. 123.

[499] ez-Zerkânı, Menahilu´l-İrfan´dan naklen, 1/376.

[500] ez-Zerkânî, a. g. e., 1/367. ez-Zerkânî, bu metoda dayanarak hazfedilen harflerin ne­den hazfedildiğini anlatır: âyetlerin hakkında âlimlerin şöyle dediğini nakleder: * öLiV^j., « » sözünde har­fin atılması, bu duanın insan için kolay olduğuna ve hayra olan sürat gibi ona da süratle sanlınacağına işaret vardır. daki hazfın sırrı, duanın şura­lına ve dua edenlerin dualarının kabulündeki surata işarettir vs... Bunun bir zorlan­ma olduğu apaçıktır. Bunun tabiî izahı, kötiblerin yazıda, konuşma esnasındaki sesi gözetmiş olmalarıdır. Çünkü bu âyetlerin hepsinde konuşulurken vav harfi çıkmaz.

[501] ez-Zerkeşî´nin, Ibnu´i-Binâ olarak şöhret bulan Ibnu Abbas ei-Merakeşî´nin «Unva-nu´d-Delil îî Mersûmi Hatti´t-Tenzîl» isimli kitabından yaptığı nakil de buna benzer bir aşırılık ve zorlanmadır. (Bk. el-Burhan, 1/330 vd.)

[502] Bu kurala uygun olarak (.Sahabe Hz. Osman (r.a.) zamanında Kur´an´ı yazdıkları zaman « OubH » kelimesinin yazılışında ihtilafa düştüklerinde Zeyd « »jildl » şeklinde yazılsın demişti ve Kureyşli heyet üyeleri de « o»;UI » şeklinde yazılsın demişlerdi. Nihayet durumu Hz. Osman´a arzetmişlerdi ve Hz. Osman:
[503] es-SuyuEÎ, el-Itkan, 2/283.

[504] ed-Dânî, el-Mukni´, s. 10. es-Suyûtî de, İmam Maiik´e nisbet edilen bu sözü el-Muk-ni´ kitabından nakletmiştir. (el-ltkan, 2/283. Ayrıca bk. el-Burhan, 1/379).

[505] Muhammed b. et-Tayyib el-Bakıllânî: «İ´cazu´l-Kur´an» isimli eserin müellifidr. H. 403 yılında vefat etmiştir. (Bk. Vefeyât fî Vefeyâti´i-A´yân, 1/481. Şezerâtu´z-Zeheb. 2/75).

[506] ez-Zerkânî aMenahii» tnde bu görüşü özet olarak naklettikten sonra (c. 1, s. 373-374) âlimlerden yaptığ; nakillerle onu tenkit ederek reddeder.

[507] el-Burhon, 1/379.

[508] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 218-222.

[509] Huda sûresi-. 1.

[510] ez-Zümer sûresi; 23.

[511] Âlu İmrân sûresi: 7.

[512] ei-ltkan, 2/2-3.

[513] a. g. e., 2/5.

[514] Ebu İshak oş-Şirâzî, ibrahim b. Afi b, Yusuf: Münazarada kuvvetli deli! getirmekle şöhret bulmuştur. Pek çok eseri olup en önemlisi usûlü fıkıhla ilgili alan «et-Tebsî-res dir. H. 476 yılında vefat etmiştir. (Bk. Tabakatu´s-Subkî, 3/88).

[515] el-ltkan, 2/7.

[516] Lukmân sûresi: 34.

[517] el-Bakara sûresi:´ 32.

[518] ei-ltkan, 2/3. İbnu´l-Lebbân, Muhammedi b. Ahmed b. Abdilmü´min es-Siirdi (Şem-suddin): Şam ehlinden bir müfessir ölüp H. 749 yılında vefat etmiştir. Elyazması bir tefsiri vardır. (el-A´lom, 3/853.)

[519] ez-Zerkönî, 2/179.

[520] el-ttkan, 2/8.

[521] İmamu´l-Harameyn, Abdulmelik b. Ebi Abdillah b. Yusuf b. Muhammed el-Cûveynî eş-Şafiî e!-lrakî, Ebu´l-Meâli: İmam Gazalinin hocası olup Şafiî mezhebinin en bilgili âlimlerindendir. H. 478 yılında vefat etmiştir. (Bk. Vefeyâtu´l-A´yân, 1/287.)

[522] Tâhâ sûresi: 5.

[523] el-En´am sûresi: 61.

[524] el-Fecr sûresi: 22.

[525] ez-Zümer sûresi: 56.

[526] er-Rahman sûresi: 27.

[527] Tâhâ sûresi: 39.

[528] el-Feth sûresi: 10.

[529] Âlu İmrân sûresi: 28.

[530] Halef âlimlerin çoğu İstivayı bu şekilde te´vil ederler. Değişik görüşler fçin bk. el-Itkan, 2/9-10; el-Burhon, 2/80-82.

[531] e!-Burhan, 2/83. İbnu´l-Cevzî, Kadı Ebu Ya´lâ´dan Ahmed b. Hanbel´in « (yahut) Rab-binin gelmesini» (el-En´am: 158) âyetini te´vt! ederken: Bu emrinden başka birşey mi ki?! dediğini ve buna delil olarak: «Yahut Rabbının emri gelir» (en-Nahl: 33) Zik­rettiğini nakleder. (Bk. el-Burhan, 2/7Ö).

[532] el-ltkan, 2/12.

[533] el-Itkan, 2/11,

[534] ei-Burhan, 2/86.

[535] el-ltkan, 2/11.

[536] el-ltkan, 2/11.

[537] ei-Burhan, 2/83.

[538] el-ltkan, 2/12.

Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 223-227.